9 Haziran 2007 Cumartesi

Ağır Yazı

Bizler iki şeyin burnu boktan çıkmaz diye gördük, bildik, gözlemledik, öğrendik ve inandık bu yaşa kadar: Biri Fenerbahçe, diğeri Türkiye. Fenerbahçe bir kıyamet alameti nevinden doğruldu, bütün genel yargıları yıkarak kurtuldu, adam oldu, ama bu ülke asla ve kat’a yola gelmez, düzelmez…

Red Kit’in en güzel hikâyelerinden biridir 20. Süvari Alayı, çok eğlenceli diyaloglar vardır içinde, neredeyse tamamını okuduğum tüm Red Kit hikâyeleri gibi, çocuk yaşlarımda defalarca elden geçirdiğim için kare kare ezberlemiştim bunu da. Diyaloglardan biri şöyleydi; 20. Süvari Alayı kale/kamptadır, barışta oldukları Kızılderililer birileri tarafından provoke edilmiş ve kampın etrafını kuşatmıştır, kampın kulesinde Yüzbaşı ile Red Kit yan yana, Kızılderilileri endişeyle izlemektedir. Derken bir silah sesi duyulur ve kamp kulesine yakın bir yerde asılı bayrak kurşuna hedef olur, atış Kızılderililer tarafından yapılmıştır; o ana kadar metanetle bekleyen yüzbaşı çılgına döner, askerlerine haykırır:

- Aaaaaaat, Bin!

Red Kit: Ama bu bir tahrik! Yapmayın!

- Biliyorum, ama tahrik edilmeye gelemem ben!

Tahrik edilmeye gelemeyen bir toplum oluşturuyor bu ülke sınırlarında yaşayan insanların çoğunluğunu… Çabuk tahrik oluyor, kontrolümüzü bir anda yitiriyoruz. Böylece trafikte kenara çeken iki aracın şoförlerini yumruk yumruğa kavga ederken görmek artık vaka-i adiye oluyor bu ülkede, veya Madımak Oteli faciası gibi yüz karası olaylar her an patlak verecekmiş gibi tetikteyiz daima.

Tahrik; sonucu düşünmeden bir hareketten, sözden, tutumdan kıl kapması insanın, ve muhakemesini, temyiz yeteneğini bir kenara atıp düşünmeden düşünmeye başlaması, ardından gözünün dönüp normalde yapmayacağı bir eyleme kalkışması… [Tahrik edilmeye gelemezliğimiz ileride bir başka yazıya konu olacak, fazla derine inmeyeceğim şimdi.] Elbette Tahrik edilen kadar, bir de “tahrik eden” unsuru var bu durumun. Yazının konusu her ne kadar tahrik edilmek olsa da, muhatabını bilinçli olarak tahrik edenler de yer alacak bu metinde, hele konumuz madem son dönemin siyasi gelişmeleri olunca… [çalakalem yazarken bu noktada polente bana müdahale etti – yazmayı düşündüğüm her şeyi unuttum, sıfırdan başlamalıyım, hay bin kunduz ve Hayy bin Yakzan]

Bir savaş çığırtkanlığı hâkim bu aralar ülkeye, yayılmış her yere, Fenerbahçe kurtulduğuna ve ekonomi göreceli olarak düzeldiğine göre kahve köşelerinde konuşulacak yegâne konu bu artık… Hükümet neden hala inisiyatif almıyormuş da, teröre pirim tanınmaya devam ediliyormuş da, ABD bizim dostumuz değilmiş de, iki peşmergeden korkuyormuşuz da, yok aslında korkmuyormuşuz da, onlara günlerini göstermeliymişiz de, falan feşmekan.

