23 Kasım 2007 Cuma

An Evening At Simurg...

Tıka basa doluydu bu akşam, kediler de pek yavşaktı hani, hangisini çağırdıysam yanaştı ayaklarımın dibine, okşattı kendini bir güzel... (bir ayağı eksik olan hariç- zaten vermişti ağzımın payını geçen hafta, deli miyim, çağırır mıyım bir daha.)

Kalabalık dağıldığında, başbaşa kaldık Coşkun abiyle...

- Oğuz bey, ne içersin?
- Abi bir şey verme, sen ikram edince kitap almak zorunda hissediyorum kendimi... Zorla kitap aldırıyorsunuz ya!
- Olur mu öyle şey, çayımızı iç sen, bir şey alma istersen.
- O zaman çay içeyim, madem çay dedin...

- Oğlum oğuz abiye normal bir çay ver oradan. (içeriye seslendi)
- Abi ne demek normal çay? anormali nasıl oluyor bu çayın?
- Ya bitki çayı filan oluyor ya, onlar işte. İstersen onlardan verelim.
- Yok abi, ben normalini alayım, anormali kalsın...

Çayımı alıp yanına bir de sigara yaktım: istanbul'un en güzel, mutena kitapçısında elimdeki sigarayla rafları karıştırmak gerçekten büyük konfor... Simur'u severim, ne anlamsız müzik çalar orada, ne de yerden bitme veletler film dvd leri karıştırır-sadece kitapçıdır Simurg, bu yüzden Doğan Hızlan, Ali Bayramoğlu, İsmet Özel, Hilmi Yavuz gibi ilk aklıma gelenler oradan yaparlar alışverişlerini... Koca koca adamların "Faraklit" kavramı üzerine tartıştığı veya Fethullah Hoca ile Cizvitler'in metod benzerliği hakkında [-ki övünmek gibi olmasın, ben bunu yıllar evvel farketmiş biriyim-] görüş alışverişinde bulunduğu bir yer orası, bir uğrak noktası, yağmur sığınağı, kedi severlerin mekanı...

Bir kitap dikkatimi çekti birden: "Kelliğe Övgü" idi adı... Sel Yayıncılık'ın övgü serisine ait, aynı seride Ölüme Övgü'sü vardı Cicero'nun, bir başka adamın teki de Yürümeye Övgü'yü yazmıştı... (Hayır yanılıyorsunuz, Erasmus'un Deliliğe Övgü'sü yok o seride...) Kyreneli Synesios yazmış Kelliğe Övgü'yü... Birden gülümseme yayıldı yüzüme, kocaman gamzeler belirdi sanırım tombik yanaklarımda... Hızla kelleşen yaşlı ve göbekli bir adam için ne güzel bir kitap ismi!... M.S. 4. yüzyılda yazılmış... elime alıp sayfalarını karıştırmaya başlamamla içinden iki kuşe kağıdın yere düşmesi bir oldu... Eğilip aldım...

Elyazısıyla yazılmış, okunaklı olmayan ama -benim yazım için söylendiği gibi- karakteristik ve sıradışı kaligrafik özellikteki bir metindi kağıtlardaki...

Şunlardı yazan:

KEL BAŞA ŞİMŞİR TARAK 04.03.03


Sanırım en çok annemin kullandığı bir deyimdi. Keskin bir gözlemcinin yerinme, yakınmaları olarak algılardık. Bir de beğenmemezliğin yansıları derdik. Sözünün önünü ardını bilen biri olsa da; bazen kırdığı potları düzeltmek için en iyi safranı bulup getirseniz de fayda etmezdi. Çünkü, o farkında olarak söyler, insanların alınabileceğini bilerek söylerdi sözünü.
İnsanların eksiklerini gediklerini bilmelerini, ayaklarını yorganlarına göre uzatmalarını isterdi hep.
"Kel başa şimşir tarak, İstanbul'a asma köprü!" İkisine de yakışanın imlenmesiydi.
Şimşir ağacını tanımadan adını ve nasıl olabileceğini bilmeden kelliği öğrendim. Çünkü hiç ihtimal vermiyordum. Lise-üniversite yıllarımda saçlarımla yatıp kalkardım ve her yıl mutlaka bir fotoğraf çektirirdim.

Ya babamın beni teselli ederek "saçların dipten sürgün vermiş" demesine ne demeli!

Siz siz olun, kelliğinizi örtmeyin. Onunla barışık yaşamasını öğrenin.

"Alacakaranlık Kuşağı mı lan bu?" dedim kendime... Dört sene evvel yazılan ve bir kitabın arasına konulan bir nottu karşımdaki... O dört sene boyunca kimse bu kitaba dokunmamış mıydı yani? Eline almamış mıydı bir kel gülümseyerek, veya lüle saçlı bir herif alaycı kikirdemelerle yanındaki hatuna kırıtarak onu işaret etmemiş miydi ? Denize bırakılan bir şişe içinde yazan mesaj gibi, beni mi bulmuştu şimdi okutacak kendisini? Hem bu nasıl bir lisandı böyle, günlük konuşma dilinden ne kadar uzaktı kullanılan kelimeler! Üstelik bir çırpıda yazılmış gibiydi, okunaklı olsun diye gayret gösterilmediği belli. Veya bir oyundu, geçen hafta karalanmıştı bu metin ve üzerine de gizemli/şaşırtıcı bir hava vermek için eski bir tarih atılmıştı...

