Önce Efsa, Ardından Mahallenin Delisi ve nihayet Gregor, kendilerince Virgilius’u blog dünyasının 7 Samuray’ından biri olarak ilan ettiler. Üçünüzün de samurayı olabilirim, yeter ki siz dileyin. Hem isteyin, verilecektir, kapıyı çalın, açılacaktır diye buyurulmuştur zaten. (ama şövalyelik kontejyanı dolu, kusura bakılmasın.) Sizler ve beni şöyle bir göz atmak dışında gerçekten okuyan ötekiler, hakikaten talihli insanlarsınız. Pek çok defa yinelediğim gibi kurtarılmamış bir kurtarıcı, kendini savunamayan bir kale burcu, kalbinde cennet bahçeleri olan bir ifrit ve alnı secde görmeyen bir peygamber gibi, benliğimin kanalizasyon kanallarını, ruhunun fosseptik çukurlarını buraya yazarak sizlere ışık tutuyorum ben. Kendime hayrım yok, orası doğru. Gene de tüm narsizmimle ifade edeyim, herkesin savaşı herkesledir dese de koca kafalı bir amca, benim tüm mücadelem kendimle, kendime karşı. Bu blog, kendimi sorularla ısırıp cevaplarıyla dişlediğim, kelimelerle şişleyerek acılar içine boğduğum ama aslında bir tür hacamat nevinden sonunda rahatladığım bir ameliyat masası benim açımdan, dramatik olan benden akan kirli kanın okuyanlarda süt, adaçayı veya calcium sandoz gibi şifa veren iyileştirici bir etki yaratması. Blog dünyasının Yedi Harikasından biri olmam bu yüzden. Siz okuyun, ama okumayanlara üzülmeyin. Tanrının size bahşettiği nimetin tadını çıkarın yeter. Başkalarına gelince, onlar bakarlar ama görmezler. Hem bilseler, okurlardı, okusalar bilirlerdi. Virgilius’a uzak olmaları, günahlarının kefareti olur umarım.
Peki Virgilius kimi okur? Fi tarihinde gene Gregor’un bir mimine yazdığı cevabî postta değindiği gibi, aslında en çok kendisini okur. Yalnız konudan sapmamak için bu konuya nokta koyuyorum.
Reader kullanmıyorum, RSS ile işim olmaz. Bunlar nedense bana itici geliyor. Blog sahiplerine saygısızlık gibi, tamam saçma, biliyorum. Evdeki ve işyerimdeki bilgisayarlarımın Bookmarks menüsünde blogger isimli birer klasör var, içlerine 35-40 blog adresi olan. “Open all in Tabs” dediğimde hemen emrime riayet edip bütün blogları yer imi şeklinde açıyor karşıma, böylece ofiste her sabah, evde de akşamları birer defa bu bloglara bakıp yeni postları okuyorum. Yani biri haftalarca tek bir kelime de yazmasa, o sayfaya uğramak gibi bir vefa hissi var içimde yazarına karşı. (Virgilius kadirşinastır.) Hiçbir yeni şey yoksa eski postlarına bakarım.
Evde veya ofiste olmayıp, bir başkasının bilgisayarını kullanma durumum oluştuğunda, yukarıda sözünü ettiğim içi kalabalık klasör elimin altında olmuyor haliyle. İşte nihayet bu mimi yanıtlayacağım paragrafa geldim: O zaman “bakayım şunlar bir şey yazmış mı?” diye merak edip kimi blogları manuel olarak açıyorum; benim kadar manyak ve harika, özel ve hasta, sıra dışı ve tuhaf olmasalar dahi (Allah korusun öyle olmalarından) kendimde gördüğüm, duyumsadığım pek çok marazın en azından kırıntılarına şahit olduğum blogger’lar olarak ayrıcalık bağışlayarak özenle takip ediyorum aşağıdakileri:
Bu link sahiplerinden bazıları blog yazmaya başlamadan evvel de benim etli canlı nöronlu arkadaşlarım, ama yukarıdaki Yedi Çakra listesine arkadaş kontejyanından değil, çatlaklık vasıflarından ötürü girdiler. Hem normal insanla ne işim olur, normal insanın benimle ne işi olabilir?
