18 Ocak 2024 Perşembe

Beklenen Gelişme Üzerine...

 Üç sene kadar önce hayatımıza giren, bu blogtaki onlarca yazının hareket noktası olan Covid, nihayetinde beni de buldu. Koca 4+2 dubleks evde o kadar ayrı durma çabama rağmen Havva (Pis Havva. Kaka Havva. Çiş Havva) bana bulaştırmayı başardı. Covid pozitif biriyim şu an itibarı ile.


İki ay kadar evvel grip olmuştum ben, çok ağır geçirmiş, bağışıklık sistemimin zayıflamasıyla açıklamıştım bu durumu. Neredeyse on gün hasta kalmıştım, sonrasında da enerjimi toplamakta zorlanmıştım. Şimdi ise covidim, o halime kıyasla daha iyi durumum: Halsizlik var biraz, sırt ve boyun ağrısı, bir de uyuma isteği. Havva çok daha ağır geçirmişti geçtiğimiz günlerde, onda ciddi bir baş ağrısı ve burun akıntısı da vardı bendeki semptomlara ek olarak. Hafif geçiriyorum özetle.


Yalnız, hepsi bir yana, nihayet ben de covid oldum ya, herkeste bir neşe, bir mutluluk, sormayın. "Nihayet bu herif de covid oldu çok şükür!" kutlamaları yapılıyor çevrede. Havva aşağıdaki test fotoğrafını kendi ailesi ve benimkilere şu mesajla gönderdi, anlayın ne demek istediğimi:

"Yavrumuz Oğuz Ensar'ın ilk covid mürüvveti 💙🙏"






Benimle ne alıp veremedikleri varsa, artık, onlar üçer tur atıp bana ilk kez bulaşınca keyiflendiler pisler. 

14 Ocak 2024 Pazar

Üç Kere Covid Pozitif Üzerine...

 Havva'm gene Covid pozitif. Üçüncü kez.

Ortalık aciller dolu, yoğun bakımda yer yok haberlerinden geçilmiyor.

Bir yandan da zatürre, grip ve covid virüslerinin threesome marifetiyle karmakarışık olduğunu, covidin daha hafif, gribin daha şedid, zatürrenin ise daha sinsi bir hal aldığını söylüyor doktorlar. Bilemiyorum.

Gerçek olan bir şey varsa, bu kadının yarın imza günü, bu hafta okulda üç final sınavı, perşembe annemi götürmesi gereken nefroloji doktoru ve her boşluk bulduğu an yazmaya devam ettiği bir kitap var; ne var ki dün akşamdan bu yana durmaksızın burun akıntısı, bitkinlik ve hapşırmayla başını bile kaldıramamakta...

Ağırlaşmaması duası ile bekleyelim, neler olacak görelim.






11 Ocak 2024 Perşembe

Yeni Bir Blog Açmanın Bana Haram Olması Üzerine... (ya da "Toprak Kabul Etmiyir!")

Yeni yıla girmeden birkaç gün önce Havva bir öneriyle bana geldi:


H: Çok sıkıldığını biliyorum. Yeni bir blog açıp okuduğun kitaplarda ilgini çeken, beğendiğin pasajları oraya not almayı düşünmez misin?


B: Neden yapayım ki bunu? Benim önemli ya da dikkate değer bulduğum bir bölüm, bir başkası için öyle olmayabilir. Hem on sene önce bir kitapta altını çizdiğim satırlar, pekâlâ on sene sonra bana hiç orijinal gelmeyebiliyor ya da o vakit üzerinde durmadığım bir paragraf çok daha dikkat çekici olabiliyor. İnsan da değişiyor çünkü. 


H: Olabilir, ama bu kadar çeşitli ve değişik şeyleri okuyup sonra bunları merak eden, ilgilenen kişilerin bulabileceği şekilde bloğa koysan çok güzel bir şey yapmış olursun. Hem bir meşgalen olur hem de faydalı.


B: Kime ne faydası olacak? Kim ne yapsın? 


H: Öyle düşünme. Okuldaki çocuklardan biliyorum, bazen bir kitabı merak ediyorlar, bilgi arıyorlar. En azından bir fikir sahibi olmaları için bile böyle şeylere ihtiyaç duyabilirler. 