- Coşkun abi, elimdeki kitabın içinden şu kağıt çıktı... Haberin var mı bundan?
- Yooo. Belki bir müşteri yazmıştır, bilmiyorum...
- İlahi bir işaret bu bana o zaman... alayım ben bu kitabı.
- Çay da içtin sen di mi? Heh heh...



Mechul Kel... Emanetin güvenli ellerde, bir yarı-kelin kitaplığında istirahat ediyor artık...

Dalgalı saçları omuzlarına gölge yapan bir fırlama velet yazdığın nota benim kadar saygı gösteremezdi, bu konuda da hemfikiriz sanırım seninle...

18 Kasım 2007 Pazar

...Derinden Gelen...

Running and hunting and slashing
(Koşun, avlayın ve kamçılayın)
And crushing and searching
(Ve Un ufak edin, araştırın)
And seeing and stabbing and shooting
(Ve bulun, sonra bıçaklayın, ardından vurun)
And thrashing and smashing and
(Hem pataklayın, hem parçalayın, ve)
Burning destroying and killing
(Yakın, yok edin ve öldürün)
And bleeding and pleading then Death...
(Kanını dökün, yalvartın ve sonrası Ölüm...)


Slayer, Praise of Death'ten bir bölüm, 1985

8 Kasım 2007 Perşembe

Uzun Uzadıya Uzatılan Mırıldanmalar...

Tuhaf bir hayat bu…

Gırtlağımıza kadar maddi dünyaya battığımız…

Rasyonalizm, realizm, naturalizm, pozitivizm derken, bunların hepsinin içinden fırladığı pandora kutusu olan “hümanizm” her nasılsa dönüyor, dolaşıyor ve bir bumerang gibi anti-human nitelikte silahlarla donatılmış şekilde vuruyor günümüz insanını - biz modernleri vuruyor, merhametsizce. Tanrıyı ve tanrıya/tanrılara ait her şeyi yok etmek ve insanı, insanî olanı merkeze koyup yüceltme gayesiyle düğmesine basılan hümanist anlayış, geldiğimiz bu noktada öngörülemeyecek bir düşman yarattı, insanların eliyle, insanlığa karşı…

Şairin “bir rüyaya daldık ki, cehennemde uyandık” mısraı gibi, böyle sonuçlanacağını hiç kimse tahmin etmemişti. Sonuç o kadar iç karartıcı ve karanlık ki, şimdi de pek çok kişi, olumsuzluğun, “bir şeylerin yanlış olduğunun” farkında, fakat göremiyor ve bilemiyor, ne yapmak gerektiğini.

Benimle gelin 18.yüzyıla… Vasat bir insan düşünelim dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan, ister devrin Fransasında olsun, veya Rusyasında, Mısırda veya Çinde… Aristokrat olmadığını farz edelim, onlar elité azınlıktı çünkü. Bu adamın bir de ismi olsun, Habil diye adlandıralım onu.

Habil uyanır sabah, eşinin yanında. Tan yeri ağarıyordur artık, horozlar sıkılmıştır bağırmaktan. Dürtükler karısını, omzundan tutup sarsar- belki öpüp uyandırır sevecen bir şekilde, arkadaşın üslubunu bilmiyorum. Hatun kişi mızmızlanır uykusuna biraz daha devam etmek için, veya zımba gibi açar gözlerini ve doğrulur yataktan. Belki sevişirler hazır fiziksel performansları günün en zinde saatindeyken, yahut tek kelime konuşmadan kalkar, kahvaltı hazırlamaya başlarlar.

Kahvaltı yapılırken izlenecek TV yoktur… Sabah haberlerini, o gecenin trafik kazalarını, dünyanın bir ucunda yeni sona ermiş NBA sonuçlarını öğrenmeleri mümkün değildir.

Radyo yoktur, kahvaltı yaparken oyun havası dinlesinler, şarkı türküyle neşeli bir keyif yapsınlar…

Gazete yoktur, zaten olsa da neden okusunlar ki – bir kere siyaset yoktur, her şey zaten krala/sultana/hükümdara/beye aittir, bunun aksini düşünmek, tartışmak veya eleştirmek akla bile gelmez.

Cd player veya teyp gibi nesneler de yok…

Ne kadar sessiz bir kahvaltı oldu bu!

Adam işe gitmek zorundadır kahvaltıdan sonra… “iş” ? Ne iş? Şirkette midir bu adam, devlet memuru mudur, esnaf mıdır, polis midir, palyaço mu, çiftçi mi, bilmiyorum… Ama evine ekmek getirmek zorunda işte.