İnternette gazetelerin, haber sitelerinin okuyucu yorumlarına, haberin kendisinden daha çok zaman ayırdığımı itiraf edeyim. Öyle dumur olunası, okuduğumda bende şaşkınlık yaratan yorumlar görüyorum ki, artık bu insanlar nerede yaşıyor diye merak etmekten veya memlekette o kimselerle aynı sosyal ve hukuki haklara sahip olduğum için hayıflanmayı da bir kenara bırakıp okuduklarımla sadece eğlenmeyi tercih ediyorum. Sosyal anlamda tecavüzün kaçınılmaz olduğunu kabullenip zevk almaya bakmak gibi bir şey benim yaptığım: Oku, eğlen, haline şükret.
Ama her şey bir yere kadar. Bir sınırı var.
Geçen sene, daha evvel seyrettiğim Kedma’dan sonra yönettiği her filmi takip etmeye karar verdiğim İsrailli rejisör Amos Gitai’nin “Free Zone” isimli filmini izlemiştim sinemada; Gitai önceki filmlerinde üzerinde durduğu Ortadoğu sorununu FZ’de de ele alıyordu, gene kendine özgü, tuhaf, akıcılıktan uzak ama doğal ve bir o kadar da tarafsız üslubunu koruyarak. Filmin giriş sahnesi unutulmazdı benim için; (gerçek hayatta da yarım yamalak bir Yahudi olan) Natalie Portman’ı otomobilde oturur ve teypte çalan şarkıyı dinlerken görürüz, kamera bu tatlı yaratığı şarkı boyunca cepheden görüntülemektedir. Dinlediği şarkı, ‘Had Gadia’ aslında filmde verilmek istenen mesajın yoğunlaştırılmış, rafine halde sunulmasıdır seyirciye, Natalie Portman da bu sahnede ağlamaya başlar; ama o ne ağlamaktır öyle, şarkı altı dakika kadar sürer, hatun altı dakika boyunca ağlar sular seller gibi, sümüğünü çekerek, gözlerini kısarak, vücudu sarsılarak. Ben hayatımda böyle güzel bir ağlama görmedim, zaten kızın yüzü bir masumiyet ve zerafet belgesi niteliğinde, ah bir de o ağlaması… Sinema salonunda iken perdeye gidip hatuna sarılmak gelmişti içimden, “üzülme tatlım, senin suçun değil” diyerek.
Şarkı, “Had Gadia”, ayrıca çok enteresan bir tınıya sahip- tek kelime anlamadığım İbranice dilindeydi, hüzünlü havası ve kadife sesli bir kadının (Chava Alberstein) dudaklarından dökülen tekerleme gibi tuhaf sözleri olan.
Filmden sonra eve gelip merak içinde şarkının sözlerinin İngilizce çevirisini aradım google abiden. Okudum, hoşuma gitti iyice. Zaten o tarihte bu konuyla ilgili şu postuda yazmıştım. Derken iş yerimdeki bir arkadaşıma “güzel abim gel internet dünyasına bir hizmetin olsun” diye rica ettim, filmin o sahnesini benim İngilizceden Türkçeye çevirdiğim şarkı sözleriyle youtube’a koyması teklifinde bulundum, şarkıyı dinlediğinde o kadar beğendi ki, o da gönüllü oldu uğraşmaya, sonuçta şuraya yerleştirdi klibi.
