13 Ocak 2008 Pazar
12 Ocak 2008 Cumartesi
9 Ocak 2008 Çarşamba
İki Çift Kaşarlı Tost, Bir Fincan Çay ve Bir Hamlet Alacağım...
Kantinde oturan bir grup insan birbirine baktı, "ama biz 9,30 diye biliyorduk" diye itiraz edecek oldular... Erken başlamışmış, haber vermişmiş, bizler dünyadan bîhaber olanlarmışız.
"Sigaramızı içip gelelim" dediler, ben de o sırada tostumu bitirmekle meşguldüm, otopsiden sonra iştahım kaçar filan, neme lazım.
9,30'da adli tıp kurumunun labirentvari koridorlarında morgun yoluna düşen insanlar...
Kesif bir kokunun bize hoşgeldiniz demesi...
Daha evvel çok defa almıştı bu burun ölümün kokusunu, söz gelimi bir hayata son veren mermi çekirdeğinin dayanılmaz ağırlığını avucumda hissederken, veya vücuda girip yamulmuş bir bıçağın üzerindeki kanları temizlerken...
Ama hiç bir otopsi izlememişti bu gözler, internette gördükleri hariç.
Gerçeği başka türlü oluyor bu meretin, sevişmek ve porno izlemek kadar ayrı şeyler...
Yaşlı bir adam vardı köşedeki masada, ak saçlı, ak sakallı... koca göbeğinin altından çıkmış ayakları sarılı... Vücudu elektrik yanığıyla morlaşmış, Yüzü, kafası bordo renk almış...
Daha öndeki masada bir kadın, o da şişman, boğulmuş sanırım...
Önce kafaları açıldı, ardından çeneden iki bacak arasına kadar tüm göğüs ve karın bölgeleri...
Bütün organları çıkarıldı birer birer...
Ardından "boşalmış" göğüs nahiyesinde kanların çorba kepçesiyle boşaltıldığını gördü bu gözler...
-"Hocam bak tartıyom, 1330 gram çıkacak" diyerek yaşlı adamın kafasından çıkan beyni teraziye koyan görevli, bir kaç saniye sonra "demiştim hocam, 1330 gram" diye seslendi doktora, o da gülümseyerek yazdı elindeki forma...
1330 gram.
Adamın sakallarını ağartan ömründe yaşadıkları, gençliği, eğitimi, evliliği, çocuklarını hangi okula göndereceği, maaşından arttırdıklarını ne şekilde değerlendireceği, aldığı konut kredisinin taksitlerini nasıl ödeyeceği... kızını isteyen çocuğa güvenip güvenemeyeceği... kahvede dün okeyde yenildiği eski ev sahibine yapmayı düşündüğü kötülük... hepsi orada tartıldı, gözümüzün önünde...
1330 gram.
Kadının beyninin ağırlığını duymadım... Aynı anda birden fazla kesim yapılan bir mezbahadan farksızdı orası... ama işlem aynıydı... Onun için de "çok sigara içmiş bu, akciğerlere bakın" dedi o masadaki doktor öğrencilere... Akciğerler "uzun süre iki paket winston light içti bu kadın, ama geçen seneki zammın ardından Lark içmeye başlamıştı." diye fısıldadı belki, fakat işitmedi çoğu...
Koku...
Kafatasını açan/kıran o hızarımsı aletin sesi...
etrafa sıçrayan kanlar...
Tam "alıştım artık" dediğimde, yeni bir şey geldi önümüze...
Bir sedye üzerinde girdi içeri, insanın yol kenarında görse yanmış bir kütük diyeceği...
Sedye üzerinde içeri girdiğine göre kütük olamazdı - o zaman şekilsiz kara kütüğün üzerinde insanî bir şey aradım, ve evet, dişlerini farkettim... Birbirine kenetlenmiş dişler... Gözlerine ilişti gözlerim, gözden başka herşeye benzeyen...
"Ateşli silahla ölüm olayı bu, araç içerisinde infaz edilmiş, daha sonra aracı da yakmışlar" dedi hoca.
