29 Haziran 2007 Cuma

Sadi Şirazi'ye sormuşlar; İnsan nedir? diye...

"Yek katre-i hun, hezar endişe" demiş...
(bir damla kan, bin endişe)


Kafamdakileri, düşündüklerimi, aklımdan geçirmeye cesaret edemediklerimi, ıstırap verenleri, beynimi kemirenleri, zihnimi meşgul edenleri, bakışlarımı donuklaştıranları, uykumu kaçıranları, iştahımı kapatanları, beni sigaraya boğanları, işkenceye tabi tutanları, kararsızlık denizinde yolumu şaşırtanları, hayattan koparanları, insanlardan uzaklaştıranları, uçurumlara itenleri, içimdeki fırtınaları ve "artık yeter!" diye sessiz çığlıklara gömenleri yazacak olsam, Grolier Encyclopaedia'dan az yer tutmayacaktır sanırım...

Faith No More söylüyor;

I want them to know it's me,
It's on my head.
I'll point the finger at me,
It's on my head...

Acilen yamaç paraşütü... Sıcaktan bunalmış, terler içinde iken soğuk suyun altına girmek gibi, az da olsa rahatlatacak beni...

Gel Agustus gel...

Mutsuzluğumla bekliyorum...

22 Haziran 2007 Cuma

Hamlet:
"Nasıl da bütün tesadüfler aksileşiyor bana karşı,
Yüzüme vuruyorlar öç alma duygumun köreldiğini! Oysa, oysa
Uyumaktan, tıkınmaktan başka derdi kalmamış adamın
Adamlığı nerede kalır ki? Hayvan olur çıkar değil mi?
Bizlere düşünmek için, geriyi, ileriyi görebilmek için
Akıl, fikir ihsan eden yaradan o güzelim melekeyi,
O tanrısal yeteneği üstüne bağdaş kurup, miskin miskin
Oturalım diye vermedi ki! Hayvanca bir nisyan mıdır nedir,
Yoksa olayın ille de künhüne varacağım diye
Ödlekçe titizlenmek mi, şöylesine dörde bölüversen,
Bir parçası hikmektse, üç parçası korkaklık olan
O kararsızlıklar içinde,yapmam gereken şeyi yapmaya
Hem kudretim, hem gücüm, hem kuvvetim
Durup dururken, yapsam mı, yapmasam mı diye
Oyalanıyorum böyle? Dünya kadar örnek var beni yüreklendiren.
Şu koskoca orduya bak, bakımı dünyanın parasına patlayan
Başında toy mu toy, körpe mi körpe bir prens, şişmiş,
Kabarmış adeta ona göre ilahi bir ihtirasla, tutmuş
Dudak büküyor, burun kıvırıyor yolunu bekleyen belaya,
O ölümlü varlığını, nazik bedenini gözünü bile kırpmadan
Atıyor tehlikenin göbeğine, ölümlerden ölüm beğenerek,
Hiç yoktan, bir hiç uğruna! Gerçekten de insanın büyüklüğü
Uğruna savaştığı davanın büyüklüğü, küçüklüğüyle değil,
Şerefiyle oynandığı anda, değer mi, değmez mi bakmadan
Kavgaya atılmasıyla ölçülür. Bir de benim şu haklime bak!
Babam kahpece öldürülmüş, anamın namusu lekelenmiş,
Kanım kaynamış, ayranım kabarmış, gözüm kararmışken,
Pısıyorum, tutuyorum kendimi, ve şurda utanmadan seyrediyorum
Yirmi bin civanın göz-göre-göre ölüme meydan okuyuşunu
Bir şan-şöhret hayali, bir yiğitkik hülyası peşinde,
Yoluna döğüşen onca gencin kılına bile değmeyecek,
Oracıkta telef olacakları gömmeye bile yetmeyecek
Suncacık bir toprak parçası için sıcak yataklarına
Koşarcasına mezarlarına koşuşmalarını pis pis seyrediyorum
Yetti bu meskenet! Bundan böyle dinim, imanım intikam!
Kana bulanmadıkça düşüm, düşüncem; düşünmek bana haram!"

Hamlet; IV Perde, Sahne 4'ten...