Geçenlerde youtube’da gezinirken, bir senedir bakmadığım bu şarkının sayfasını açtım; izleyici yorumlarını okuduğumda koptum gülmekten. Ben filmin giriş sahnesini, güzeller güzeli (hayatım lütfen yanlış anlama) Natalie Portman’ın etkileyici performansını ve o sırada çalan şarkının da hüznünü yansıtmak için böyle laylaylom bir şey yapmış, filmi izleyip de şarkıyı merak edenlere kıyak geçeyim istemiştim. Üstelik acele ile yapıldığından pek özenilmemiş, Slayer çevirilerime (* vs.) kıyasla berbat bir tercümeydi :-) İnsanların yorumları ise, o ohoooooo… Bu konuda kocaman bir ünlem işaretim var ve başka da bir yorumum yok. Düşünce ve ifade hürriyeti anayasanın 26. maddesince teminat altına almış olabilir ama bu özgürlük insanımıza bol geliyor. Bazılarının düşünmesine izin verilmemeli. Yoksa düşünmeyi düşüncesizlikle karıştırabiliyorlar. Hadi düşündüler, bari ifade edemesinler. "Sen çok mu zekisin de böyle şeyler söymele cüretini kendinde buluyorsun?" diye soracak olanlara da, "hayır ama eğlence anlayışım farklı" der, susarım.
**********
Geçen hafta Virgilius’a arada bir göz atan blogger cemaatine yeni bir anket sunuldu, son derece kendini beğenmiş bir şekilde “açıktan söyleyemediğiniz varsa bari buradan kimliğiniz saklı söyleyin, nedir derdiniz bu blog ve yazarı ile?” sorusuna verilen cevaplara göre, anketi cevaplayanların %28’i beni zütmek istiyor. Bununla beraber ‘25’i de kendilerini zütmemi istiyor. Okuyucuların yarısından fazlası için (tümüyle zıt eğilimlerle de olsa) cinsel obje çağrışımı yapıyor olmam enteresan. Ama %53’lük kitle şunu bilsin, bedenime sahip olabilirler ama ruhuma asla!
**********
Bu ayın 23’ünde doktora yeterlilik sınavım var. İnsanlar bu sınava aylar öncesinden köpek gibi çalışmaya başlar, gecelerini gündüzlerine katarken, ben bu sınavın bir üç saat süren yazılı, yazılının hemen ardından bir de juri önünde mülakat olmak üzere iki bölümden oluştuğunu dün sabah öğrendim. On uzun gün var önümde. Dün okula gittiğimde bir asistandan “akademik kariyerde doçentlik sınavı ile beraber en zor iki eşikten biridir doktora yeterlilik sınavı ” sözünü işittim, şirinlik için yanına uğradığım bir hocadan da sadece yüksek lisans ve doktora eğitiminden değil, yeterlilik sınavında tüm öğrenim hayatımdan mesul olduğumu öğrendim. Ulan ben akademik kariyer derdinde değilim ki, karıya kıza hava atmak, arada da birkaç çıtır götürmek için girmiştim o kapıdan. On gün sonraki sınav için elimde ders notu bile yok, juri üyelerinin branşlarına göre google’dan ve sağdan soldan ödünç almayı düşündüğüm birkaç kitaptan kendime notlar çıkarayım diye planlıyorum sınav tarihine kadar. Benim kadar terbiyesiz bir öğrenci yoktur herhalde. Bloga, pornoya, msn’e ve sınava hazırlanmak haricinde de internete ara vereceğim bu süre zarfında; eğer olur da, on günlük çalışmayla bu sınavdan geçersem, ülkemizde bilim ne aşamada, bilimsellik ve yüksek öğrenim nerelerde, tek başıma yeterim dünya sıralamasında Madagaskar’ın arkasında yer almamız için.