Aslında kömüre daha çok benziyordu, kütük daha biçimliydi o şeyden...
Koku daha da ağırlaşmıştı.
Ölüm yetmemişti ona- cezası daha büyük olmalıydı demek...
Kim bilir suçu neydi...
Şakalaşan görevliler...
Gülen, esprili doktorlar...
Parça parça cesetler...
Bir otopsi bitiminde yerde hortumla yıkanıp mazgala gönderilen beyin parçaları, kemik dokuları, iç organ kısımları...
"İşte bu" dedim mırıldanarak, yanımdaki kızıl saçlı kimyager bana baktı kokudan korunmak için ağzını/burnunu sakladığı maskenin üstündeki boş gözleriyle... "İşte bu... Buyuz biz... Bir mezbaha objesi..."
Mezarcı şarkı söyler mezarı kazarken, ve bir yandan da kemikleri, bulduğu kurukafaları atar kazdığı mezarın dışına... Hamlet ve Horatio gizlendikleri çalıların arkasında izlemektedirler onu...
Hamlet: Bu herifte hiç mi meslek ahlakı kalmamış yahu, mezar kazarken türkü çığırıyor!
Horatio: Aynı işi yapa yapa herhalde, hisleri yalama olmuş.
Hamlet: Öyle olacak, değil mi ki, kıt iş gören elin hissi de ona göre bol!
Soytarı: Derken sinsi sinsi yanaştı yaş,
Kapıverdi ümüğümden,
Ne oyun bıraktı, ne oynaş,
Beter etti ölümümden.
(Bir kafatası çıkarıp atar.)
Hamlet: Bir vakitler, bu kafatasının da bir ağzı, bir dili vardı, o da türkü yakardı. Şimdi bu dürzü, ilk cinayeti işleyen Kabil'in elindeki çene kemiğiymiş gibi çalıyor onu yere, Habil'in kafası budur diye sanki!... Şu anda bu eşşoğlu eşşeğin teptiği kafa belki de Tanrı'ya bile çifte atmaya özenen bir politikacının kafasıydı, kim bilir...
Horatio: Kimbilir, efendim...
Hamlet: Belki de "sabah şerifler hayırlar olsun efendimiz! Keyf-i şahâneleri nasıllar?" diye şakıyan bir mâbeyncinin kellesi. Belki de falanca lord hazretlerini kafeslemek için beygirine methiyeler düzen filanca lord hazretlerinindir...
Horatio: Neden olmasın efendim?
Hamlet: Öyle ya. Ama şimdi, Kurtiye Sultanı'nın emr-i hizmetinde, çenesi o yüzden kemirilmiş... Ve bir de tellakın süpürgesiyle oradan oraya savrulan bir hamam tası mübarek! Bu öyle bir inkılap ki, seyre de, akla da sezâ! Onca emek, onca masraf, kemikleriyle çelik-çomak oynansın diye mi yetiştirildi buncağızlar? Düşündükçe, burnumun direği sızlıyor...
Soytarı: Kazmayı salla, küreği savur,
Ser çarşafı, koştur bezi!
Yatağı hazır, çamur mu çamur,
Misafir et kerizi!
(İkinci bir kafatasını çıkarır, atar.)
Hamlet:Al bir tane daha! Bu da niye bir avukatın kafatası olmasın? Ama hile-i şeriyeleri, madde-i mer'iyeleri, evrâk-ı müsbiteleri, berât-ı zilliyeleri, alavere-i dalavereleri nerde kaldı acaba? Niye bu hıyaroğlunun kenef bir kürekle tepesinde tepinmesine ses etmiyor, neden acele tarafından bir bedenen tecavüz davası ikame etmiyor? Hem bu herif sağlığında esaslı bir arazi simsarıydı garanti, o çuvallar dolusu ilâmları, senetleri, çifte hüccetleri, ferâğ, cereme, intikal ve temlik kağıtlarıyla! O bok çuvallarından kala kala bu bombok kuru kafa intikal etti anlaşılan! Çok yaş bir iş! Ceremenin cirmine bak sen! Demek kefilleri onca senet-sepete, çifter çifter hüccete karşılık, onca araziden ona eniboyu iki metrelik şu toprak parçasını ödediler kefâlet! Yahu, o bir memleketlik mülkün tapuları bile sığmaz bu sandığa! Mülk sahibi kaldı mı açıkta!