Tarih boyunca diplomasiyle bir başarı kazanmaya muvaffak olamamış, bir masa etrafında muhatabıyla konuşarak ona üstünlük sağlayamamış bir milletin üyesiyiz biz, bunun yegane istisnası Neuchatel Xamax zaferidir. Kurtuluş savaşı sonrasında bile Yunanlılardan sadece Karaağaç köyünü savaş tazminatı olarak almayı “başarabilmiş”, bu meramını anlatma/konuşma beceriksizliği her zaman aşağılık komplekslerinin başlıca nedeni olmuş bir milletten bahsediyoruz. Garantör ülke sıfatıyla Kıbrıs’a girdik, derdimizi anlatamadık ve işgalci olduk, Ermenileri tehcir ettik, soykırım yapmış olduk. Baba Bush’un Irak savaşında dünyaları kaybettik, oğul Bush’a bunu anlatmaya çalışırken at pazarlığı yapan adam muamelesiyle dünyaya rezil olduk. Daha geçen hafta Danimarka-İsveç milli maçında bir Danimarkalı sahaya girerek hakeme saldırdı, Danimarka bir maç seyircisiz oynama cezası aldı – bir de bizim İsviçre maçından sonra şamar oğlanı misali aldığımız cezalara bakılınca, hiçbir şekilde Türk insanının argümanlarını savunmada yeterli – vasat derecede dahi başarılı olamadığını görüyor insan… Bu da beraberinde, zaten trafikte kenara çekilmiş iki aracın şoförlerinin içimize yer etmiş “kodum mu oturturum” zihniyetini pek ala uluslar arası arenaya da taşıyabileceklerine inandırıyor bu milletin insanına… “Abi anlatınca anlamıyorlar, gidip sokalım boruyu, bak nasıl gelecek akılları başlarına.”

Belki de biz anlatamıyoruz. Neyse…

Bir savaş öncesi yazıyorum bu blogu, bağıra bağıra, ağlaya ağlaya gelen bir savaş…

Hükümet ağlıyor, çünkü siyasi sorumluluk onlarda… Başarı asla hükümete değil, Ordu’ya verilecek – bu ülkede herhangi bir hareketin veya kararın içinde Ordu aktif veya pasif olarak rol alıyorsa, başarının birinci faktörü onlardır çünkü. Başarısızlık ise, ordunun değil, hükümetin olacak… Bu arada, böyle bir operasyonun ne derece başarılı olacağı da müphem. Bunun yanında, savaş kararı hükümetin sırtını yasladığı biricik sağlam duvarı, yani AB’yi de dinamitleyecek bir gelişme… Türkiye Irak’a sınır ötesi bir harekâtta bulunursa, AB’ye girme hayali üçüncü milenyuma kadar ertelenecek, bu aşikar. Sonrası da insan hakları ve demokrasiyi darağacına çekmekten farksız bir sürecin başlamasına ilk adım olacak kuşkusuz. Göreceli olarak yoluna konmuş ve yüzüne istikrar makyajı yapılarak bakılır hale getirilmiş ekonomi, savaş sırasında yabancı sermayenin ülkeyi terk etmesiyle bir manga hapis kaçkının ırzına geçtiği travestiden farksız olacak, ne turizm kalacak geriye, ne de dizginlenmiş enflasyon. Kısaca bu savaştan Türkiye hangi sonuçla çıkarsa çıksın, hükümet de, kısa ve orta vadede de Türkiye de yenilecek. Başbakan sekreteriyle yatakta basılıp manşetlere düşseydi bu kadar zor durumda kalmazdı hükümet.

Terör Örgütü, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin AB’ye girebilme ihtimalini düşündükçe gulyabani görmüş gibi oluyor. Biliyor ki AB’ye girmiş ve girme olasılığı yüksek bir ülkeyi bölmesi, parçalaması mümkün değil – ne içeriden, ne de dışarıdan destek bulamayacaktır buna. Bu noktada AB’ye girmek için can atan Hükümete temmuz ayındaki seçime kadar en büyük zararı nasıl vereceğinin de bilincinde: Olabildiğince kan dökmek, infial yaratmak, kendisine karşı hükümetin dik ve kesin kararlı duramayacağı bu seçim öncesi dönemde hükümeti sıkıştırıp tahrik ederek ya Irak sınırları dâhilinde bir savaşa çekmek, ya da Seçimlerde oy kabettirmek – bu şekilde bir win-win oynuyor Terör Örgütü.