**********
Bazı çok değerli ve özel arkadaşların kurguladıkları Kitap Okuma Kulübü, bu organizasyonu okuduğum ilk saniyeden itibaren bana yıllar evvel bilgisayara kaydettiğim aşağıdaki karikatürü anımsatıp duruyor:)
Kimileri aksini iddia edip söylediklerimi kendilerince ti’ye alarak dalgalarını geçse de, bu blogu kendi adıma bazen ağlama duvarı, çoğu zaman eğlence merkezi olarak kullanmamın yanı sıra bir tür günlük olarak da bu sayfalara kayıt düşüyorum. Günlük denildiğinde akla “ben bugün…” şeklinde başlayan cümleler mi geliyor ki “günlük mü? Hadi len güldürme bizi!” şeklinde tepki veriyor bazı insanlar? Umurumda değil. Burası benim oyun saham, kimsenin icazetine ihtiyacım yok, bu vesileyle burun kıvırıp hafife alacak kimseleri de o tatlı burunlarından öperim.
Şu tarihte düştüğüm bir not vardı bloga, beni de şaşkınlığa düşüren bir dikey yükselme yaşanmıştı o gün mesleki kariyerimde, öyle ki “bu pozisyona gelebilmem için nereden baksam on sene daha dirsek çürütmem lazım” demiştim içimden. Arkadaşlarım, tanıdıklarım, konu hakkında bilgisi olan kişilerin gözünde idol kelimesi abartı olacak ama, epeyce kıskanılan bir koltuktu o tarihte oturduğum. Üstelik gözüm kapanmasın diye tüm çabamla uğraştım, kendimi çimdikleyip durdum, “adam yokluğundan bu konuma getirildin, yoksa nah görürdün bu titri, bugünler geçici, ayrıca mağrur olma, senden büyük Rocco Sigfredi var” gibi telkinleri sürekli tekrarladım götümün kalktığını her hissettiğimde.
Aradan geçen uzun zamanın ardından, benimle ilgisi olmayan ve sorumlusu/yetkilisi bulunduğum birimin dışında meydana gelen bir takım değişiklikler, domino taşı etkisiyle beni de o göt kaldıran konumdan etti; kağıt üzerinde eş değer nitelikte olsa da havası, forsu ve ego şişiriciliğinin kıyaslanamayacağı bir başka pozisyona geçtim. Bu değişikliği yapan koca kafalı büyük amcalar beni karşılarına alıp aslında işi yürütmekte çok başarılı, çok becerikli bıdı bıdı olduğumu, ancak mevcut şartlar ve kadro/kıdem gibi zorunlulukların laga lugasını yapıp “üzülme, biz senden çok memnunuz” havasını yüzüme karşı üflediler.
O günler de geçti. Yeni pozisyona alışıp, başlangıçta tahmin edemediğim bir iş yükünün sırtıma yerleştirilmesine rağmen ayakta durmayı becerebildiğimi düşünüyorum, çalışmalarda aldığım takdirler ve iltifatlar beni bu düşünceye götürüyor. Bununla beraber, bir öncekinden farksız, gene benim dışımda, çok tuhaf ama bir o kadar da sarsıcı bir değişim rüzgarı/fırtınası esti ve bütün taşlar gene oynadı yerinden. Benim üzerinde durduğum taş da yuvarlandı aşağılara.
Aynı adamlar; yani hem bu meteor fırtınasını yaratanlar, hem taşı yuvarlayanlar, üzerinde durduğum taşın yuvarlandığı çukurda duranlar ve hem de o taşın koordinatlarındaki değişimini resmi olarak onaylayanlar, ayrı ayrı beni çağırıp aslında işimi ve sorumluluğumu layıki ile yerine getirdiğimi, benden çok memnun olduklarını, ancak bir takım özel durumlar yüzünden pozisyonumun değişmesinin şart olduğunu söylediler, üstüne bir de özür dilediler.
İşte, zamanında ‘adam yokluğundan’ yükseldiğimi düşündüğüm konumdan baş aşağı düşüşüm de böyle oldu. Pazartesi gününden itibaren, üç sene boyunca tek adam-tek yetkili-kral olduğum birimde, şimdi gayr-i resmi ikinci adam ve uzman personel olarak çalışmaya devam edeceğim, diğer bir değişle yöneticiliğim sona erdi, artık sadece bir uzmanım.