5 Ey Yeruşalim, seni unutursam,Sağ elim kurusun.

6 Seni anmaz,Yeruşalim'i en büyük sevincimden üstün tutmazsam,
Dilim damağıma yapışsın!

7 Yeruşalim'in düştüğü gün,"Yıkın onu, yıkın temellerine kadar!"Diyen Edomlular'ın tavrını anımsa, ya RAB.

8 Ey sen, yıkılası Babil Kenti, Ne mutlu bize yaptıklarını Sana ödetecek olana!

9 Ne mutlu senin yavrularını tutup Kayalarda parçalayacak insana!


Zebur, 137. Bölüm'den.




Çünkü şöyle yazılmıştır: 'Rab diyor ki, `İntikam benimdir, ve onu alacak olan Benim.'

(Romalılar, 12:19)



"Luther şöyle demişti: İstediğim şekilde dua edemeyecek kadar kalbim soğuk olduğu zamanlar, aklıma düşmanlarımı getiririm.Öyle ki, kalbim öfke ve nefretle şişer ve o zaman tutkuyla dua edebilirim. Ve öfken ne kadar kızgın olursa, dualarım da o kadar güçlü olur."

Eric Hoffer, Kesin İnançlılar'dan


Raining blood
(Kan yağıyor)
From a lacerated sky
(Yırtılmış gökyüzünden)
Bleeding its horror
(Dehşet kanıyor)
Creating my structure
(Bedenimi yaratarak)
Now I shall reign in blood!
(Bundan böyle krallığım kanlı olacak!)

Slayer, Raining Blood (1986)




*
*
*


Yüzüme gülüp "böylesi daha hayırlıdır belki, iki çocuğum üzerine yemin ederim ki ben engellemedim senin tayinini, hem biz senden çok memnunuz, ayrıca İstanbullusun, evin var, düzenin kurulu, Diyarbakır'a gidip ne yapacaksın" sözleriyle timsah gözyaşları içerisinde karşıma geçip şirinlik muskası nevinden kırıtan yalancı müdürüm... Şerrimden sakın...

Geçmeyen öfkemle bekliyorum...

18 Haziran 2007 Pazartesi

A soldier of misfortune
I owe my pain and suffering
To this hell
These demons
Ripping through my soul
Evil's relentless hostility
Won't let me sleep


Bir nefret krizi...
Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!

Nûr istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun!
"Yandık!"diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!
...

Mazlûmu nedir ezmede, ezdirmede mânâ?
Zâlimleri adlin, hani öldürmedi hâlâ!
...

Mâdem ki, ey adl-i İlâhi yakacaktın...
Yaksaydın a mel'unları... Tuttun bizi yaktın!
...

Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhi?
Ağzım kurusun... Yok musun ey adl-i İlâhî!


Alıntıladığım Mehmet Akif'in "İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizleri helâk eder misin, Allah’ım?" (A’râf 155) epigraflı bu şiirini, beni Diyarbakır'a yollamayan/tayin etmeyen ve bu suretle ağzıma sıçma hakkını kendilerinde gören/bu hakkı kullanan koca götlü amcaların kıçlarına sokuyorum.

Miktiğimin ibneleri...

14 Haziran 2007 Perşembe

“Adam olmak isteyen ilk önce kendi olmalı, benliğine sahip olmaktan ürkmemelidir. Ve başkasına uyarak kendini kurban etmemelidir. Başkasına hakiki varışlar ancak kendi yolundan gidiştedir. Her yaratılışın kendince bir meyli vardır ve bu; işte o yaratılışın kanunudur. Hakikate ancak bu meyilden ve bu kanunun yanı sıra yürüyen varır. İnsanın önüne “işte iyi budur!” denilerek bir çok iyiler dizilecektir, bu iyi denilenlerin hakikatte iyi olup olmadığını insan kendi aramalıdır. İyidir denilen her şeyin bu iyi adına kapılmamalıdır. Üzerine iyi etiketi yapıştırılan, iyi etiketiyle iyiler sırasına konulanların gerçekten “iyi” olup olmadıkları araştırılmalıdır. İnsanın kendi benliği kadar kudsî olan bir şey yoktur dünyada. Sen kendin ol, dünya seni var edecektir.”

Waldo Emerson, Nefse İtimat’tan.