Horatio: Hem de nasıl, efendim...
İki saate yakın süren otopsi, morg içerikli dersin ardından, acilen sigara içmem gerektiğine karar verdim... Ardımsıra gına gelmiş bir kaç kişi de beni takip etti aynı dersi aldığım. Kantine geçtik, Hamlet kafamdaydı, bir de sürekli olarak Gregor misali geçmişimi ve harddiskimi temizlerken yok ettiğim çok eski bir yazım... İçeriden beraber kaçtığımız öğrencilerden iki avukat, yanımda birbirleriyle konuşurken kulağıma takıldı birinin ötekine söylediği:
- Şişli'ye gideceğim buradan, en sonunda şu araziyi satmaları için ikna ettim benimkini, evrakları hazırlamam lazım, yarın da tapuya geçeriz artık.. Oh be, rahatladım valla!"
Çaylarımızı içip kalktık...
* Hamlet çevirisi Can Yücel'e aittir.
7 Ocak 2008 Pazartesi
Is all that we see or seem/ But a dream within a dream?
Bilmediği bir evin loş ve nemli bir odasındaydı, gecenin ileri saatinde ay ışığının kıt kanaat aydınlattığı… Gözlerinin zorlukla seçtiği bir masa duruyordu karşısında, kare veya dikdörtgen mi olduğunu tam kestiremediği, köşeli, yüksekçe bir masa, koyu renk örtüsünün altında. Gösterişli ve zengin işi olduğu her halinden belli olsa da, “neden siyah bu?” diye düşündüğü bir vazoya kaydı gözleri masanın üstünde duran. Karanlıkta siyah göründüğü, aslında başka bir renkte olabileceği ihtimalini aklına dahi getirmedi, siyahtı işte o vazo, kocaman bir siyah siluetti arkadaki pencereyi saklayan perdelerden süzen soluk ışık hüzmesinin önünde kara bir delik gibi duran…
Adamın donuk bakışları vazonun üzerine kilitleyken birden kımıldadığını gördü karşısındaki nesnenin, aşağıya, yukarıya, öne ve arkaya doğru büyümeye başladı vazo, şekil değiştiriyordu, metamorfozdu bu şahit olduğu, bambaşka bir cisimle karşılaşacağını anlamıştı dönüşümün sonunda, titriyor ve izliyordu bu re-formu…
“Eskiden huri gibi karılar görüyordum rüyalarımda, bir de şu halime bak, ne biçim rüya bu” diye mırıldandı içinden, bir rüya gördüğünün farkındaydı. Sadece izliyordu olan biteni. Korku ve sükûnet çabası kol kolaydı. Meksika aksanıyla "do not worry - everything will be okay" derdi hem kendisine, hem de arkadaşlarına şimdi hissettiği gibi korku, umursamazlık, gerilim, merak duyguları karmakarışık olduğunda...
Yıldırım hızıyla başkalaşan vazo, bu düşünceler zihninde akıp giderken birden yeni görüntüsüne kavuştu.
O artık vazo değildi.
Karşısındaki yeni “şey”i tanımladığında donup kaldı bir anda. Çenesi düştü. Tüm bedeni sarsılan adamın artık sükûnetten söz edilemeyecek pörtlekleşmiş gözleri önünde, masanın üzerindeki çiçeksiz siyah vazo yerine, simsiyah bir berjer koltuğun üzerine kurulan Şeytan oturuyordu artık. Keçi boynuzlu, çenesinin altında bir tutam siyah sakalıyla, at toynağı fark edilen ayakları ve parlak kırmızı gözleriyle Şeytan. Sessiz, dik bakışlı, emin, güçlü ve sarsılmaz görüşüyle süzüyordu adamı hâkim edasıyla…
O an adamın dudaklarından ansızın istem dışı bir kelime döküldü, nasıl söylediğinin farkına varamadığı:
“Efendimiz!”