B: Herhangi bir kitap alıntısının bir öğrencinin aradığı pasaj olma ihtimali çok düşük aşkım, kaldı ki, söylediğim gibi bu kişiye özgü bir şey. Ayrıca işe yarar olması için iki üç cümlelik değil, daha uzun alıntılar yapmak lazım, o takdirde de yayıncının hukuki hakları falan girer devreye, başıma iş açmayayım.


H: Kitap künyesi de yazarsan bir sorun olmaz diye düşünüyorum. Canım ya, tek bir öğrenci bile yararlansa güzel olmaz mı? Hem dediğim gibi sen de kendini güzel bir şeyle meşgul etmiş olursun. 




Böylece kanıma girdi Havva. Yeni bir blog, türlü kitap alıntıları, Google aramayla onu kitabı/metni araştıracak insanlar beklentisi derken, gittim wordpress’te gıcır gıcır bir blog açtım. Heyecanla popüler olmayan birkaç kitap aldım kütüphaneden, fî tarihinde okuyup altını çizdiğim bölümler arasında da bir eleme yapıp bazı pasajları yazmaya başladım.

Buraya kadar tamam.

Fakat gördüm ki, Google arama motorunda çıkmıyor. Çünkü bu blog işi öyle bir ticarete dönmüş ki, falanca özellik için ayrıca para, filanca eklenti için ayrıca ödeme istiyor site. Yani bu işi yapmak için ya baştan bir domain adresine para ödemek, ya da kıytırık free bir blogu açtıktan sonra gene para vermek lazım.

Ulan eskiden böyle değildi bu iş.


Uğraşıp pes ettikten sonra bu konularda benden daha bilgili olan Havva’ya danıştım, şaşırdı, baktı denedi ve o da pes etti. Sonra başka bir site önerdi, medium’muş sitenin adı. Quora ile facebook karışımı bir site, çok daha kolay kurulumu olan, sosyal etkileşimi de düşünerek düzenlenmiş bir altyapısı var. Bu sefer oraya yazmayı denedim, gene Google aramalarda çıkmıyor. Yani “2839. sırada çıkıyordur, sen bilmiyorsundur” diye düşünmeyin, öyle spesifik aramalarla test ettim ki, en nihayetinde pes ettim. Zaten sonra medium için de bir ecnebinin yazdığı bir yazıya denk geldim, “medium’da yazılanların %99’u neden google’da görünmüyor?” diye bir başlığı vardı. 


Şimdi şunu açıkça söyleyeyim: Yazı, okunmak için vardır. Birisi bir şey yazıyorsa, bu ister Platon’un Devlet’i olsun, ister salak aşık bir ergenin duvara sevdiği kız için karaladığı cümlecik olsun, biri/birileri onu okusun ister. Söz eylemin, yazı zihnin iktidarıdır. (Aforizma sıçtım.) Bu blogu yıllardır kimse okumuyor, Havva dahil herkese yasaklı ama şişeye konulup okyanusa atılmış mektup misali, bir gün, bir şekilde umuma açılacak; yani doktor bana “bir haftalık ömrünüz kalmış” derse eve gelip blog ayarlarını değiştiririm, herkesin ulaşabileceği hale getiririm, birkaç dakikamı alır sadece. (Pat diye, mesela bir kazada ölürsem, okyanustaki o şişe kayalara çarpıp kırılmış olur, mektubu da balıklar yer, o da mümkün.) Geçmişte, Google arama motorunda çok alakasız, acayip şeyler arayanların uğradığı bir blogtu burası, hatta az evvel baktım, neolitik çağda şunun gibi veya şöyle yazılar yazmışım bunlara dair. Hiçbir fikrim yok açıkçası, acaba burası, yani blogspot da wordpress ya da medium gibi Google aramalara kapattı mı kendisini? Bunu test edemiyorum çünkü zaten blog herkese kapalı. 