9 Haziran 2007 Cumartesi

Ağır Yazı

Bizler iki şeyin burnu boktan çıkmaz diye gördük, bildik, gözlemledik, öğrendik ve inandık bu yaşa kadar: Biri Fenerbahçe, diğeri Türkiye. Fenerbahçe bir kıyamet alameti nevinden doğruldu, bütün genel yargıları yıkarak kurtuldu, adam oldu, ama bu ülke asla ve kat’a yola gelmez, düzelmez…

Red Kit’in en güzel hikâyelerinden biridir 20. Süvari Alayı, çok eğlenceli diyaloglar vardır içinde, neredeyse tamamını okuduğum tüm Red Kit hikâyeleri gibi, çocuk yaşlarımda defalarca elden geçirdiğim için kare kare ezberlemiştim bunu da. Diyaloglardan biri şöyleydi; 20. Süvari Alayı kale/kamptadır, barışta oldukları Kızılderililer birileri tarafından provoke edilmiş ve kampın etrafını kuşatmıştır, kampın kulesinde Yüzbaşı ile Red Kit yan yana, Kızılderilileri endişeyle izlemektedir. Derken bir silah sesi duyulur ve kamp kulesine yakın bir yerde asılı bayrak kurşuna hedef olur, atış Kızılderililer tarafından yapılmıştır; o ana kadar metanetle bekleyen yüzbaşı çılgına döner, askerlerine haykırır:

- Aaaaaaat, Bin!

Red Kit: Ama bu bir tahrik! Yapmayın!

- Biliyorum, ama tahrik edilmeye gelemem ben!

Tahrik edilmeye gelemeyen bir toplum oluşturuyor bu ülke sınırlarında yaşayan insanların çoğunluğunu… Çabuk tahrik oluyor, kontrolümüzü bir anda yitiriyoruz. Böylece trafikte kenara çeken iki aracın şoförlerini yumruk yumruğa kavga ederken görmek artık vaka-i adiye oluyor bu ülkede, veya Madımak Oteli faciası gibi yüz karası olaylar her an patlak verecekmiş gibi tetikteyiz daima.

Tahrik; sonucu düşünmeden bir hareketten, sözden, tutumdan kıl kapması insanın, ve muhakemesini, temyiz yeteneğini bir kenara atıp düşünmeden düşünmeye başlaması, ardından gözünün dönüp normalde yapmayacağı bir eyleme kalkışması… [Tahrik edilmeye gelemezliğimiz ileride bir başka yazıya konu olacak, fazla derine inmeyeceğim şimdi.] Elbette Tahrik edilen kadar, bir de “tahrik eden” unsuru var bu durumun. Yazının konusu her ne kadar tahrik edilmek olsa da, muhatabını bilinçli olarak tahrik edenler de yer alacak bu metinde, hele konumuz madem son dönemin siyasi gelişmeleri olunca… [çalakalem yazarken bu noktada polente bana müdahale etti – yazmayı düşündüğüm her şeyi unuttum, sıfırdan başlamalıyım, hay bin kunduz ve Hayy bin Yakzan]

Bir savaş çığırtkanlığı hâkim bu aralar ülkeye, yayılmış her yere, Fenerbahçe kurtulduğuna ve ekonomi göreceli olarak düzeldiğine göre kahve köşelerinde konuşulacak yegâne konu bu artık… Hükümet neden hala inisiyatif almıyormuş da, teröre pirim tanınmaya devam ediliyormuş da, ABD bizim dostumuz değilmiş de, iki peşmergeden korkuyormuşuz da, yok aslında korkmuyormuşuz da, onlara günlerini göstermeliymişiz de, falan feşmekan.