Adam gitti… ama nasıl? Zengin/aristokrat değildi, taş çatlasın ata binip gitmiştir, Audi A5’i olacak değil ya… Kadın evde. Ne çok iş var, bulaşık, çamaşır, temizlik… Ama su yok… su taşımak zorunda bir yerden.

Adam kol gücü ile çalışır… Kadın da farksız değildir ondan…

akşam olduğunda pestilleri çıkmıştır muhtemelen.


Akıl, gözlem, deney, bilim, teknoloji derken uygarlığın bizi getirdiği noktaya bakın…

Hayatımız o kadar ama o kadar kolay ki…

TV, radyo, fax, telefon, bilgisayar, internet, çamaşır makinesi, kurutma makinesi, mikrodalga fırın, bulaşık makinesi, otomobil, uçak, metrobüs, elektrikli süpürge… bu paragrafı evlenecek arkadaşlar uzatabilirler, onların ilgi alanına giriyor.

Bütün mesele parada bitiyor. (Buraya kadar yazdıklarım geçen gün A.C. K. İle yaptığım bir konuşmada ona söylediklerimin uzatılmış hali, ayrıca mathy'de zamandan bahsetmiş son yazısında, ama şimdi paradan bahsedince aklıma René Guénon geldi, yıllar evvel okuduğum bir kitabı: Entellektüelimtrak bir alıntı yapmak için harika fırsat!)

“Modern uygarlık suni ihtiyaçların çoğaltılmasını amaçlar. Sürekli olarak doyurabileceğinden daha çok ihtiyaç yaratacaktır, çünkü insan bir kez bu yola kendini kaptırdı mı, artık o yolda durması çok güçtür ve hatta belirli bir noktada durması için hiçbir neden de yoktur. İnsanlar, asla düşünmedikleri ve hiçbir zaman akıllarına getirmedikleri bu tür şeyler yokken, bunlardan yoksun oldukları için hiçbir ıstırap duymazlardı. Şimdi ise, aksine bu şeyler onlarda eksik olursa zorunlu olarak acı çekmektedirler, çünkü onları zorunluymuş gibi görmeye alıştılar; böylece bunlar gerçekten zorunlu oldu. Bu yüzden bütün imkânlarıyla kendilerine maddi doyumların tümünü sağlayacak şeyleri edinmeye çalışıyorlar; tatmin olabilecekleri tek doyum maddi doyumlardır: Sadece “para kazanmak” söz konusudur, çünkü eşya edinmek ancak parayla mümkündür; insan ne kadar çok paraya sahip olursa, o kadar çok eşya edinmek ister, çünkü durmadan kendisine yeni ihtiyaçlar bulur. Böylece bu ihtiras hayatının biricik gayesi olur. Bazı evrimcilerin “hayat kavgası” veya “geçim dersi” adı altında bilimsel yasa saygınlığına yükselttikler vahşi rekabet buradan kaynaklanmaktadır. Bunun mantıksal sonucu ise, kelimenin en dar biçimdeki anlamıyla, sadece en kuvvetlilerin var olmaya hak kazanmış olmalarıdır.”

1927 senesinde –kapitalizmin o tarihten bu yana geçirdiği evreleri bilmeden- yazmış adam, benim bu karalamaya başlarken toparlamaya çalıştıklarımı. Benim için can sıkıcı, çünkü ben de paranın bu vampirce savaşta “içilen kan” nevinden kazanana hayat verdiğinden bahsedecektim, içtikte daha çok acıktıran…

Geldiğimiz noktada hayatımız, üç yüz sene evvel yaşamış Habil’in ve eşinin yaşamıyla karşılaştırırsak tarif edilemez ölçüde rahat, konforlu ve kolay: Böyle olunca üç yüz sene evvel yaşayan birisinden çok daha fazla “zamanımız” kalıyor her şey için. …Zaman… ulaşımın daha kolay, fiziksel yorgunluktan mustarip olmak ise en alt düzeyde artık. Hele 20-30 yıl sonra robotlar günlük hayatta kullanılmaya başlarsa, o zaman göreceğiz neler olacağını: İnsanoğlu ne yapacak? “neyi” yapacak?

Bu kadar zamanı olan bizler, “hiçbir şeye yetişemediğimizi” söyleyip sızlanıyoruz, ama söyleyin aslında ne var yetişilmeyecek? Aslında hiçbir şey yapmıyoruz, tüm "gerekli" işlerimizi yaptırdığımız makineler var; biz sadece komut veren konumdayız o kadar. Bu “yetişememek” meselesine sonra döneceğiz.