Yani özetle, açmaya çalıştığım bloglara yazdığım o birkaç kitabın alıntılarını şimdi aşağıya koyacağım, bir gün, bir vakit, bir vesileyle birileri bu blog umuma açılacak olursa arayıp bulsun diye, ama ya gene işe yaramazsa ve bütün bu iyi niyetli girişim boşa giderse?


Ne kadar büyük dertlerim var değil mi?


Siktir et a.q. Birine faydam olurmuş. Havva’ya öyle demedim ama, o birisinin de a.q. 


I Stand Alone.


-----



Hermesler Hermesi – Mahmud Erol Kılıç


“Hermes” kelimesi ve onun diğer versiyonlardaki etimolojik kökeni hakkında da farklı görüşler vardır. Tarihçi Mes’udî “Hermes” kelimesinin Utarid demek olduğunu söyler. “Hermes” Süryanice “âlim” anlamına gelir ve o zaman “Hermesü’l Herâmise” (Hermesler Hermesi) kelimesi de “âlimlerin âlimi” demek olur. Eski Mısırlılar ona “aa aa Tehuti” derlermiş. “Aa aa” üç kere büyük, “Tehuti” de Mürşid anlamına geliyor. Yunanlılar bunu “Trimegistos” olarak Grekçeye çevirirler. İşte bu son ünvanın anlamı üzerinde hayli farklı yorumlar geliştirilmiştir. Müslüman düşünürler bu üçlü oluşu “Müselles bil-hikme” ile karşılarken, anlam da nimetler üçgeninin (yani Nübüvvet, Hikmet ve Hilafet) Allah tarafından ona bahşedilmesini anlarlar. Diğer bazı müellifler ise bundan üç ayrı Hermes olduğu anlamını çıkarırlar.


*


Eski Mısır’daki şekliyle Hermetik felsefe, Eski Yunan’da olduğu gibi, aklın, dünyayı safî anlamak ve düzenlemek şeklindeki egzersizleri ifade etmiyordu. Daha ziyade batınî (ezoterik) ve elden ele geçirilen (inisiyatik) bilgi söz konusuydu. Hermetik felsefe iki tip insan üretti. Birincisi Eski Mısır’da olduğu gibi daha çok irfanî (gnostik) bir insan, ikincisi ise Eski Yunan’da olduğu gibi daha çok bilge (sage) insandı.


*


Bugün Hermetizm denilince bu kelimeden anlaşılan, Eski Mısır kökenli bir tradisyonun daha sonra Hellenleşmiş şeklinin Ortaçağ’da, İslam dünyasına ve Hristiyan Batı dünyasına geçmesiyle bugünkü şeklini alan, daha çok kozmolojik bilimlerdir. Bugünkü haliyle bu sistemin bu sistemin tam manasıyla bir tradisyon olduğunu söyleyebilmek mümkün değildir. Metafiziği olmayan tradisyon olamaz. Hermetizm ise- ister makrokozmik planda olsun, ister mikrokozmik planda – bir kozmolojidir. Metafizik değildir. Yani, Büyük İskender Çağı’ndan bu yana Hermetizm Eski Mısır tradisyonunun tamamını değil ondan bazı parçaları -özellikle kozmolojik olanları- bünyesinde taşımaktadır. Netice bugün bu eski Mısır dininden Hermetizm adıyla bize kalan metinler ve eserler sadece, bizim “aracı âlem” dediğimiz âleme yönelik bilgiler veren tali ve arızi bir bakış açısıdır. Bu bakış açısının Ortaçağlar’da gerek Hristiyan ve gerekse – ve belki de en önemlisi- İslam dünyasına rahatlıkla girebilmesi bu sistemin esaslı bir doktrin olmadığının ispatıdır. Çünkü bu iki dünyada ancak aracı dediğimiz ilimler o dinlerin mensupları tarafından kolayca kullanılabiliyordu. Ama doktrinler ise tabiatıyla böyle bir rahatlığa sahip olamazlardı. Hermetizm, Eski Mısır’dan Yunan’a geçiş sürecinde metafiziği yadsıyan bir tabiat felsefesi görünümüne büründü (Stoa). Daha alt bilgelikler ilmi oldu. Bir inisiyasyonun vasıtalarını nihai gayesiyle karıştırmamalıdır. Temel esas “bilme”ye ulaşmaktır(ma’rifet). Dolayısıyla bir tradisyon içerisinde yapılan pratikler olarak simya, maji, astroloji ve diğer okült ameliyeler de sadece birer sanattırlar. Gerçek simya (yani eski kimya) manevi planla ilgilidir, maddi değildir. Eski kimyacıların metodlarıyla Hermetik öğretilerin benzerliklerinden ötürü saha sonraki çağlarda “eski kimya” (alşimi) “Hermetik Sanat” olarak anılmaya başlamıştır.