Ter içinde uyandı.
Çabucak bir ayetel kürsü okumaya çalıştı ama nafile, dili dönmüyordu bir türlü, dehşetten tüm vücudu irkilmiş, kasılmıştı o an… Ne yapacağını bilemiyordu, “Efendimiz” demişti Şeytan’a, hürmet ve huşu kokan bir ifadeyle, saygılı bir ses tonuyla.
Hasretle beklediği bir büyüğünü ansızın karşısında görmüş gibi edepliydi o sözcüğü sarfettiğinde …
Rüyalarını unuturdu hep… Uyanır uyanmaz silinir giderdi aklından uykusunda gördükleri…
Ama gün boyu bu hayal, aklından silinmedi.
Bir daha “Şeytan nasıl Tartini’nin rüyasına girip eline aldığı kemanla O’na “Devil’s Thrill’i çalarak öğrettiyse, benim de rüyama girsin ve bilmediğim bir gizemi aşikar kılsın” demeyecekti.

5 Ocak 2008 Cumartesi
YAZILARI OKUMAYIP SADECE RESİMLERE BAKTIĞINI SÖYLEYENLER İÇİN... (Maksat bloga renk katmak olsun.)
Gerek yazdığı eserler, gerekse tercüme edip yayınladığı çevirilerle “Ecce Homo” denilecek bir düşünce adamı olan Mehmet Ali Kılıçbay, çevirisini yaptığı Michel Foucault’un “Kelimeler Ve Şeyler: İnsan Bilimlerinin Bir Arkeolojisi” isimli kitabının sunuş kısmına aşağıdaki girizgâhla başlar:
“Théophile Gautier, Velazquez’in Las Meninas’ını ilk kez gördüğünde kendini “tablo nerede?!” diye haykırmaktan alıkoyamamıştır. İlk bakışta tablo, basit bir konuyu işlemektedir. Kralın beş yaşındaki kızı (infante) Margarita, nedimeleri (Las Meninas) ve soytarılarıyla çevrelenmiş olarak tablonun ortasındadır. En dip tarafta, saray nazırının silüeti görülmektedir, ama biraz daha yakından ve dikkatle bakılınca, tabloda başka kişilerin de olduğu fark edilmektedir. Dip duvarın üzerinde bir ayna vardır ve aynadan İspanya Kralı IV. Philippe ile Avusturyalı Kraliçe Maria-Anna’nın görüntüleri yansımaktadır. Ve Ressamın bizzat kendisi, üzerinde çalıştığı tuvalde bize ters görünmüş görülmektedir. O halde, resmi yapan kimdir, kimlerdir? Tablonun adının belirttiği gibi, nedimeler mi, küçük prenses mi, yoksa kral ve kraliçe mi? Tablonun mekânı neresidir? Ressamın çalıştığı atölye mi, yoksa kral ve kraliçenin durduğu yer mi? Acaba iki tablo mu vardır? Biri gördüğümüz, diğeri de görmediğimiz, yapıldığını anladığımız. Asıl tablo hangisidir? Öte yandan, kral ve kraliçenin durdukları yer, aynı zamanda bizim de, seyircinin de durduğu yerdir. Las Meninas, bakanın bakılan olduğu ve tablonun kişilerinin arasına katıldığı tek resimdir; ayna, kral ve kraliçenin görüntüleriyle birlikte, bizimkini de yansıtmak durumundadır.”
Çoğu sanat tarihçisine göre bu güne dek yapılmış olan en güzel ve büyüleyici resimdir Las Meninas. Velazquez’in bu eseri kendisinden sonra pek çok büyük sanatçıya ilham kaynağı olmuş, hatta yüz yıllar sonra Picasso kendi stiliyle bir Las Meninas yaratmıştır. Hakkında uzun felsefi tartışmaların yapıldığı, tiyatro oyunlarının yazıldığı bu efsanevi tablonun yaratıcısı Velazquez’in kısa bir biyografisine göz atalım şimdi.