Tarih boyunca diplomasiyle bir başarı kazanmaya muvaffak olamamış, bir masa etrafında muhatabıyla konuşarak ona üstünlük sağlayamamış bir milletin üyesiyiz biz, bunun yegane istisnası Neuchatel Xamax zaferidir. Kurtuluş savaşı sonrasında bile Yunanlılardan sadece Karaağaç köyünü savaş tazminatı olarak almayı “başarabilmiş”, bu meramını anlatma/konuşma beceriksizliği her zaman aşağılık komplekslerinin başlıca nedeni olmuş bir milletten bahsediyoruz. Garantör ülke sıfatıyla Kıbrıs’a girdik, derdimizi anlatamadık ve işgalci olduk, Ermenileri tehcir ettik, soykırım yapmış olduk. Baba Bush’un Irak savaşında dünyaları kaybettik, oğul Bush’a bunu anlatmaya çalışırken at pazarlığı yapan adam muamelesiyle dünyaya rezil olduk. Daha geçen hafta Danimarka-İsveç milli maçında bir Danimarkalı sahaya girerek hakeme saldırdı, Danimarka bir maç seyircisiz oynama cezası aldı – bir de bizim İsviçre maçından sonra şamar oğlanı misali aldığımız cezalara bakılınca, hiçbir şekilde Türk insanının argümanlarını savunmada yeterli – vasat derecede dahi başarılı olamadığını görüyor insan… Bu da beraberinde, zaten trafikte kenara çekilmiş iki aracın şoförlerinin içimize yer etmiş “kodum mu oturturum” zihniyetini pek ala uluslar arası arenaya da taşıyabileceklerine inandırıyor bu milletin insanına… “Abi anlatınca anlamıyorlar, gidip sokalım boruyu, bak nasıl gelecek akılları başlarına.”

Belki de biz anlatamıyoruz. Neyse…

Bir savaş öncesi yazıyorum bu blogu, bağıra bağıra, ağlaya ağlaya gelen bir savaş…

Hükümet ağlıyor, çünkü siyasi sorumluluk onlarda… Başarı asla hükümete değil, Ordu’ya verilecek – bu ülkede herhangi bir hareketin veya kararın içinde Ordu aktif veya pasif olarak rol alıyorsa, başarının birinci faktörü onlardır çünkü. Başarısızlık ise, ordunun değil, hükümetin olacak… Bu arada, böyle bir operasyonun ne derece başarılı olacağı da müphem. Bunun yanında, savaş kararı hükümetin sırtını yasladığı biricik sağlam duvarı, yani AB’yi de dinamitleyecek bir gelişme… Türkiye Irak’a sınır ötesi bir harekâtta bulunursa, AB’ye girme hayali üçüncü milenyuma kadar ertelenecek, bu aşikar. Sonrası da insan hakları ve demokrasiyi darağacına çekmekten farksız bir sürecin başlamasına ilk adım olacak kuşkusuz. Göreceli olarak yoluna konmuş ve yüzüne istikrar makyajı yapılarak bakılır hale getirilmiş ekonomi, savaş sırasında yabancı sermayenin ülkeyi terk etmesiyle bir manga hapis kaçkının ırzına geçtiği travestiden farksız olacak, ne turizm kalacak geriye, ne de dizginlenmiş enflasyon. Kısaca bu savaştan Türkiye hangi sonuçla çıkarsa çıksın, hükümet de, kısa ve orta vadede de Türkiye de yenilecek. Başbakan sekreteriyle yatakta basılıp manşetlere düşseydi bu kadar zor durumda kalmazdı hükümet.

Terör Örgütü, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin AB’ye girebilme ihtimalini düşündükçe gulyabani görmüş gibi oluyor. Biliyor ki AB’ye girmiş ve girme olasılığı yüksek bir ülkeyi bölmesi, parçalaması mümkün değil – ne içeriden, ne de dışarıdan destek bulamayacaktır buna. Bu noktada AB’ye girmek için can atan Hükümete temmuz ayındaki seçime kadar en büyük zararı nasıl vereceğinin de bilincinde: Olabildiğince kan dökmek, infial yaratmak, kendisine karşı hükümetin dik ve kesin kararlı duramayacağı bu seçim öncesi dönemde hükümeti sıkıştırıp tahrik ederek ya Irak sınırları dâhilinde bir savaşa çekmek, ya da Seçimlerde oy kabettirmek – bu şekilde bir win-win oynuyor Terör Örgütü.

Ordu, AB konusunda başından beri uyuz olduğu, İslamcı geçmişi nedeniyle de kâlu bela’dan bu yana kıl kaptığı hükümetin seçimden hal-i hazırdan daha güçlü çıkmasını istemeyip, ayrıca AB sürecinde ülkedeki etkin konumunu elinden kaybedeceğinin bilinciyle savaş açmış durumda hükümete. Demokrasi ve insan hakları deyince tüyleri ürperen Ordu, savaşa can atıyor görünümünde… Sınır geçildiğinde, bize kimin kurşun sıkacağı bile belirsiz, Irak’ı işgal eden ABD, “sen benim işgal ettiğim toprakları nasıl işgal edersin ulan” mı diyecek, Terör Örgütü daha da güneye çekilecek mi, lay lay lom şekilde varlığını sürdüren Irak Devleti ne şekilde direnecek, yoksa Kuzey Irak’ta var olan ve bizim kabile reisliği diye aşağıladığımız otonom yapılanma karşı gelecek mi askerlerimize; çok bilinmeyenli bu denklem içerisinde, savaş naraları atılıyor ordudan. Bir abuse söz konusu.