İnsan kendini tanımakla, âlemi de tanımış olacaktır. Çünkü o da tabiatın bir parçasıdır. Bu bakımdan eğer bir cisim, bir maden diğer bir cisme, diğer bir madene dönüşüyorsa, demek ki insanın da değişmesi mümkündür. Bu manevi kimyanın bugünkü modern ve maddi kimya ile bir irtibatı yoktur. Eski kimyacıların “fırıncılar” ya da “körükçüler” dediği kimseler belki de bugünkü modern kimyacıların ataları olabilmeye en uygun kimselerdir. Hakiki kimya ilmine göre altına tahvil edilmesi bahis mevzu olan kurşun veya herhangi bir adi maden, zulmete ve iptilâların keşmekeşine gömülmüş insan nefsini temsil eden gayet yerinde bir semboldür. Altın ise insanın asli tabiatını temsil ediyordu. Ceset bile insanın bu asli tabiatında ruhun hayatıyla asilleşmiş, şekil ve suret değiştirmiştir. Altın, tabii kuvvetlerin tam dengesine tekabül ederken bir nefs halinin imajı olan her adi maden ‘bir hasta altın’ gibi telakki edilmiştir. Bu ifadeler ananevî tabâbeti tanzim eden prensipleri de fark etmek mümkündür. Hakiki kimya ilmi, bir bakıma, ceset, nefs ve ruhtan yapılmış tam insanın tabâbetidir. Eski manevi kimyada, dönüştürme işlemini yapmak için önce bir iksir (elixir vitae) ya da “filozof taşı” hazırlanırdı. Bunu hazırlamak için kullanılacak suyun, binlerce kere damıtılması gerekmekteydi. Bu su arındıkça değişir, tıpkı bir sufinin tesbihinin tanelerini çektikçe arınması gibi. Eski kimyacılara göre madenlerin dönüşümü (ve bu arada sunî olarak altın etme) basit bir gösteriden öteye gitmez. Esas amaç bizzat o simyacıyı dönüştürmektir.


Kısa Künye:

Hermesler Hermesi - İslam Kaynakları Işığında Hermes ve Hermetik Düşünce


Yazar: Mahmud Erol Kılıç


Arkeoloji Ve Sanat Yayınları




^^^



Newton’ın Principia’sının Toplumsal ve İktisadi Kökenleri – Boris Hessen



Ortaçağ’ın sonlarında (14 ve 15. yüzyıllarda) madencilik büyük ölçekli bir sanayiye dönüşmüş bulunuyordu. Mübadele hacminin büyümesi paraya olan ihtiyacı arttırıyor, dolayısıyla da altın ve gümüş madenciliğini teşvik ediyordu. Amerika’nın keşfi, büyük ölçüde altın kıtlığının eseridir, çünkü 14 ve 15. yüzyıllarda iyice gelişen Avrupa sanayisi ile onun doğurduğu Avrupa ticareti, mübadele aracına olan talebi büyük ölçüde arttırdı. Altın ihtiyacı da dikkatleri madenlere ve öbür altın ve gümüş kaynaklarına çevirdi.


Ateşli silahların icadından ve ağır topların kullanılmaya başlanmasından sonra devasa ilerlemeler kaydetmiş olan savaş sanayisinin güçlü gelişimi, demir ve bakır madenciliğine büyük bir teşvik oldu. 1350’de ateşli silahlar, Doğu, Güney ve Orta Avrupa ordularının sıradan silahları haline gelmişti.