Şimdi düşünelim; (olağan dışı bir problem yoksa) iş yerinde olmaktan, çalışmaktan mutlu olmayan insan pek azdır. Bir şeylerle ilgilenmek, uğraşmak, boğuşmak, hatta bunalmak bile insana –sonrasında- keyif verir, tıpkı ağaç kesmek için saatlerce balta sallayan birinin yorgunluktan ölürken aslında mutlu olması gibi. Bir iş yapmıştır, ortaya bir şey koymuştur – en kötü ve berbat ihtimalle “ortaya bir şey konulamayacağını” koymuştur.

Çalışmayı neden seviyoruz? Bu noktadan sonra kendi adıma zırvalayabilirim, birinci tekil şahıs kullanmaya başlayarak. Çalışmayı, it gibi, işkolik misali çalışmayı seviyorum, çünkü; kendimle yalnız kalmayı sevmiyorum, düşünmek ve eskilerin tefekkür dediği zihinsel faaliyet bana ıstırap verip karamsarlığa itiyor, içimdeki karmaşayı işitemeyecek, oradan yükselen seslere kulak veremeyecek kadar “başka” şeylerle yoğun oluyorum. Çalışmaktan kaynaklanan fiziksel ve zihinsel yorgunluk beni rahat bir hamak misali sarıp sarmalıyor, ve ben yorgunken bir kedi misali sığınıyorum ona…

Fakat eskisinden daha hızlı dönen dünya ve takip edilemez bir hızla ilerleyen teknoloji, bana daha çok, daha fazla zaman yaratıyor… “Kendime vakit ayırıyorum” diyen birisi, aslında “boş zamanım çok” demekten farklı bir şey söylemiyordur. Aylaktır o kimse, yapması gereken, mecbur olduğu bir fiil söz konusu değildir, en azından (göreceli olarak) kısa bir period zorunlu işlerini yapması için yeterlidir, zamanın gerisi ise, onundur tümüyle…

“Ama ben gerçekten kendime vakit ayıramıyorum” diyenler de olacaktır mutlaka… Ne yapıyorsunuz da vakit ayıramıyorsunuz kendinize? Günde kaç saat TV izliyorsunuz? Kaç saatinizi gereksiz uğraşlarda ziyan ediyorsunuz? Gazete okumak çok mu önemli? İnternette yaptığımız işler elzem mi? Fifa 2007 olmadan yaşayamaz mıyız? Alışverişe gitmek için sokağa çıkan kadın sırf zevk için elli mağazanın vitrinine bakıp sekiz tane ayakkabıcıya onlarca ayakkabı denemek için girebiliyor, erkekler saatlerini saçma sapan spor müsabakaları izleyip lak lak ederek geçiriyor – ama kimsenin kendisine ayıracak vakti yok:) Bu saçmalıkların hepsi boş vakitten kaynaklanan aktiviteler halbuki, aç insan maç izleyemez, çamaşır yıkamak için öncelikle eve bir yerden su taşıması gereken kadın ayakkabı krizine girmeyi aklına getirmezdi.

Aylaklık neler yaptırıyor insana… Ama buraya kadarı bir şey değil… En kötüsü, en zoru, en sıkıntı veren nedir ben fısıldayayım size: Düşünmek… Boş kalan insan düşünür, ve bu en kötü şeydir insanın başına gelebilecek…




Bakırköy Akıl Hastanesi’nin bahçesine Rodin’in Düşünen Adam heykelinin yapılması beni hep güldürürdü öteden beri, ama artık anlıyorum ki, düşünmek insanı deliliğe götürür – delilik değilse bile, “aşırılığa.” Düşünmek… Bu korkunç bir şey aslında; neden varım, ne olacağım, ne yapmam gerek, nasıl yaşamalıyım? Var olmak azap verici! 34 sene evvel yoktum ben, ama bir rüyadan farksız, bir gün ortaya çıktım, büyüdüm ve bilinç sahibi oldum… Bir süre yaşayacağım ve sonra öleceğim, tıpkı rüyadan uyanma misali… Bu rüyayı neden görüyorum? Esrarlı bir durum bu, asla nüfuz edemediğim. Düşünen adam delirir tabii! Neye uzansa zihinsel melekemiz, mutlaka tıkanıyor bir noktada, ötesine gidemiyoruz…

Ardından tıkanıklık…

Sonrası ise ümitsizlik ve karamsarlık içinde insanın başta kendisi olmak üzere herkesten ve aslında çevresindeki her şeyden nefret etmesiyle sonuçlanıyor, veyahut onu bu noktaya getireceğinden ürpererek düşünmekten kaçınma, (kendisine bu modern çağda sıklıkla bahşedilen) “boş vakti” bulduğunda derhal kendisini düşünmesine mani olacak kimi saçmalıklarla; oyunla, alışverişle, popüler bilim haberleriyle, NBA istatistikleriyle, dedikodu veya fuzuli lak lakla, aşırı ve abartılı cinsel yaşamla… ölürken yapacağı hayat muhasebesinde, kendisini hiç ama hiç mutlu etmeyecek binbir türlü budalalıkla yaşamını ziyan etmesine gidiyor…

Yazının başında hümanizm, rasyonalizm, realizm, natüralizm, pozitivizm gibi laflar geveledim…

Bunlar “ilke”yi yok etti…

Artık bir ilkemiz yok.