Kamuoyu “gidelim, zikelim gelelim” diye haykırıyor… Bunca muharrik ortamında belki de savaşı istemekte en haklı olan kesim onlar. Gencecik insanların öldüğünü görüyor çünkü, içi yanıyor insanların; anneler, babalar, eşler, nişanlılar, sevgililer, yeni doğmuş çocuklar göz göre göre kaybediyorlar gözlerinin nurlarını. Sonrasını düşünmekte en az sorumlu olanlar da onlardır kanaatindeyim, halk huzur ister devletten, ve kendisine bunu sunmakla görevli olan da devlettir. Devletin aslî görevi her şeyden önce güvenliği sağlamak zaten. Stalin’in Postdam’da Churchill’e söylediği “Bir kişinin ölümü trajedidir, bir milyon kişinin ölümü ise istatistiktir.” sözüne atfen, şu an her gün birilerinin öfke çığlıklarını, ağlayan anneleri, tabutlara sarılan dul kalmış eşleri görüyoruz – bize onlar gösteriliyor, ama bir sınır ötesi savaş çıktığında gene yaşanacak bu görüntüleri görmeyeceğiz artık: Beş kişinin şehit olması ile günde seksen kişinin şehit olması arasında Stalin’in dediği kadar çok büyük bir fark vardır çünkü. Her şeyden önemlisi, Otto Von Bismarck’ın şu sözündeki sarsıcı ifadeler: “Bir savaş meydanında ölmekte olan bir askerin gözlerinin içine bakmış kişi, bir başka savaşı başlatmak için çok düşünür.”

Bu ülkede yüzbaşı rütbesinden yüksek bir askerin oğlunun, torununun, kardeşinin veya amca/teyze oğlunun bir savaşta, savaş tehlikesi olan yerde şehit veya gazi olduğunu öğrenirsem, duyarsam veya görürsem Ordu hakkında bu yazıda yazdığım tüm olumsuz yorumları yutmaya hazırım.

Fakir, gariban ve kimsesiz halkın çocukları ziyan olduğunda cenazelerine gidip taziye dilemekle “memleketin sahibi biziz hala” iddialarını sürdürmeye cüret eden üniformalılara “vatan sağolsun” diyen ana-babalar var oldukça da bu ülke bir adım ileri gitmez.

Fenerbahçe bile kurtulur, Türkiye kurtulmaz.

…Savaş geliyor…

Buyurun cenaze namazına…

7 Haziran 2007 Perşembe

SÜRGÜN VE HAPİSHANE KAVRAMLARI ÜZERİNE SUBJEKTİF YORUMLAR

Suç ve ceza kavramı, semaî dinler açısından baktığımızda, (değişik kaynaklarda bilgi ve ölümsüzlük verdiği vurgulanan) yasak ağacın meyvelerinin Adem ve Havva tarafından yenilmesiyle başlar. Suç; Tanrı tarafından yaklaşılmaması emredilen ağacın meyvelerinin şeytanın sözüne kanılarak yenilmesi, ceza ise cennetten kovularak bir müddet sürgün veya hapis hayatının yaşanacağı yeryüzüne gönderilmektir. Bu konuda iki ilahi kitapta geçen ifadeleri anımsamakta fayda var:

“Derken, şeytan ayaklarını oradan kaydırdı. Onları içinde bulundukları konumdan çıkardı. Bunun üzerine biz de, "Birbirinize düşman olarak inin. Sizin için yeryüzünde belli bir süre barınak ve yararlanma vardır" dedik.” (Bakara; 36)