15. yüzyılda ağır toplarda hayli yüksek bir gelişmişlik düzeyi yakalanmıştı. 16 ve 17. yüzyıllarda savaş sanayisi, metalürji sanayisine muazzam bir talep yarattı. Cromwell; yalnız 1652 Mart ve Nisan aylarında 335 top, Aralık’ta ek olarak toplam ağırlığı 2230 tonu bulan 1500 tüfek ile 117000 gülle ve 5000 el bombası istedi.


Dolayısıyla, madenlerden en etkin biçimde nasıl yararlanılacağının neden birincil önemde bir problem haline geldiği açıktır.


Asıl problem, maden ocaklarının derin olmasıydı. Maden ne kadar derinse, orada çalışmak o kadar zor ve tehlikeliydi.


Suyun dışarı pompalanması, tünellerin havalandırılması, maden cevherinin yeryüzüne çıkarılması için çeşitli teçhizat gerekliydi. Ayrıca ocakları doğru açmayı ve ocaklar içinde yön bulmayı da bilmek gerekiyordu.


16.yüzyılın başlarında madencilik hayli gelişmişti. Agricola, madenlerde ne çok teçhizatın kullanıldığını gösteren ayrıntılı bir madencilik ansiklopedisi yazmıştır.


Cevheri ve suyu yukarı çıkarmak için pompalar, bocurgatlar, yatay helezon dişlileri gibi aletler yapıldı; hayvanların, rüzgarın ve akan suyun gücünden yararlanıldı. Bütünleşik bir pompalama sistemi ortaya çıktı, çünkü madenlerin derinleşmesiyle, su boşaltma işi en önemli teknik problemlerden biri haline geldi.


Agricola, kitabında, üç tür su boşaltma aygıtı, yedi tür pompa, altı tür kelepçelerle, kovalarla su boşaltan düzenek olmak üzere, toplam on altı tür su tahliye aracı anlatır.


Madencilikteki devasa gelişim, cevheri işlemek için çok miktarda teçhizat gerektirdi. Burada eritme fırınlarına, maden değirmenlerine (stamp mill), metal ayıklama makinelerine rastlıyoruz.


16. yüzyılda madencilik, örgütlenmesi ve işletilmesi hayli bilgi gerektiren karmaşık bir organizma haline geldi; bu nedenle kısa sürede, lonca sisteminden bağımsız büyük ölçekli sanayiye geçerek loncaların durağanlığından kurtuldu. Teknik açıdan en gelişmiş sanayiydi; Ortaçağ, işçi sınıfının en devrimci öğesini, yani madencileri ortaya çıkardı.


Galerilerin açılması hatırı sayılır ölçüde geometri ve trigonometri bilgisi gerektiriyordu. 15. yüzyılda madenlerde mühendisler çalışıyordu.


Dolayısıyla mübadelenin ve savaş sanayisinin gelişmesi madenciliği aşağıdaki problemlerle yüz yüze getirdi:


1- Cevherin hayli derinlerden yukarı çıkarılması.


2- Maden ocaklarının havalandırma aletleri.


3- Suyun tahliyesi ve yönlendirilmesi, yani pompalama meselesi.


4- 15.yüzyıla kadar yaygın olarak kullanılan ilkel, ıslak püskürtme yöntemiyle üretim yerine yüksek fırınla üretime geçilmesi de, tıpkı havalandırmada olduğu gibi, hava basıncı teçhizatı problemi doğurdu.


5- Hava çekme ve özel hava basma motorlarıyla havalandırma.


6- Cevheri, haddeleme ve kesme makineleri yardımıyla işleme.



Bu teknik işlerin temelinde atan fizik problemlerini ele alalım:



1- Cevheri yukarı çıkarmak ve bunun için makine yapma problemi, bocurgat ve vinç gibi basit makineleri tasarlama sorunudur.


2- Havalandırma teçhizatı, hava akımlarının incelenmesini gerektirir, yani aerostatik sorunudur, o da statik probleminin bir parçasıdır.


3- Madenlerden su pompalama ve pompa, özellikle pistonlu pompa yapımı, hidrostatik ve aerostatik alanında hayli çalışma gerektirir.


Torricelli, Guericke ve Pascal, boru içindeki sıvıları yukarı çıkarma ve atmosfer basıncı problemleriyle bu yüzden ilgilendi.