Ordu, AB konusunda başından beri uyuz olduğu, İslamcı geçmişi nedeniyle de kâlu bela’dan bu yana kıl kaptığı hükümetin seçimden hal-i hazırdan daha güçlü çıkmasını istemeyip, ayrıca AB sürecinde ülkedeki etkin konumunu elinden kaybedeceğinin bilinciyle savaş açmış durumda hükümete. Demokrasi ve insan hakları deyince tüyleri ürperen Ordu, savaşa can atıyor görünümünde… Sınır geçildiğinde, bize kimin kurşun sıkacağı bile belirsiz, Irak’ı işgal eden ABD, “sen benim işgal ettiğim toprakları nasıl işgal edersin ulan” mı diyecek, Terör Örgütü daha da güneye çekilecek mi, lay lay lom şekilde varlığını sürdüren Irak Devleti ne şekilde direnecek, yoksa Kuzey Irak’ta var olan ve bizim kabile reisliği diye aşağıladığımız otonom yapılanma karşı gelecek mi askerlerimize; çok bilinmeyenli bu denklem içerisinde, savaş naraları atılıyor ordudan. Bir abuse söz konusu.

Kamuoyu “gidelim, zikelim gelelim” diye haykırıyor… Bunca muharrik ortamında belki de savaşı istemekte en haklı olan kesim onlar. Gencecik insanların öldüğünü görüyor çünkü, içi yanıyor insanların; anneler, babalar, eşler, nişanlılar, sevgililer, yeni doğmuş çocuklar göz göre göre kaybediyorlar gözlerinin nurlarını. Sonrasını düşünmekte en az sorumlu olanlar da onlardır kanaatindeyim, halk huzur ister devletten, ve kendisine bunu sunmakla görevli olan da devlettir. Devletin aslî görevi her şeyden önce güvenliği sağlamak zaten. Stalin’in Postdam’da Churchill’e söylediği “Bir kişinin ölümü trajedidir, bir milyon kişinin ölümü ise istatistiktir.” sözüne atfen, şu an her gün birilerinin öfke çığlıklarını, ağlayan anneleri, tabutlara sarılan dul kalmış eşleri görüyoruz – bize onlar gösteriliyor, ama bir sınır ötesi savaş çıktığında gene yaşanacak bu görüntüleri görmeyeceğiz artık: Beş kişinin şehit olması ile günde seksen kişinin şehit olması arasında Stalin’in dediği kadar çok büyük bir fark vardır çünkü. Her şeyden önemlisi, Otto Von Bismarck’ın şu sözündeki sarsıcı ifadeler: “Bir savaş meydanında ölmekte olan bir askerin gözlerinin içine bakmış kişi, bir başka savaşı başlatmak için çok düşünür.”

Bu ülkede yüzbaşı rütbesinden yüksek bir askerin oğlunun, torununun, kardeşinin veya amca/teyze oğlunun bir savaşta, savaş tehlikesi olan yerde şehit veya gazi olduğunu öğrenirsem, duyarsam veya görürsem Ordu hakkında bu yazıda yazdığım tüm olumsuz yorumları yutmaya hazırım.

Fakir, gariban ve kimsesiz halkın çocukları ziyan olduğunda cenazelerine gidip taziye dilemekle “memleketin sahibi biziz hala” iddialarını sürdürmeye cüret eden üniformalılara “vatan sağolsun” diyen ana-babalar var oldukça da bu ülke bir adım ileri gitmez.

Fenerbahçe bile kurtulur, Türkiye kurtulmaz.