Beni pohpohlayıp götümü kaldıranlara hiçbir zaman yüz vermedim. Her şeyin gelip geçici olduğunu bilirim, kaldı ki ta en başından beri kendi kendime de telkinlerde bulundum şımarmamak için.
Son planda ise, zaten öngördüğüm gelişmeler oldu, beklediklerim –olumsuz da olsa- yaşandı ve aslında şaşırmadım. Kısaca, sürekli olarak kendime ‘siktirtme ikbal basamaklarını, her çıkışın bir inişi vardır, her şeye hazırlı ol’ cümlesini tekrarlayıp durdum. Polente ve cici sevgilisi Tanzu’nun katkılarıyla geçenlerde bastırmış olduğum kartvizitin içeriği bile temkinli ve sade ifadelerle süslenmişti. Yani, kabarıp şişinmemem gerektiğini biliyordum.
Eeeeee, neden kendimi bok gibi hissediyorum o zaman??????
Bu noktada hayal kırıklığı yön değiştiriyor işte. Karmaşıklaşan ve içimde yön değiştirip duran huzursuzluk kendisine bir çıkış noktası bulamıyor.
Her şeyden önce bir devlet kurumunda çalışıyorum. Camus kurumlarımda işe göre personel değil, personele göre iş ayarlamasının yapıldığını herkes bilir. Özel sektördeki Peter Prensibi hükümleri işlemez devlette, “birlikte mi bot bağladık?” yaklaşımı ve hiyerarşik düzen ön plandadır her zaman. Bu bağlamda, tüm bu dikey düşüş, aslında önceki dikey sıçramanın bir geri dönüşümü olarak ele alınabilir. Bu noktada meseleyi kabullendik.
Meteor yağmurunu yaratan ve iş yerimdeki ‘yeni dünya düzeni’ni belirlerken beni de yerimden eden amcaları kişisel olarak seviyorum, düzgün, iyi niyetli tipler; bir ibnelik ve arkadan vurma (bu ikisi aynı şey ya neyse, her ikisi de arkayla ilgili) yok sonuçta, şartların sonucu oluştu bu durum. Orada da anlaştık.
Eh, objektif olarak baktığımda karar verici kişi ben olsam, tüm bu kadro değişikliklerinde ve yeniden yapılandırılan pozisyonlarda ben de benzer bir düzenleme yapar ve kendimi bu yenilenmenin olağan mağduru durumuna getirirdim.
O zaman aynı soruyu bir daha yineleyeyim: Ne diye böyle bok gibi hissediyorum kendimi?
Yukarıdaki sualin sonundaki soru işaretinin çengeline sıkı sıkı tutunup tüm cesaretimle kendi üzerime gidip, egoma doğru korkusuzca pike yaptığımda,çok tuhaf, kabul etmemin mümkün olmadığı kimi sonuçlara varıyorum. Aslında bu sonuçlar, yani “neden kendimi bok gibi hissettiğim” sorusunun cevabı olarak karşıma çıkan cevap, tek bir kelime ile özetlenebilir mahiyette; can sıkan, keyif kaçıran, sınır bozan:
Çünkü ben, henüz olmadım. Pişmedim. Hamım.
Bu kadar “özet” bana yakışmıyor, açıklamam lazım:
Yönetici koltuğuna oturan, altındaki insanları çekip çeviren, türlü yetkilerle ve buna paralel sorumluluklarla donatılmış kimse, egosunun şişmesine mani olamaz, bu ister “Çingene padişah olmuş, önce babasını kesmiş” türünden bir kendini tanrı sanmak olsun, ister R.T. Erdoğan’ın bir halk adamı kılığında/ve bence samimiyetinde iktidara gelip, zamanla –doğal süreçte- sivil bir diktatöre dönüşme hadisesi olsun, eline güç ve kudret verilen herkesin tahakküme ve otoriteye sahip olmayı istemesi içimizde bulunan fıtrî bir arzu. 'Neden tanrı olmayı arzularız?' sorusunun izdüşümü de aslında benzer bir noktaya tekabül ediyor: 26 kişinin sicil notunu doldurduğum, izinlerini, görevlerini, fazla mesailerini, ödüllerini ve cezalarını belirleyip organize ederken, (tanrı yaşatır ve öldürür, mükafat verir veya cezalandırır, merhametlidir ama gazabı da şiddetlidir) yalakalıklarını ve bağlılıklarını takdir eder, itaatsizliklerine öfke duyup azarlarken, (tanrı kendisine ibadet edilmesini ister ve bekler) kendimi dışarıdan “tanrıcılık oynar halde” gördüm, ufak çaplı, bir kamu kurumu bünyesindeki bir birimde, o memurların tanrısı.