4- Yüksek fırınla üretime geçiş, büyük yüksek fırınlar olgusunu, bununla birlikte ek binaları, su çarklarını, körükleri, haddeleme makinelerini ve ağır çekiçleri gerektirdi.


Su çarklarının yapımının ortaya çıkardığı hidrostatik ve hidrodinamik problemleri, hava püskürtme problemleri, havalandırma amaçlı körük problemi gibi problemler de hava hareketlerinin, hava basıncının incelenmesini gerektiriyordu.


5- Diğer teçhizatta olduğu gibi, akan su (ya da hayvan) gücüyle çalışan presler ve ağır çekiçlerin yapımı, dişli çarklardan ve güç aktarma düzeneklerinden oluşan karmaşık bir planlama gerektirdi; bunlar da aslında mekanik problemleriydi. Sürtünme bilimi ve dişli çarkların matematik düzenlemesi buralarda gelişti.


*


Feodal üniversitelerin yeni bilimlere karşı mücadelesi, gününü doldurmuş feodal ilişkilerin yeni ileri yöntemlerine karşı mücadelesi kadar şiddetliydi.


Onlara göre, Aristoteles’in sözünü etmediği her şey yok hükmündeydi.


17. yüzyıl başlarında Kircher, taşralı bir Cizvit profesöre yeni keşfedilmiş güneş lekelerine teleskopla bakmasını önerdiğinde “yararı yok evladım, ben Aristoteles’i iki kez baştan sona okudum, orada güneş lekeleri konusunda hiçbir şey bulamadım. Güneşte leke filan yok. Senin ya teleskopun bozuk ya da gözün,” cevabını almıştı.


Galileo teleskopu icat edip Venüs’ün evrelerini keşfedince, skolastik üniversite profesörleri bu yeni gerçekleri dinlemeyi bile reddederken, ticari şirketler Hollanda’da yapılanlardan üstün olan bu teleskopu Galileo’da istiyorlardı.


Galileo, 19 Ağustos 1610 tarihli mektubunda, “Yığınların bu olağanüstü aptallığına gülmeliyiz Kepler’im” diye acı acı yakınıyordu. “Buradaki fakültenin önde gelen filozoflarının, bin kez davet etmeme rağmen bir yılanın tembel inadıyla,… ne gezegenlere, ne Ay’a, ne de teleskobun kendisine bakmaya asla razı olmamalarına ne dersin? Gerçekten de,… bu adamlar gerçeğin ışığına gözlerini kapatıyor. Bunlar önemli meseleler, ama beni şaşırtmıyor. Bu tür insanlar felsefeyi bir tür kitap sanıyor …. ve gerçeği, evrende ya da doğada değil, kitap karşılaştırmalarında arıyorlar.”


*


Kanalların, kaldıraç havuzlarının, gemilerin yapımı, maden ocaklarının ve galerin inşası, madenlerin havalandırılıp suların tahliyesi, ağır silahların, kalelerin tasarlanıp yapılması, balistik problemleri, gemicilik aletlerinin tasarlanıp üretilmesi, gemilerin konumunu belirleme yöntemlerinin geliştirilmesi, tüm bunların hepsi, o dönemde üniversitelerde yetiştirilenlerden bütünüyle farklı insanlar gerektiriyordu.


*


Newton enerji korunumu problemini ele almadıysa ya da çözmediyse, elbette bu onun dehasının yeterince yüksek olmamasından kaynaklanmıyordu.


Her alandaki büyük insanlar, dehaları ne kadar dikkate değer olursa olsun, ancak zamanlarındaki üretici güçlerdeki ve üretim şekillerindeki tarihsel gelişimin gündeme getirdiği sorunları dile getirip çözerler.


*


Bacon, Descartes ve Newton’ın kişiliklerinde skolastik düşünceye karşı zafer kazanan yeni bir bilimin doğumuna yol açmış yeni araştırma yöntemi, yeni üretim tarzının feodalizme üstün gelmesinin sonucuydu.