Tatmin bulamıyoruz hiç bir şeyden, çünkü mutmain olacağımız/kılacağımız bir "şey" bırakmadık dünyamızda.

Biz modernler, bir yaşam düsturuna sahip değiliz.

Bir arketip kalmadı takip edeceğimiz.

Hepsini yok ettik.

Mircea Eliade’nin dediği gibi “umutsuzluk ve iman” arasında bir seçim yaptı modern insan, ve bizler o seçimden ötürü bir üst akıl’ı inkar edip, yanımıza umutsuzluğu aldık masadan.

Bu açıdan yok edilen ilke, insanoğlu’nu tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar başıboş ve çaresiz hale getirdi, çünkü manevi bir otorite yok artık dünyada, materyalizm savaşı kazandı.

Salt maddi bir uygarlık, maddi olmayan değeri ve özü yok etmeye çalışır. Nicelik hüküm sürmeye başlar. “Kaba kuvvet” ister kitle imha silahı şeklinde kendisini göstersin, ister “basit ve sıradan ama kalabalık aşağının elit ve aydın yukarıya tahakkümü” şeklinde demokrasi formuna bürünsün, yaşamın her yanına sızdı, sardı onu, ele geçirdi.

Bu hayatı sürdürebilmek için aşağıdakilerden birini seçiniz:
a) Fifa 2007 oynayın, günde dört film izleyin, sürekli seks yapın- elinizin altında hazırda karşı cins bulamazsanız porno izleyin, saçma sapan hobilerle vaktinizi güzel değerlendirdiğinize inanın ve mutlu zannedin kendinizi.
b) Buyurun cenaze namazına, oyalanmayın hedonizmle, Epikür'ü öpmeyiverin yanaklarından.


Endişe etmeyin, bulaşıklarınızı makine yıkayacaktır.

6 Kasım 2007 Salı

Beşiktaş Tarih Yazar...





Tarih: 06.11.2007 günü.
Yer: Anfield Stadı
Meslek: Futbolcular, kırmızı forma giymişler, aslen şeytan hepsi.
Boşalma Süresi: 90 Dakika
Favori Pozisyon: Yapmadıkları kalmadı, evire çevire ...
Orgazm sayısı: 8
Memnun kaldık, gene istiyoruz!




Eurosport'un Live Commentary'si bu kalp sinemde çarptıkça ve bu blog yaşam sürdükçe saklı kalacak!

Bu takımı seviyorum!