16- Tanrı kadına,“çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim” dedi, “Ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın, seni o yönetecek.” 17- Tanrı Adem'e, “Karının sözünü dinlediğin ve sana, meyvesini yeme dediğim ağaçtan yediğin için, Toprak senin yüzünden lanetlendi” dedi, “Yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın. 18- Toprak sana diken ve çalı verecek, yaban otu yiyeceksin. 19- Yaratılmış olduğun toprağa dönünceye dek ekmeğini alın teri dökerek kazanacaksın. Çünkü topraksın, topraktan yaratıldın, ve yine toprağa döneceksin.” (Tekvin;3)

Thomas Cole’un “Expulsion from the Garden of Eden” (1) eserinde nefis bir şekilde resmedilen bu şiddetli ceza, Adem ve Havva’nın doğal ortamlarından kopartılıp, bambaşka, yabancı, hoyrat bir dünyaya gönderilmeleri açısından bir sürgün, aynı zamanda türlü zorluklar içinde yaşam sürmek zorunda oldukları bir hapishane nevinden ele alınabilir. Bu zorluklar henüz ilk adımda başlar, Adem ve Havva’nın çocukları ve sonrakiler için de geçerli olan zorlu bir hayattır bu… Şairin (2) “Dünyaya gelmek bir saldırıya uğramaktır. Doğan bebek, havanın ciğerlerine olan saldırısının verdiği acıyla haykırır. Soğuk saldırır bize, sıcak saldırır. Açlığın, hastalığın, korkunun saldırılarını savuşturma yoluyla yaşarız, hayatta kalırız” sözlerini, inisiyatik açıdan bu sürgüne/hapishaneye atılan ilk adım olarak ifade etmek mümkündür.

Mutsuzuz, çünkü olmamız gereken yerde değiliz… Yaşamımızda tatmin bulamıyoruz, çünkü hiçbir başarı, zafer, üstün olma hissi ve benzeri kazanımlar, içimizdeki eksikliği –küçük anlar dışında- gideremiyor. Öyle bir ceza ki bu, tam bir hedefimize ulaştığımızı düşünüp bundan dolayı keyif duyacakken, kısa zaman sonra bir keyifsizlik hakim oluyor içimize, tıpkı Yunan Mitolojisindeki Sisyphos gibi, sıfırdan başlamak zorunda kalıyoruz her şeye. Hayatımızda eriştiğimiz her zafer içine sıkıştığımız bir odadan zorlukla da olsa çıkmayı başarmak gibi, ancak labirent içindeymiş hissini uyandıran bir başka oda çıkıyor karşımıza, ve sonra bir yenisi, güneşi görmek yasak, ceza gereği. Tanrı tarafından verilen müebbed hapis cezası bu hapishaneden çıkmamıza müsaade etmiyor. Platon’un Devlet’inde geçen Mağara Alegorisine (3) atıfta bulunacak olunursa, aslında bu dünya; sırtları güneşe gelecek şekilde ayakları ve başları zincirli insanların duvara yansıyan gölgelerden ötürü mutluluk, hiddet, sevinç veya hüzün duydukları bir sahtelikten ibaret sayılabilir; gerçekten, olması gereken hayattan çok uzak.

Bu noktada ümitsizliğe kapılır insan: Çünkü kaçamamaktadır hapsolduğu bu makro cezaevinden. Her ne kadar en başa dönecek olursak, Adem ve Havva’yı ayartan Yılan’ın o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız.” (Tekvin, 3:5) sözleri hemen herkesi suça teşvik ettirecek bir güce ve etkiye sahipse de, bu durum içine düştüğümüz mutsuzluk ve isyan hissinden alıkoyamıyor bizi.