Kendimi onca sorumluluğa ve strese rağmen “iyi” hissettiren, amiyane tabirle görümü kaldıran da buydu açıkçası, 26 kişinin hayatlarına direkt olarak etki edebilmenin gücü. Bu gücü kötüye kullandığımdan değil; suistimaller, eziyetler olmasın diye kendimi hep otokontrole tabi tuttum, aksine elimde böyle bir kudret varken bu imkanı iyiye kullanarak altımdakileri memnun ve huzurlu, çalışmalarında da motive ve istekli kılmaya çalıştım; (tanrıyı sevmez, ona itimat etmezsek onu tanrı olarak da göremeyiz, tanrı tanım gereği iyi olmalı.)böylece güvenlerini ve iyi niyetlerini kazanmaya gayret ettim.
İşte, yukarıdakilerin hülasasını yapacak olursam, hiç kimsenin doğrudan kabahatinin ve art niyetinin olmadığı bir pozisyon değişikliği sonrası, konumumun öncekinden bir alt dereceye gelmesine karşı gösterdiğim “haksız” içsel tepkinin nedeni bu: Bu değişiklikle “tanrı” olmadığım bana anlatılmış oldu, kendimi tanrı imiş gibi sanmanın da manasızlığı gözüme sokuldu. Elbette bu tanrılık meselesini o vakitler değil, Salı günü yeni pozisyonumda çalışmaya başlayınca düşünmeye başladım. Her zaman kadın milleti ile ilgili olarak kişisel otopsimi yapacak değilim ya, bu defa iş ve meslek açısından buna soyundum; şuuraltına inmek kimse için kolay değildir, hakeza ben de zorlanıyorum, ama elimde bir satır var, sapının üzerinde “gaddar ol” yazan. Kendime karşı her zaman acımasız olabildim ki, bu da beni üstün kılıyor zaten. Aferin bana.
Ama konunun burada bittiğini sanmayın. Daha da derine inelim: Seneler evvel şurada ve şurada itiraf ettiğim gibi, kadınları ve hatta kendisini yönetemeyen, iş ortamında koca koca adamları idare edebilmeyi nasıl becerir, o kişiden düzgün bir yönetici çıkabilir mi? I ıh. Bunu zaten en iyi ben biliyorum. Yönetmek bana keyif veriyor, elimden geleni de yapıyorum ama layıkı ile üstesinden gelemediğimi de biliyorum. Kendimi en iyi ben gözlemlerim. Gözlerim kör değil, bir bok olmadığımın da farkındayım. Fakat mesele bunu kabul etmekten de, itirafından da hoşlanmıyor olmamda düğümleniyor. Bu bağlamda başkalarının, “ötekilerin” görüşlerine, tespitlerine kulak kabartır işte insanlar, ben de öyle yaptığım süre zarfında sürekli “olumlu” şeyler duydum. En koca adamlar “çok iyi yürütüyorsun, senden çok memnunuz” dediler, alttaki küçük adamlar yalakalıkla sevgiyi harmanlayıp “canım efendim” moduna girdiler. Öyle veya böyle, kendi açımdan değil, ama “birilerinin” gözünde bu işin üstesinden gelemesem, zaten senelerce bende kalmazdı emanet. Bu paragrafın özeti şu: Başkalarının ne düşündüğü o kadar önemlidir ki, bazen doğru olduğunu bildiğiniz kimi olumsuz yanlarınızın diğerleri tarafından gördüğü kabul ve hoşgörü, sizin o eksik veya bozuk yanlarınız yüzünden mutsuz olmanıza mani olur. “Senden önceki müdürler…” veya “sizden evvel başımızdaki kişi…” şeklinde giriş yapılan cümlelerde hep bir kıyaslama ve ardından yüceltilme hisseder, “aslında o kadar da boktan değilim lan” düşüncesinin sıcaklığına kapılırsınız.