  • 90' And there goes the final whistle! It's a record Champions League win... it finishes Liverpool 8-0 Besiktas! Incredible match!
  • 89' GOAL! INCREDIBLE! CROUCH NODS HOME TO MAKE IT EIGHT! Great cross from Benayoun and it's easy for Crouch!
  • 84' BABEL OFF THE BAR! That was nearly a rapid fire hat-trick! There's no stopping Liverpool!
  • 84' Bobo brings Reina into action with a diving header! That's the first time Besiktas have threatened Liverpool's goal!
  • 81' GOAL! AND ANOTHER! THIS TIME IT'S BABEL! There's an element of fortune to the goal as Toraman's attempted clearance hits the Dutchman on his back... the ball loops up over Arikan to put Liverpool in seventh heaven!
  • 79' GOAL! IT'S SIX! Babel superbly flicks home from close range to make it a rout! Great goal!
  • 78' Another Besiktas substitution... Sedef off and Ricardinho on.
  • 73' And Gerrard is brought off soon after, to a tremendous ovation... Lucas comes on to replace him....
  • 72' Liverpool can even afford to bring on Harry Kewell now... the Aussie comes on for Voronin...
  • 70' It's easy for Liverpool now!
  • 69' GOAL! GERRARD MAKES IT FIVE! The Liverpool skipper rounds off a simply brilliant passing move involving Voronin and Mascherano with a shot that is deflected past Arikan!
  • 64' Gerrard bursts through and forces a save from Arikan! Babel sees his effort on the rebound turned round the post!
  • 63' And then Liverpool make a change themselves.... Babel on for Aurelio...
  • 62' Besiktas make a change... Higuain on for Kurtulus...
  • 59' Hand ball shout against Toraman! The ref waves play on... could have gone either way....
  • 56' GOAL! BENAYOUN COMPLETES HIS HAT-TRICK WITH ANOTHER TAP IN! Gerrard's free kick is too hot to handle and Arikan spills the ball again into the Israeli's path... he has the easy task of sidefooting into another empty net!
  • 54' CHANCE FOR CROUCH! Voronin centres for the big man, but his sidefooted effort goes wide! Wouldn't have counted anyway... offside.
  • 53' GOAL! BENAYOUN MAKES IT THREE! Riise is allowed in all too easily on the left hand side... keeper Arikan can only palm his powerful effort into the path of Benayoun who gleefully volleys into an empty net!
  • 49' Gerrard goes in hard on Arikan... and the keeper goes down wanting some treatment...
  • 48' Should be a third here! But Benayoun's header is weak and the chance goes begging!
  • 46' One change to tell you about at half-time... Tandogan comes on to replace Ozcan...
  • 46' Back underway at Anfield!
  • 45' There goes the half-time whistle at Anfield! And it's been an exemplary 45 minutes of action... they head into the dressing rooms two goals to the good!
  • 41' Here come Liverpool again... Voronin with it... out to Benayoun... but this time his radar is out and his shot flies into the stand behind Arikan's goal...
  • 38' Gerrard makes a break into the penalty box... it's all a bit congested in there... the ball falls to Crouch! But his snap shot is blocked and the move breaks down...
  • 36' Good skills from Benayoun now... the little midfielder is enjoying himself out there tonight...
  • 33' Replays show that the original throw-in should have been awarded to Besiktas... the ball clearly came off Riise... something to talk about at halftime, as they say in television...
  • 32' GOAL! BENAYOUN BLASTS LIVERPOOL INTO A TWO GOAL LEAD! Voronin runs on to a quickly taken Riise throw... he hares off down the line before checking, looking up and delivering a cross to the far post, where the Israeli takes a touch before hammering past Arikan! 2-0 Liverpool!
  • 29' Arbeloa feeds Voronin on the edge of the box... but the Ukrainian's effort is blocked!
  • 26' Liverpool are spraying the ball around with supreme confidence at the moment... so far it's been a great reponse to all the pre-match pressure... still a long way to go though..
  • 24' CROUCH! Close again from the man with a point to prove tonight! He lashes an effort with the outside of his boot wide of the far post!
  • 22' OOOOH! Riise sees a powerful header cleared off the line by Uzulmez from the corner! So close to a second!
  • 21' Liverpool have a corner here after Arbeloa's deep cross is palmed over the bar by Arikan! All the action in the Bestiktas half at the moment!
  • 20' That's just what the Reds needed... and the Anfield crowd sing their appreciation for the finish!
  • 19' GOAL! PETER CROUCH PUTS LIVERPOOL AHEAD! The striker capitalises on some poor defending to break clear... his first effort is saved by Arikan but Crouch perseveres and slots home with his second attempt on the rebound!
  • 16' Voronin centres for Crouch! Oooh! The big man's effort goes wide of the mark, under pressure from Diatta!
  • 13' Ooooh! Lovely play from Liverpool! Mascherano feeds Arbeloa, who marauds forward once again! He crosses to the near post where Benayoun fires just wide!
  • 11' Ozan goes into the book for not retreating ten yards when Liverpool wanted to take an early free kick...
  • 10' Arbeloa bursts clear of the Turkish side's defence... where is the defence! In the end, Diatta comes across to make the challenge before the Spaniard pulls the trigger!
  • 8' Ooooh! Crouch heads inches wide of the upright from a decent Aurelio cross! Liverpool have started well here...
  • 4' Chance for Voronin! Crouch heads down to his strike partner... but the Ukrainian cannot direct his shot goalwards, under pressure from a posse of Besiktas defenders!
  • 3' Crouch wins his first header of the night... good sign for the Reds...
  • 2' This is a massive night for the Reds tonight... nothing but a win will do...
  • 1' Underway at Anfield!
  • - Referee: Markus Merk (Germany)
  • - Besiktas line-up: Arikan, Uzulmez, Toraman, Diatta, Kurtulus, Sedef, Cisse, Avci, Ozcan, Delgado, Bobo - Subs: Rustu, Yozgatli, Higuain, Ricardinho, Tandogan, Kas, Karadeniz
  • - Liverpool line-up: Reina, Aurelio, Hyypia, Carragher, Arbeloa, Riise, Mascherano, Gerrard, Benayoun, Voronin, Crouch - Subs: Martin, Finnan, Kewell, Torres, Kuyt, Babel, Lucas
  • - Hello and welcome to eurosport.yahoo.com's LIVE coverage of tonight's big game from Anfield!

3 Kasım 2007 Cumartesi

Depresif Mod Nasıl Bir Şeydir?

1- perşembe günü arkadaşınız arar; "Enrique Iglesias'ın konserine iki bilet var, cumartesi akşam, sana yollasam gider misin abi? diye sorar...
"Bilmem ne yaptığımın Enrique'sinden bana ne be kardeşim, ne yaptığı gıy gıyı severim ne de konsere götürecek bir çıtır var" demek yerine, "kusura bakma abi, cumartesi bir yere davetliyim, başka şekilde değerlendir, ileride eline bilet geçerse ara ama, öptüm kulağından, bye" dersiniz.