İspanyol sanatının ve Barok üslubun yaşamış en büyük temsilcisi Diego Rodríguez de Silva y Velazquez, altı çocuklu küçük soylu bir ailenin ilk oğulları olarak 6 Haziran 1599 senesinde Sevilla’da dünyaya geldi. Oniki yaşında bir başka Sevilla’lı ressam Francisco Pacheco’nun yanına çırak olarak verilen Velazquez, 1617 senesinde usta ressam titrini almaya hak kazandı ve ertesi yıl hocasının kızıyla evlenerek damadı oldu. Öğrencilik yıllarında Hollandalı ve İtalyan ressamların realizm ekolünde verdikleri eserleri dikkatle inceleyerek tanrı vergisi yeteneğiyle sanatsal yetkinliğe çok genç yaşta erişmişti. Hocasının kendisine tavsiyesini hayatı boyunca şiar olarak benimsedi: “Aradığın her şeyi doğada bulacaksın.” Öyle ki, dini konular işlediği resimlerinde bile selefleri gibi ideal tiplemeler çizmek yerine, daha canlı ve hayat dolu, gerçekçi karakterler yarattı. Işığı, gizemli ve ruhani kompozisyonlarında bile gerçekçi bir bakışla tuale yansıtmayı tercih etti. “Kahvaltı” ismini verdiği ve bağımsız usta ressam olarak yaptığı ilk resimden itibaren çalışmalarına bu natüralist temayülleri yol gösterdi. Işığı ve gölgeleri kullanışındaki mahareti, doğayı gözlemleme yeteneği ile kaçınılmaz olarak büyük İtalyan ressamı Caravaggio ile mukayese edilmeye başlandı. Üstelik henüz çok gençti Velazquez.

(Kahvaltı)
1622 senesindeki kısa bir Madrid ziyaretinin ardından, ertesi yıl Kral IV. Philippe’in hükümet başkanı tarafından imparatorun portresini yapması için başkente davet edilen Velazquez, (bugün kayıp olan) tabloyu bitirip kralına arz ettiğinde öyle büyük bir beğeni ve takdir ile karşılaştı ki, sadece 24 yaşındayken saray ressamı olarak atanmasının yanında, Kral, o günden sonra kendisini sadece Velazquez’in resmedeceğini duyurdu. İspanya’nın en itibarlı ressamı haline gelen Velazquez, hayatının sonuna dek sarayın gözbebeği konumunu muhafaza etti. Saray ressamı olmakla mitolojik, dini, tarihi konulu resimlerin yanında, artık saray eşrafının portrelerini çizmekle de yükümlü biri haline gelen Velazquez, gün geçtikçe hükümdarın sevgisini ve hayranlığını kazanıyordu, öyle ki bir süre sonra, 1627’de önemli bir görev olan İmparatorluk Teşrifatçısı makamına getirildi. Artık devlet ricalinde de değerli bir makama sahip olmuştu.
1628 senesinde diplomatik bir ziyaret için Madrid’e gelen Rubens’le yaptığı görüşmeler, Velazquez’in öteden beri içinde yanan İtalya’ya gidip sanat koleksiyonlarını yerinde görme ateşini canlandırdı, ertesi sene ağustos ayında Kraldan aldığı iznin ardından iki seneden fazla süren Cenova, Milano, Venedik, Floransa, Roma ve Napoli’yi içeren İtalya seyahati için yola koyuldu. Italya’da hem Rönesans sanatını, hem de çağdaş ressamları ve stillerini inceleme fırsatı bulan Velazquez, ışık ve gölge teknikleri ile Michelangovari bir üslup yaratmış olan Guernico ve Giovanni Lanfranco gibi İtalyan üstadlarından da etkilendi. İtalya gezileri sırasında yaptığı “Yusuf’un Kanlı Gömleği” ve “ Vulcan Demirci Ocağı’nda” gibi eserlerinde artan sanat görgüsü dikkat çekicidir.