Şimdi bok gibi hissetmemin en önemli sebebini vurgulayabilirim: “Ötekiler”, benim bok gibi hissetmem gerektiğini düşünüyorlar da ondan.
Evet, bu durumda hiç kimsenin bir kabahati olmadığını yazdım yukarıda, dahası karar mercii ben olsaydım aynı şekilde bir yönetim değişikliğine gideceğimi de belirttim. Ama, şimdi herkes benim;
-gururu incinmiş,
-moral motivasyonu sıfırın altına düşmüş,
-üst düzey idareye karşı cephe alıp tavır koymuş,
-benim masama ve koltuğuma oturanlara diş bileyen,
küskün, mutsuz, suratsız olmamı bekliyor. Öyle davranmam gerekiyor çünkü. Neşemi ve sükunetimi korursam “izzet-i nefsi olmayan, ezik biri”, gene işkolik misali çalışmaya devam edersem “sırtına ne kadar ağırlık yüklenirse yüklensin kaldırmaya ve yürümeye hazır eşek”, tepemdeki koca kafalı amcalara tepki vermezsem “kendisine her şeyin müstahak olduğu karaktersiz ve kukla bir kişilik”, yerime geçenlere mesafeli olmazsam “insanların parmaklarında oynattıkları salağın teki” olacağım. Olacak mıyım? Hayır. Ama “ötekiler”, umdukları gibi davranmazsam, böyle düşünecekler.
İşittiğim “Oğuz Bey, moraliniz yerinde maşallah, ama size yapılanları sizden başka kimse kaldıramazdı zaten” sözü, aslında “numune misin lan sen? Hiç mi ruh yok içinde, insanda biraz gurur olur, mücadele eder, tavır koyar, sert çıkar” türünden meal edilebilir.
Kendimi bok gibi hissetmemin sebeplerinden biri de bu…Kendi içimden geldiği gibi değil, başkalarının beklediği gibi davranmamın baskısı. Evet, bir tür mahalle baskısı gibi.
Son derece karmaşık ve dağınık anlatıyorum. Üstelik şimdi biraz daha dağılacak konu. Bana ne. Yazan benim, dert okuyanın.
Ben kendimi iyi yetiştirdim. Bilgimi, okuduklarımı, öğrendiklerimi pek çok kişinin zannettiği gibi kendimi dış dünyaya pazarlamak ve her çeşit insanla hemen her konuda konuşabilip onları etkilemek için değil, aslında kişisel gelişimim ve übermensch olma tutkum için sakladım içimde. Tüm merakım, isteğim buydu. Ego tatmini ve ayaklı kütüphane gibi gezmek elbette güzel ama o bir sonuç sadece. Ben hep “düşünen ve tefekkür eden bir kitaplık" olmayı diledim. Bu uğurda verdim kişisel savaşımı. Bir noktaya gelebildim, nispeten yükselebildim de, daha önümde çok uzun bir yol olduğunu bilsem de öyle.
Bunları yazdıktan sonra, yukarıda bahsettiğim basit değişimin bende yarattığı sarsıntı ve mutsuzluğu bir kez daha gözden geçirip aslında bir arpa boyu mesafe dahi kat edememiş olduğumu görmek var ya, işte o, bütün “bokluk hislerini” bir kenara atıyor, "sen zaten bizzatihî bok herifin tekisin" diye orta parmağını gösteriyor bana.