2- Kardeşiniz cuma akşamı arar, "abi kitap fuarına seninle gitmek istiyorum, kılavuzum sen ol, cumartesi işin yoksa seni alayım evinden, olur mu?" der.
"canikom cumartesi çalışıyorum gündüz, akşam da çok sevdiğim bir arkadaşın nişan yemeğine davetliyim, testere ile doğrar beni gitmezsem, kusura bakma, hem benim aradığım kitaplar fuarlarda olmaz, popülist yaklaşımlardan uzağım bilirsin, ne varsa Simurg'da var" şeklinde geri çevirirsiniz.

3- Bugün iş yerinde müdür, masasının üzerinde duran iki biletin üzerindeki resmi gösterip "bu adamları tanıyor musun?" diye sorar, Chick Korea ve Béla Fleck'tir onlar, kendisinin gidemeyeceğini, benim gitmek istemeyeceğimi öğrenmek ister.
"Aslında Slayer sevdalısı biri olarak özüme ihanet etmemem lazım ama Chick Korea bir klasiktir, gitmeyi çok isterdim, ama bir yere davetliyim Beyoğlunda" diye geçiştirirsiniz...

4- Bugün arkadaş arar, "akşam mutlaka görüşüyoruz, FB- BJK maçını izleyeceğiz ona göre, ne zaman fener maçını beraber izlesek heriflere geçiriyoruz unutma, gelmezsem büyü bozulacak ve takımın kaderiyle oynarsın" şeklinde önceki ısrarlı arayışlarına bir yenisini ekler.
"Aşkım biliyorum ama sana demiştim kankamın nişan yemeğine davetliyim, hem onlar da fanatik fenerli, anında alay etme şansım olur skor sayesinde, top yuvarlaktır ama maç kadıköyde, ben eminim kazanacağımıza, takımın bana ihtiyacı yok, zor günler için saklasınlar beni" tarzında şirince püskürtürsünüz.

Ve BEŞ: Davetli olduğunuz saat gelmiştir... Eve gelirken saç traşınızı olmuşsunuzdur. Duşunuzu alıp sabah işe giderken kestiğiniz sakallarınızı tekrar kesmiş, giyinip evden çıkmanıza tüm engelleri ortadan kaldırmışsınızdır.
Giyinemezsiniz ama.
"Sabahtan beri başımda öncül migren ağrıları dolaşıyor zaten" türünden bir kılıfa girer, saklanırsınız kendinizden...
"Bu kız beni kaç defa aradı bu yemek için" diye kendinizi yer, bitirirsiniz.
Birden eski sevgilinizin düğün yemeğinin de Egenin şirin bir ilinde bugün, bu akşam olduğunu anımsarsınız, unutmak için harcadığınız onca çabaya rağmen... 3 Kasım 2007...
Sabahtan beri bir lokma yememişsiniz, açlıktan mideniz kazınıyordur, ama mutfağa bakmazsınız bile...
Sigara üstüne sigara...
Telefon çalar: "Eyvah E. arıyor, söz vermiştim" dersiniz... Telefonu elinize aldığınızda fuckmate'in ismini görür içinizden bir küfür patlatır, açmazsınız.
Düğünü düşünürsünüz... Mutlu gelini... Mutsuzsa da mutlu olmasını istersiniz... O'nu mutlu edemediğinizi bilip, başkası mutluluk versin istersiniz...
Nişan yemeğini düşünürsünüz... Beyoğlu'nda bir barda...
"Giyinsem, gitsem, kafamı dağıtsam..." yapamazsınız...
Gürültü, kalabalık, yeni insanlar, tanışmalar... içinizden "ıyyyy" dersiniz...
Aklınıza çok sevdiğiniz E. ve nişanlandığı şirin beyefendi gelir... "Nasıl da ısrarla çağırmışlardı, yaptığım terbiyesizlikten sonra yüzüme bakmazlar... Geleceğim demiştim halbuki" diye dudaklarınızı ısırırsınız...
Internetten maçın skoruna bakarsınız, fener 2-1 öndedir...
"Bu akşam yaptığım en güzel şey üç paket sigara almak olmuş gelirken" diye mırıldanırsınız üç saatte bitmiş pakete bakarken.
Açsınızdır.
Mutfak yedi adım ötededir.
Migren gerçekten saldıracak gibidir...
Düğün yemeği devam etmektedir...
Nişan eğlencesi sürmektedir.
Koltuktan kımıldamazsınız.




Kımıldamazsınız...
Şaşaşu'nun kadın kollektivizmi/dayanışması üzerine yazdıklarının bende derhal yarattığı çağrışım Schopenhauer'den okumuş olduğum bir pasaj oldu; aşağıya çiziktireyim dedim:

"Erkekler arasındaki doğal hissiyat, safi kayıtsızlıktır (aldırmazlıktır), buna mukabil kadınlar arasında bu, gerçek düşmanlık yahut husumettir. Bunun nedeni erkekler arasında odium figulinumun (mesleki kıskançlık yahut husumet) günlük iş ve ilişkilerle sınırlı olması (onların özel ilgi ve çıkar birliğinin ötesine geçmemesi), fakat kadınlar arasında bütün cinsi kucaklamasıdır, çünkü onların tek bir işi vardır. Hatta sokakta karşılaştıklarında birbirlerine sanki Guelphler (papa yanlıları) ve Ghibellinler (papa karşıtı aristokrat partisi) gibi bakarlar. Ve iki kadının tanışırken birbirlerine, iki erkeğin benzer bir durumda göstereceğinden daha büyük bir ihtiyat ve riyakarlıkla davranmaları bilinen bir husustur. Bu yüzdendir ki, iki kadın arasında iltifat ve takdir ifadelerinin değiş-tokuşu iki erkek arasındakinden çok daha gülünçtür. Ayrıca bir erkek kural olarak başkalarına, hatta kendisinden aşağı olanlara bile, belli bir saygı ve insancıllıkla hitap ederken, yüksek tabakadan bir hanımın kendisinden daha aşağı konumda olan birisine (sözünü ettiğim onun hizmetinde olan birisi değil) hitap ederken, genellikle takındığı kibir ve istikrah tek kelimeyle tahammül edilmezdir. Bunun sebebi, muhtemelen kadınlar arasındaki sınıf yahut tabaka farklılıklarının erkekler arasında olduğundan daha güvenliksiz, daha belirsiz olmasıdır; erkeklerin durumunda hesaba katılması veya değerlendirilme konusu yapılması gereken yüzlerce şey varken, kadınlar için bunun her zaman tek bir şeyden, erkeklerin teveccühünü kazanmaktan ibaret olmasıdır. (...) İşlerinin tek yanlı doğası nedeniyle erkeklere göre kadınların kendi aralarında daha yakın bir ilişki içinde bulunmalarını ve sınıf yahut tabaka farklılıklarını bu sebepten ötürü daha belirgin ve göze çarpar hale getirmeye çalışmalarını da sıralayabiliriz."


kadınlara karşı/karşıt/düşman değilim.
aksine onlar beni mutlu ediyor.

bununla beraber, bir alttaki yazının başlığı gibi, ben herkesten nefret ediyorum. Including me.
İçimden gelen bir kadın-erkek eşitliği hikayesi bu.

2 Kasım 2007 Cuma

I HATE EVERYONE EQUALLY

Dio söylüyor *** benim için...



Don't talk to strangers
(yabancılarla konuşma)
Hmm hmm hmm hmm hmm hmm hmm hmm hmm
(hmm hmm hmm hmm hmm hmm hmm hmm hmm)
Don't talk to strangers
(konuşma yabancılarla)
'Cause they're only there to do you harm
(sadece sana zarar vermek için var onlar)
Don't write in starlight
(mehtapta sakın yazma)
'Cause the words may come out real
(hayat bulabilir yazdıkların yoksa)
Don't hide in doorways
(kapı aralığına saklanma)
You may find the key that opens up your soul
(ruhunu açılan kapıyı bulabilirsin sonra)
Don't go to heaven
(Sakın cennete gitme)
'Cause it's really only hell
(orası ancak cehennem olabilir gerçekte)
Don't smell the flowers
(koklama çiçekleri)
They're an evil drug to make you loose your mind
(onlar şeytanî ilaçlardır, aklını kaçırmana sebep olacak)
Don't dream of women
(kadınları hayal etme)
'Cause they'll only bring you down
(çünkü onlardır seni yıkacak)

Hey you - you know me you've touched I'm real
(sen - biliyorsun beni, bana dokundun ve gördün ki gerçeğim)
I'm forever the one that lets you look and see and feel me
(sonsuza kadar bakacağın ve göreceğin ve hissdeceğin biriyim ben)
I'm danger I'm the stranger
(tehlikeyim, bilmediğinim)
And I
(ve ben)
I'm darkness I'm anger I'm pain
(karanlığım, öfkeyim, kederim)
I
(ben)
I'm master
(efendiyim)
The evil song you sing inside your brain drive you insane
(kendince söyleyegeldiğin zihnini çılgınlığa sürükleyen şer türküsüyüm)
Don't talk
(kes mızmızlanmayı)
Don't let them inside your mind
(Aklına ilişmelerine müsade etme)
Yeah run away run away go
(hadi, koş, kaç, uzaklara)

No no don't let them in your mind or catch your soul
(hayır, hayır, düşüncelerine girmelerine ya da ruhunu zaptetmelerine izin verme)
Don't dance in darkness
(karanlıkta dans etme)
You may stumble there and you're sure to fall
(tökezleyip düşersin)
Don't write in starlight
(mehtap altında bir şey karalama)
'Cause the words may come out real
(yazdıkların gerçek olur yoksa)
Don't talk to strangers
(konuşma yabancılarla)
'Cause they're only there to make you sad
(onlar seni mutsuz etmek için duruyor orada)
Don't dream of women
(hayal etme kadınları)
'Cause they'll only bring you down yeah
(ağzına sıçarlar yoksa)
Run run run run away
(fırla, koş, koş, koş uzaklara)