Kısa Künye:

Newton’ın Principia’sının Toplumsal ve İktisadi Kökenleri


Yazar: Boris Hessen


Çevirmen: Ümit Şenesen


Yordam Kitap




^^^


Kitâbü’l Esnâm – İbnü’l Kelbî


İsmail’in (Allah’ın selamı onun üzerine olsun) dinini ilk değiştiren, putları diken, Sâ’ibe, Vesîle, Bahîra ve Hâmiye’yi getiren kişi, Amr b. Rebî’adır ki o, Luhayy b. Hârise b. Amr. b. âmir el-Ezdî’dir ve Huzâ’a’nın da babasıdır.


Amr b. Luhayy’ın annesi, Amr b. el-Hâris’in kızı Fuhayra idi. Mudad el-Cürhümî’nin kızı Kam’a olduğunu da söylenir.


el-Hâris, Kabe’nin yöneticisiydi. Amr b. Luhayy büyüyünce yöetim işimde onunla anlaşmazlığa düştü. İsmailoğulları ile birleşip Cühnüm ile savaştı. Onları yendi, Kabe’den uzaklaştırdı. Mekke’nin dışına sürerek Kutlu Evin bekçiliğini üzerine aldı.


Sonra ağır bir hastalığa tutuldu, kendisine denildi ki: “Suriye’de Belkâ denilen yerde sıcak bir pınar var, oraya gidersen iyileşirsin.”Oraya gitti, yıkandı ve iyileşti. Oranın halkının putlara taptığını gördü. “Bunlar nedir?” diye sordu. Dediler ki: “Biz bunlar aracılığıyla yağmur ve düşmana karşı yardım isteriz.” Bunun üzerine, bunlardan kendisine de vermelerini istedi. verdiler. Onları Mekke’ye getirdi ve Kabe’nin çevresine dikti.


Ebû’l Münzir Hişâm b. Muhammed dedi ki: [Babam] el-Kelbî’nin [bana] Ebû Salih’ten, onun da İbn Abbas’tan naklettiğine göre İsâf ve Nâile (Cürhüm kabilesinden İsâf b. Ya’lâ denen bir erkek ve Zeyd’in kızı Nâile) vardı. İsâf, Yemen’de Nâile’ye aşık olmuştu. Kabileleri hac için Mekke’ye geldiklerinde ikisi Kabe’ye girdiler. İnsanların gaflette bulundukları bir sırada evde yalnız kaldılar, birleştiler, hemen iki taş haline geldiler. Ertesi sabah onları öylece buldular, çıkardılar ve durmakta oldukları yere diktiler. Daha sonra Huzâ’a, Kureyş ve Araplardan Kabe’ye hacca gelen herkes onlara taptı.


*


Amr b. Luhayy putçuluğu yayınca Araplar da putlara taptılar ve onları ilah edindiler.


Onların en eskisi “Menât” idi. Araplar “Abd Menât” ve “Zeyd Menât” diye isimler koyarlardı.


Menât, Mekke ve Medine arasında, el-Müşellel yöresinde, Kudeyd denilen yerde, sahide dikiliydi.


*


Allah’ın (şanı yücedir) andığı Menât budur: ‘ Ve öteki üçüncü Menât.’ O, Huzeyl’e ve Huzâ’a’ya aitti.


Kureyş ve diğer bütün Araplar da ona saygı gösterirlerdi. Bu durum, Allah’ın Elçisi’nin (Allah’ın selamı onun üzerine olsun) hicri 8.yılda Medine’den hareketine kadar böylece sürdü. Bu yıl, Allah’ın (Mekke’nin) fethini bahşettiği yıldı. Medine’den çıkalı dört veya beş gece olduğunda, Peygamber Ali’yi gönderdi. Ali onu yıktı ve orada bulunan şeyleri aldı. Bunları Peygamber’in (Allah’ın selamı onun üzerine olsun) huzuruna getirdi. Aldığı şeylerin arasında Gassân kralı Hâris b. Ebû Şamir el-Gassâni’nin hediyesi olan iki kılıç vardı: Birisinin ismi “mihzem”, öbürününki “resûb” idi. Bunlar, Alkame’nin şiirinde andığı, el-Hâris’in iki kılıcıdır:


  ”Demirden üst üste iki göğüs zırhı giymişti, Ve üzerine iki kıymetli kılıç asılıydı: Mihzem ve Resûb”


Peygamber (Allah’ın selamı onun üzerine olsun) bu iki kılıcı da Ali’ye (Allah ondan razı olsun) verdi. Söylendiğine göre, Ali’nin kılıcı Zülfikâr bu ikisinden biriydi.