Kaçmanın yegane yolu ise, ölümdür. Bu nokta enteresanlık içerir; çünkü bizzat ölümü seçmek de Hâkim tarafından yasaklanmış ve suçun cezai yaptırımı belirlenmiştir. Bu takdirde kaçmak isteyen kişi kabul edilebilir/mazur görülebilir, hatta duruma göre teşvik edilen bir fiil olan Tanrı için ölme yoluna başvurur: Tapınak Şövalyeleri’nin kurucusu St. Bernard, yıllarca Haçlı Seferleri için savaşacak insanları bu yönde etki altına almak için çabalamıştır, İslam dininde Hristiyanlıktaki martyr kavramının tam karşılığı olan şehadet olgusu mevcuttur. kesinlikle barışçıl bir yapısı olan Budizmde savaşçı rahiplerden oluşan Shao Lin tarikatinin varlığı ve Hinduizmin kutsal metinlerinden Bhagavad Gita’daki (kşatriya övgüsüyle de olsa) savaşa sempati duyulduğunu hissettiren ifadeler, hep Yüce/İlahi bir kavram için bu hayattan, yani hapisten, sürgünden kurtulmak için öne sürülen argümanlar olarak düşünülebilir. Kelt geleneğindeki Valhalla inancı ve savaşta hayatını kaybetme konusundaki “Ölüm bir zaferdir, çünkü ruhun kurtuluşudur.” (4) Öğretisini de bu paralelde ele alabiliriz. Bu ödevi hazırlayan kişi, dini nedenler taşıyan veya siyasi-ekonomik sebeplerin topluma dinsel bir kılıfa büründürülerek sunulduğu savaşlarda can vermekten geri durmayan insanların, aslında önlerinde patlak veren savaşı bu dünyadan kurtulup ait oldukları ortama, cennete, Tanrı’nın yanı başına dönmek için yürümeleri gerektiğini inandıkları bir yol, aynı zamanda sürgünden bir kaçış olarak kabul ettiklerini düşünmektedir. Amaç savaş değildir, ganimet toplamak değildir, kan dökmek değildir – aslında ölmektir. Günümüzde bunun en uç örnekleri olarak dinî terörizm gelmektedir ki, ne kadar yanlış, kabul edilemez ve sapkın bir metod olsa da, aslında gaye seleflerinkiyle aynıdır: Hâkim tarafından izin verilen bir eylemde ölmek ve sürgün formundan sıyrılıp kurtulmak.

Dünyanın bir sürgün/hapis olduğu varsayımından hareket ettikten sonra, intihar olgusu üzerinde de biraz durulmasında fayda görülebilir: Gazetelerin 3. sayfa haberlerine konu olanlar dışında, kişinin “ait olmadığı” yere duyduğu tahammülsüzlüğün had safhaya varmasıdır intihar. Devasa bir boşluk vardır insanın içini ve dışını kaplayan. Hiçbir şeyin ortasında yapayalnız olduğunun bilincindeki birey, aidiyet hissini tümüyle yitirmiştir. Bu noktada yabancılaşma kavramı ile karşı karşıya kalırız: Marx’ın “bir benliğin kendi kendisinden kendi faaliyeti vasıtasıyla yabancılaşması” (5) şeklinde ifade ettiği kendi kendine yabancılaşma (Self-Alienation) kavramı, aslında Adem ve Havva’nın yasak ağacın meyvesine ellerini uzattıkları anda başlamış bir süreçtir, bu itibarla kendi kendine yabancılaşma sürecinin sürgün hayatındaki son uzantısı da intihardır. Bu konuda sayılması mümkün çok sayıda örneği bir tane ile sınırlamak için Dostoyevski’nin Ecinniler’indeki Krilov karakteri üzerine vurgu yapmak yeterli olacaktır.


Sezai Karakoç’un Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine şiirinden alıntılanan aşağıdaki mısralar, aslında dünya hayatının nasıl bir ceza yeri olduğuna dair en kısa ve öz ifadelerdir:

“Senin kalbinden sürgün oldum ilkin.

Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği.

Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin yortuların dışında

Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim.

Af dilemeye geldim, affa layık olmasam da

Uzatma dünya sürgünümü benim”





(1) http://www.artrenewal.org/asp/database/image.asp?id=5270

(2) İsmet Özel, Waldo Sen Neden Burada Değilsin, İstanbul, 1999

(3) Platon, Devlet, İstanbul, 2006

(4) René Guénon- Julius Evola, Savaş Metafiziği ve Sembolik Silahlar, İstanbul, 2000

(5) Şahin Uçar, Tarih Felsefesi Yazıları, Ankara, 1994




4 Haziran 2007 Pazartesi

To Whom it May Concern

Kapılarında cennetin güzel Melek
Duruyordu, parıldayan, öne eğik başıyla,
Karanlık ve isyancı Şeytan
Uçuyordu cehennemin uçurumunda.

İnkârcı ruh, kuşkucu ruh,
Bakıyordu lekesiz ruha
Ve istem dışı sıcaklığını duygululuğun
İlk kez duydu içinde, bulanıkça.

"Elveda" dedi, "seni gördüm,
Ve sen boşuna parlamadın bana:
Göklerde her şeyden nefret etmedim,
Ve her şeyi hor görmedim dünyada."


