Gerek yazdığı eserler, gerekse tercüme edip yayınladığı çevirilerle “Ecce Homo” denilecek bir düşünce adamı olan Mehmet Ali Kılıçbay, çevirisini yaptığı Michel Foucault’un “Kelimeler Ve Şeyler: İnsan Bilimlerinin Bir Arkeolojisi” isimli kitabının sunuş kısmına aşağıdaki girizgâhla başlar:
“Théophile Gautier, Velazquez’in Las Meninas’ını ilk kez gördüğünde kendini “tablo nerede?!” diye haykırmaktan alıkoyamamıştır. İlk bakışta tablo, basit bir konuyu işlemektedir. Kralın beş yaşındaki kızı (infante) Margarita, nedimeleri (Las Meninas) ve soytarılarıyla çevrelenmiş olarak tablonun ortasındadır. En dip tarafta, saray nazırının silüeti görülmektedir, ama biraz daha yakından ve dikkatle bakılınca, tabloda başka kişilerin de olduğu fark edilmektedir. Dip duvarın üzerinde bir ayna vardır ve aynadan İspanya Kralı IV. Philippe ile Avusturyalı Kraliçe Maria-Anna’nın görüntüleri yansımaktadır. Ve Ressamın bizzat kendisi, üzerinde çalıştığı tuvalde bize ters görünmüş görülmektedir. O halde, resmi yapan kimdir, kimlerdir? Tablonun adının belirttiği gibi, nedimeler mi, küçük prenses mi, yoksa kral ve kraliçe mi? Tablonun mekânı neresidir? Ressamın çalıştığı atölye mi, yoksa kral ve kraliçenin durduğu yer mi? Acaba iki tablo mu vardır? Biri gördüğümüz, diğeri de görmediğimiz, yapıldığını anladığımız. Asıl tablo hangisidir? Öte yandan, kral ve kraliçenin durdukları yer, aynı zamanda bizim de, seyircinin de durduğu yerdir. Las Meninas, bakanın bakılan olduğu ve tablonun kişilerinin arasına katıldığı tek resimdir; ayna, kral ve kraliçenin görüntüleriyle birlikte, bizimkini de yansıtmak durumundadır.”
Çoğu sanat tarihçisine göre bu güne dek yapılmış olan en güzel ve büyüleyici resimdir Las Meninas. Velazquez’in bu eseri kendisinden sonra pek çok büyük sanatçıya ilham kaynağı olmuş, hatta yüz yıllar sonra Picasso kendi stiliyle bir Las Meninas yaratmıştır. Hakkında uzun felsefi tartışmaların yapıldığı, tiyatro oyunlarının yazıldığı bu efsanevi tablonun yaratıcısı Velazquez’in kısa bir biyografisine göz atalım şimdi.
İspanyol sanatının ve Barok üslubun yaşamış en büyük temsilcisi Diego Rodríguez de Silva y Velazquez, altı çocuklu küçük soylu bir ailenin ilk oğulları olarak 6 Haziran 1599 senesinde Sevilla’da dünyaya geldi. Oniki yaşında bir başka Sevilla’lı ressam Francisco Pacheco’nun yanına çırak olarak verilen Velazquez, 1617 senesinde usta ressam titrini almaya hak kazandı ve ertesi yıl hocasının kızıyla evlenerek damadı oldu. Öğrencilik yıllarında Hollandalı ve İtalyan ressamların realizm ekolünde verdikleri eserleri dikkatle inceleyerek tanrı vergisi yeteneğiyle sanatsal yetkinliğe çok genç yaşta erişmişti. Hocasının kendisine tavsiyesini hayatı boyunca şiar olarak benimsedi: “Aradığın her şeyi doğada bulacaksın.” Öyle ki, dini konular işlediği resimlerinde bile selefleri gibi ideal tiplemeler çizmek yerine, daha canlı ve hayat dolu, gerçekçi karakterler yarattı. Işığı, gizemli ve ruhani kompozisyonlarında bile gerçekçi bir bakışla tuale yansıtmayı tercih etti. “Kahvaltı” ismini verdiği ve bağımsız usta ressam olarak yaptığı ilk resimden itibaren çalışmalarına bu natüralist temayülleri yol gösterdi. Işığı ve gölgeleri kullanışındaki mahareti, doğayı gözlemleme yeteneği ile kaçınılmaz olarak büyük İtalyan ressamı Caravaggio ile mukayese edilmeye başlandı. Üstelik henüz çok gençti Velazquez.