Gerçek “bokluk” hissi, hala ham olduğunu, olgunlaşamadığını fark etmesidir insanın. Her şeyin geçici olduğunu söyleriz, ama elimizdekini yitirdiğimizde isyanları oynarız. Tek yitirdiğim otoritem ve forsum; yoksa ne maaşım bir kuruş azalacak, ne de başka bir kaybım olacak.İnsanlar sağlıklarını yitiriyorlar… İnsanlar ölüyor ve hayatlarını; çocuklarını, emeklerini, her şeylerini kaybedip toprağın altına gömülüyorlar bir kefene sarılarak.
Bense, “filanca ne der?”, “o eski memurum neden bana öyle manalı manalı baktı ki?”, "ulan bu şoför eskiden bana tahsisi edilen arabayı kullanıp beni nereye istersem götürüyordu”, “artık üst düzey toplantılara katılamayacağım” gibi anlamsız vehimlerle iç huzurumu bozuyorum.
Gururunun ve egosunun tuttuğu yuların peşinden giden kitap yüklü bir eşek olmak yerine, vapurların etrafında dolanan boş kafalı bir martı olsaydım keşke…
Dün akşam bir hafta evvel sipariş ettiğim kitabı almak için Simurg’a gidip Coşkun Abi’yle sohbete dalmışken bir delikanlı geldi yanımıza, heyecanlı ve telaşlı bir ses tonuyla “Sizde parfüm var mı?” diye sordu Coşkun Abi’ye.
Dönüp çocuğa baktık “höö?” diyen gözlerimizle.
Bir saniye içinde aklıma her şey geldi. Salak olabilirdi. Kamera şakası olabilirdi. Kitap kokusu üzerine bir metafor yapıyor olabilirdi.
Sonraki saniyede gayri ihtiyarî “Süskind’in Koku’su olmasın o?” diye soruverdim çocuğa.
“Aaa, evet, galiba” deyiverdi.
Kitabı aldı gitti.
Allah bilir aradığı neydi…
Aynı akşam geç saatte eve dönmek için bindiğim taksiden evin köşesinde indiğimde az ötede bir çöpçünün yerleri süpürdüğünü gördüm, apartmanın kapısına yönelip o soğuk havada yarı aydınlatılmış sokağı ciddi ciddi süpürüyorken yanından geçtim yavaşça, çok saygıdeğer hissettim birden onu ve “kolay gelsin abi” dedim içten bir ses tonuyla.
“Hoş geldin abi. Selamünaleyküm” diye mukabele etti sakince.
Verdiği karşılık öylesine dumura uğrattı ki beni, birkaç saniye geçmiştir “aleyküm selam” demem için…
Bugün, “V” ve “S” tuşları bozulan, diğer tuşları da teklemeye başladığından sabah çöpe attığım eski keyboard yerine yeni bir klavye almak için iş çıkışı yolumun üzerindeki bir bilgisayarcıya gittim. Raflarda duranlar arasında bir klavyeyi beğenip kasaya yürüdüm, parayı öderken herhangi bir arıza veya uyumsuzluk durumunda geri getirip değiştirmemin mümkün olup olmadığını sordum.
“Elbette, bir sorun olursa getirin hemen değiştirelim” dedi kasadaki kadın.
Klavyeyi poşete koydu, parayı uzattım, para üstünü verdi.
Bekledim.
O da bana “eee?” dercesine baktı.
“Fiş, fatura, makbuz filan verecek misiniz, hani olur da değiştirirsem?” diye açıklamaya çalıştım bekleyişimi.
Bir özgüven abidesi gibi şişti, kurumlandı tezgâhın arkasında ve tane tane döküldü kelimeler ardından: “Gerek yok beyefendi, ben malımı bilirim!”
Dondum kaldım. “Malınızı bilmeniz ne güzel” diyerek hızla çıktım dükkândan.