A. Puşkin... Bu adamı seviyorum...

3 Haziran 2007 Pazar

Varuum Nicht?

...A war raging deep inside my head...

Aslında yaşanır bir hayatım var, güzeldir her şey, çikolata yer ve FIFA 2007 oynarım, sigara içer ve kitap okurum, bira içer ve porno izlerim, Slayer dinler ve ona eşlik ederim, karşı dairedeki sarışın ve dolgun hatunu dikizler ama o beni balkonda gördüğü zamanlar ignore eder, yüzümü çevirip bakmam, arkadaşlarımla derin psikolojik-felsefi muhabbetlere girer, hemen her zaman onları safıma çekerim, idol olma iddiama halel getirmem, ne yaparsam yapayım bana katlanan anneciğime haftada bir defa gider kaşarlı-pastırmalı yumurta yerim, babamla politika üzerine konuşur, kardeşimle NBA üzerine derin geyiklere dalarım, Yusuf’umu öper okşar, ufaklığı olan mızmız kızı bakışlarımla ağlatır, özel bir gayret sarfetmesem de hoşuma giden bir tarzda insanların nezdinde “uyuz ve sinir biri ama sevilesi ve özel” hissi yaratırım, ki bunda fevkalade başarılı olduğum da söylenebilir. Kimseye ihtiyacım olmadığı gibi bir başkasının da bana gereksinim duymasını engelleyecek tavır tutumlar içerisinde [ ve gayet doğal] bazen asosyal, kimi vakitler de anti-sosyal karaktere bürünürüm, bu şekilde tüm beklentilerden sıyırırım kendimi, beklenti “life is for my own to live my own way” düsturuna vurulan bir darbedir çünkü, hayatımın her anında ve safhasında yalnız olduğumu ve yaşarken de, ölürken de kimsenin benim/benimle olmayacağını, istese de bunun olanaksızlığını, tahammül etmezliğimi/edilemezliğimi, başıma buyruk olmanın bende yarattığı hazzı ve mutluluğu çok önceden fark ettim ben… Manyak Doğan Soyaslan hocamın dediği gibi “Sabancı da aynı kebabı yiyor, ben de, o zaman o kadar para gerekmez, ihtiyaçlarımı karşılayıp dilediğime sahip olayım yeter” şeklindeki eleştiriye açık saçma sapan bir önerme bana makul gelir, param bana yeter, kadınlar her yerde her zaman bulunur, kitaplar alınır ve okunur, satırların altını çizmek ve sayfaların üzerine not almak için kalemim daima hazırdır…

Benim aslında mutlu olmam gerek… Bir eksiğim yok… Fazlam var… Kitap yüklü bir eşek gibiyim, okuduğumu unutmam pek… Herkesle her şeyi konuşabilirim, bilgi ve görgümle ezilmem kimsenin karşısında. Sekste iyiyim, cins-i latif olarak bildiğimiz ama aklını en az biz erkekler kadar şehvetle bozmuş türün üyeleri bayılır beni kullanmaya. Yakışıklı sayılmam, aksine aldığım kilolarla iyice şiştim bu aralar, gene de yüzüne bakılmayacak bir tip değilim sanırım… Harika bir ailem, az ama bana değer veren birkaç dostum var… İş yerimde daima ön plandayım, on yıldır hiç kimse hakkımda tembellik, savsaklama, beceriksizlik nevinden bir eleştiride bulunmadı, zaten it gibi çalışmayı seviyorum, işkolik misali.

Aslında görünür hiçbir sorunu olmayan erken-orta yaşlı insanın, lise yıllarından beri devamlı “ölmem lazım, gecikmesin bu, biran evvel terk edeyim bu dünyayı, yetti gayri” havasından sıyrılamaması ve yüzeye çıkıp nefes aldıktan sonra sebepsiz yere tekrar derinlere dalarak ya bir köpekbalığının kendisini parçalamasını, ya vurgun yiyip yamulmayı ya da buzlu bir denizde yukarı çıkacak menfez bulamamayı ümit etmesi, tipik “nimete edilen küfür” nevinden ele alınabilir.

Çarpılacağım bu gidişle…

Gene de, Çarpacak Olan, bu arada alsa canımı keşke…

2+2=4 olmuyor bazen...