(Yusuf'un Kanlı Gömleği)
(Vulcan Demirci Ocağında)
İspanya’ya döndükten sonra kralı eğlendirecek mahiyette, ama türlü mübağalalarla karikatürize etmeden, doğallıktan taviz vermeden sarayda yaşayan cüceleri, soytarıları, oyuncuları ve kimi insanları çizen Velazquez, ardından tekrar dini ve mitolojik konuları işlemeye yöneldi. Ama bu dönemde yaptığı diğer çalışmalar, 1634 senesinde “Breda Şehri’nin Teslim Edilmesi” adını taşıyan tablosunu yaratmasıyla, bir tür güneş tutulması ardında kalmış gibi oldu. Muhasaranın sonunda mağlup olan şehri savunmakla görevli Hollandalı generalin, muzaffer İspanyol komutana kalenin anahtarını sunmasının işlendiği eser, kompozisyonun düzeni, resimdeki soyluluk atmosferi ve zerafetiyle olduğu kadar, karakterlerin jestlerinin izleyiciye yansıtılmasındaki başarı ve insanî vurgularıyla da barok tarzın doruk noktalarından biri olarak yerini aldı.




(Breda Şehri'nin Teslim Edilmesi)
1648-51 yılları arasında kraliyet koleksiyonuna bazı tablolar ve antikalar satın almak için tekrar İtalya’ya giden Velazquez, bu ziyaretinde istek üzerine Papa X. Innocent’in de bir portresini yaptı. Bu tablo, daha sonra Papa tarafından “troppo vero” (fazla gerçekçi) olarak nitelense de, büyük hayranlık duyulmasına bir engel değildi. Velazquez öylesine prestijli bir konumdaydı ki, İtalya’da kadınlarla yaşadığı gayri meşru ilişkileri hatta bu ilişkilerinden bir çocuk sahibi olması dahi adını lekeleyememişti.
(Papa X. Innocent)
Madrid’e döndüğünde çalışmalarına devam etti. Şaheseri Las Meninas’ı yarattığında 57 yaşındaydı. İzleyeni hayretler içinde bırakan bu eser hakkında Luca Giordano “Resmin teolojisi” betimlemesini yapmaktan kendisini alıkoyamaz, O’na göre “Teoloji bilginin tüm dallarından üstün olduğu gibi Las Meninas da gerek anlatımı ve gerekse tekniğiyle diğer tüm resimlerden üstündür.” The Illustrated London News’un 1985 senesinde günümüz ressamları ve sanat eleştirmenleri arasında yaptığı oylamada Las Meninas bugüne dek yapılmış en muhteşem resim seçilmiştir.



(Las Meninas)
(Picasso'nun Las Meninas'ı)
Velazquez’in Madrid’teki son yılları önceki ünvanların yanına yenilerinin eklenmesiyle geçti, bunlardan en önemlisi 1659 senesinde aldığı şövalyelikti. 6 Ağustos 1660 tarihinde ölene dek Kral IV. Philippe’e ressamı, saray adamı ve sadık bir dostu olarak hizmet verdi. Velazquez’in sanatı, kendisinden bir asır sonra yaşayacak halefi Goya için de pırıltılarla dolu bir miras oldu.
p.s. 1- Gregor Samsa bu yazı da sana kapak olsun :) [sen şimdi de Cumhuriyet Gazetesinin pazar eki gibi olmuş dersin)
p.s.2- Slayer söylesin bizim için, Sex, Murder, Art
1 Ocak 2008 Salı
İnsanlık İçin Küçük, Benim İçin büyük Bir Adım...
Taming a vampire...
In fact, the process of being tamed...
Possible, but not probable? Maybe...
But it's worth to try...

The decision is calling back my soul from the exile...
It's about forgiveness...
I wonder how he is... At least, if he's dead - or alive...