…Savaş geliyor…

Buyurun cenaze namazına…

2 yorum:

  1. Bir Beşiktaşlının Fenerbahçe Spor Kulubünü menfi örnekleme yöntemiyle bile olsa Türkiye Cumhuriyeti ile aynı kategoriye sokması ve o kulubün taraftarlarının kendilerini tanımlarken kullandıkları "Fenerbahçe Cumhuriyeti" ismine bu şekilde dolaylı ve bilmeyerek bile olsa göndermede bulunması beni Roberto Carlos' un transferinden fazlasıyla memnun etmiştir.
    Zaten 2006-2007 yılı stratejisini şampiyon olmak üzerine değil, 100 yılında Fenerbahçe' yi şampiyon yapmamak üzerine kurduğunu söyleyen bir adamın başkanlık yaptığı kulubün "semt" takımı, transferi bitirdikten sonra sabaha kadar atölyelerde forma diktiren kulubünde bu ülke standartlarında "cumhuriyet" olması yadırganmamalı.
    "cumhuriyet" kavramıyla ifade edilen yönetim şeklinin bu ülke insan topluluğunan ve coğrafyasına ne kadar uygun olduğu ise bana ait ilerleyen dönemde yazılması düşünülen bir yazının konusu olsun.
    Öncelikle TC'de FC' de (Fenerbahçe Cumhuriyeti) bu vatanın mahsulü insanların kurmuş olduğu teşekküller. Hani yazında vatan mahsulü insanların tahrik olma dürtüsünün duyarlılığından bahsediyorsun ya Neyzen Tevfik' te "Türk Milleti" isimli dörtlüğünde bu konuya temas etmiş:

    Türk milleti gariptir
    Her bi lafı kaldırmaz
    İbne dersin kızar da
    Sikersin aldırmaz

    Aldırmazlıklarına sebep olacak olayı gerçekleştirirmisin yoksa sabaha mı saklarsın bilmem ama öncelikle yapman gereken Stalin' in söylediği cümleyi aslına uygu bir şekilde "rajedi-istatistik" eklinde düzeltmen gerektiği.

    Cumartesi gecesi içmeden geliyorum. Sigarayı bırakma çabaları ile birlikte, sigarayla aynı grafikte yer alan alkolüde bir süre durağan bir seyre sokmam gerektiğinden içkiye ara vermiştim. Özlem dayanılmayacak bir hal alıp buluşma gerçekleşince ikinci kadehten sonra arkadaşla sohbetin konusu kadınlardan Türk Siyasal hayatına döndü.

    "Sanki Türkiye Irak' ın içine çekilmeye çalışılıyor Emre, Türkiye bilerek birileri tarafından bir savaşa sürükleniyor" deyişime 25 yllık dostum Emre "Aynı senin bu dediğini Mahir Kaynak dün televizyonda dedi" demesiyle dondum ve durdum.
    "Patates söyleyelim mi, yermisin" dedim.
    "Söyleyelim" dedi.
    Gelen patatesin ucunu mayoneze batırıp ağzıma atarken hayatın beni Mahir Kaynak ile aynı çizgiye taşıması sebebiyle suçlayacak birilerini arıyordum.
    Aradığımı henüz bulamadım ama Türkiye' nin Aziz Yıldırım gibi bir yöneticiye ihtiyacı olduğunu anladım.
    Sevenlerin çok sevdiği, nefret edenlerin nefretlerinden vazgeçmedikleri.
    Sonra düşündüm ve bu tahlilimin Deniz Baykal' ı işaret ettiğini görüp bu analizden de vazgeçtim.

    Velhasıl kelam Ankara, İstanbul ve İzmir mitinglerinin hem bir ödülü (seçim) hemde bir bedeli vardır. Ödül 22 Temmuz' da, bedel ise Kuzey Irak' ta.

    YanıtlaSil
  2. * Uyarı yerinde bulunmuş ve Stalin amcamızın sözü aslına uygun olarak düzeltilmiştir.

    YanıtlaSil

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!