(Kahvaltı)
1622 senesindeki kısa bir Madrid ziyaretinin ardından, ertesi yıl Kral IV. Philippe’in hükümet başkanı tarafından imparatorun portresini yapması için başkente davet edilen Velazquez, (bugün kayıp olan) tabloyu bitirip kralına arz ettiğinde öyle büyük bir beğeni ve takdir ile karşılaştı ki, sadece 24 yaşındayken saray ressamı olarak atanmasının yanında, Kral, o günden sonra kendisini sadece Velazquez’in resmedeceğini duyurdu. İspanya’nın en itibarlı ressamı haline gelen Velazquez, hayatının sonuna dek sarayın gözbebeği konumunu muhafaza etti. Saray ressamı olmakla mitolojik, dini, tarihi konulu resimlerin yanında, artık saray eşrafının portrelerini çizmekle de yükümlü biri haline gelen Velazquez, gün geçtikçe hükümdarın sevgisini ve hayranlığını kazanıyordu, öyle ki bir süre sonra, 1627’de önemli bir görev olan İmparatorluk Teşrifatçısı makamına getirildi. Artık devlet ricalinde de değerli bir makama sahip olmuştu.
1628 senesinde diplomatik bir ziyaret için Madrid’e gelen Rubens’le yaptığı görüşmeler, Velazquez’in öteden beri içinde yanan İtalya’ya gidip sanat koleksiyonlarını yerinde görme ateşini canlandırdı, ertesi sene ağustos ayında Kraldan aldığı iznin ardından iki seneden fazla süren Cenova, Milano, Venedik, Floransa, Roma ve Napoli’yi içeren İtalya seyahati için yola koyuldu. Italya’da hem Rönesans sanatını, hem de çağdaş ressamları ve stillerini inceleme fırsatı bulan Velazquez, ışık ve gölge teknikleri ile Michelangovari bir üslup yaratmış olan Guernico ve Giovanni Lanfranco gibi İtalyan üstadlarından da etkilendi. İtalya gezileri sırasında yaptığı “Yusuf’un Kanlı Gömleği” ve “ Vulcan Demirci Ocağı’nda” gibi eserlerinde artan sanat görgüsü dikkat çekicidir.

(Yusuf'un Kanlı Gömleği)
(Vulcan Demirci Ocağında)
İspanya’ya döndükten sonra kralı eğlendirecek mahiyette, ama türlü mübağalalarla karikatürize etmeden, doğallıktan taviz vermeden sarayda yaşayan cüceleri, soytarıları, oyuncuları ve kimi insanları çizen Velazquez, ardından tekrar dini ve mitolojik konuları işlemeye yöneldi. Ama bu dönemde yaptığı diğer çalışmalar, 1634 senesinde “Breda Şehri’nin Teslim Edilmesi” adını taşıyan tablosunu yaratmasıyla, bir tür güneş tutulması ardında kalmış gibi oldu. Muhasaranın sonunda mağlup olan şehri savunmakla görevli Hollandalı generalin, muzaffer İspanyol komutana kalenin anahtarını sunmasının işlendiği eser, kompozisyonun düzeni, resimdeki soyluluk atmosferi ve zerafetiyle olduğu kadar, karakterlerin jestlerinin izleyiciye yansıtılmasındaki başarı ve insanî vurgularıyla da barok tarzın doruk noktalarından biri olarak yerini aldı.




(Breda Şehri'nin Teslim Edilmesi)
1648-51 yılları arasında kraliyet koleksiyonuna bazı tablolar ve antikalar satın almak için tekrar İtalya’ya giden Velazquez, bu ziyaretinde istek üzerine Papa X. Innocent’in de bir portresini yaptı. Bu tablo, daha sonra Papa tarafından “troppo vero” (fazla gerçekçi) olarak nitelense de, büyük hayranlık duyulmasına bir engel değildi. Velazquez öylesine prestijli bir konumdaydı ki, İtalya’da kadınlarla yaşadığı gayri meşru ilişkileri hatta bu ilişkilerinden bir çocuk sahibi olması dahi adını lekeleyememişti.
(Papa X. Innocent)
Madrid’e döndüğünde çalışmalarına devam etti. Şaheseri Las Meninas’ı yarattığında 57 yaşındaydı. İzleyeni hayretler içinde bırakan bu eser hakkında Luca Giordano “Resmin teolojisi” betimlemesini yapmaktan kendisini alıkoyamaz, O’na göre “Teoloji bilginin tüm dallarından üstün olduğu gibi Las Meninas da gerek anlatımı ve gerekse tekniğiyle diğer tüm resimlerden üstündür.” The Illustrated London News’un 1985 senesinde günümüz ressamları ve sanat eleştirmenleri arasında yaptığı oylamada Las Meninas bugüne dek yapılmış en muhteşem resim seçilmiştir.



(Las Meninas)
(Picasso'nun Las Meninas'ı)
Velazquez’in Madrid’teki son yılları önceki ünvanların yanına yenilerinin eklenmesiyle geçti, bunlardan en önemlisi 1659 senesinde aldığı şövalyelikti. 6 Ağustos 1660 tarihinde ölene dek Kral IV. Philippe’e ressamı, saray adamı ve sadık bir dostu olarak hizmet verdi. Velazquez’in sanatı, kendisinden bir asır sonra yaşayacak halefi Goya için de pırıltılarla dolu bir miras oldu.
p.s. 1- Gregor Samsa bu yazı da sana kapak olsun :) [sen şimdi de Cumhuriyet Gazetesinin pazar eki gibi olmuş dersin)
p.s.2- Slayer söylesin bizim için, Sex, Murder, Art





du bakalım gelecek hafta pazar günüm boş bu postu o günkü programıma aldım. hem okur hem bakarım artık :)
YanıtlaSilAs you like it, yeğeninin-kuzeninin ödevlerine yardım ederken resimleri dilediğince kullanıp metinden iktibas da yapabilirsin, bu yazı elcağızımla senin için hazırlandı, tadını çıkar:)
YanıtlaSil(Hiç üşenmedim ya, ona şaşıyorum.)