*


Lât, Taif’te bulunuyordu. Menât’tan sonraki en önemli puttu. O dört köşe bir kaya parçasından ibaretti.


*


Evs b. Hacer el-Lât’a yemin ederek dedi ki:


el-Lât’a, el-Uzzâ’ya ve ona hizmet tanıyan herkese yemin ederim, ve Allah’a da yemin ederim ki Allah onların hepsinden yücedir!


Sonra Uzzâ’yı put edindiler.O, el-Lât’tan ve el-Menât’tan sonradır. Ben Arapların el-Uzzâ’dan önce bu ikisinin ismini verdiklerini işittim.


Temîm b. Murr’un, oğluna, “Zeyd Menât” b. Temîm b. Murr b. Udd b. Tâbiha ismini koyduğuna ve “Abd Menat” ismine; el-Lât ismini de Sa’lebe b. Ukabe’nin oğluna, “Teym el-Lât” ismini verdiğine ve “Teym el-Lât b. Rufeyde b. Sevr, “Zeyd el Lât” b. Ruveyde b. Devr (b. Vebere b. Murr b. Udd b. Tâbiha), “Teyme el-Lât” b. Nemir b. Kâsıt, “Abduluzza” b. Ka’b b. Sa’d b. eyd Menât b. Temîm isimlerine rastladım. Böylece el-Uzzâ ilk ikisinden sonra oluyor.


Abdulluzzâ b. Kâ’b, en eski Arap isimlerindendir.


el-Uzzâ’yı ilk edinen kişi, Zâlim b. Es’ad idi.


O, Suriye Nahle’sinin kuzeyinde, el-Gumayr’in karşısında, Mekke’den Irak’a çıkışta sağda, Hurâd isimli bir vadide bulunuyordu. Bu vardi, Zât Irk’ın el-Bustân’a doğru dokuz mil yukarısındadır. Zâlim b. Es’ad, onun üzerine bir ev yaptırmıştı. İçinden ses işitirlerdi.


Araplar ve Kureyş (çocuklarına) onun adına “Abduluzzâ” diye ad koyarlardı.


O, kureyş’in en büyük putuydu, onu ziyaret ederler, ona hediyeler sunarlar, yanında kurbanlar keserlerdi.


Allah’ın Elçisi’nin (Allah’ın selamı onun üzerine olsun) bir gün ondan bahsettiğini işittik: “Ben kavmimin dinindeyken el-Uzzâ’ya boz bir koyun sundum.”


*


Hasan b. Uleyl bize anlattı ve dedi ki: Bize Ali b. es-Sabbâh anlattı ve dedi ki: Bize Ebû’l Münzir Hişâm b. Muhammed anlattı ve dedi ki: Eğer bir put, tahtadan, altından veya gümüşten insan şeklinde oyularak yapılmış ise o sanemdir, eğer taştan ise vesendir.



Kısa Künye:

Kitâbü’l Esnam – Putlar Kitabı


Yazar: İbnü’l Kelbî


Çevirmen: Beyza Bilgin


Ankara Okulu Yayınları



^^^



Arayış – Mircea Eliade



Optimizm (iyimserlik) maddecilikle, pozitivizmle ve sınırsız evrim anlayışıyla iyi uyuşur. Bu uyuşmayı gerek E. Renan’ın yüzyılın ortasında yazdığı L’Avenir de la science gerekse 1800’lerin sonundaki bazı önemli din-dışı akımlar aracılığıyla çok net görebiliriz. Bu akım1848’de New York’ta Hydesville’de başladı. John D. Fox’un ailesinin üyeleri mantıklı bir nedeni varmış gibi görünen bir çok gizemli kapı vurulması sesi işittiler.


Kızlarından biri bir şifre önerdi: evet için üç kez tıkalatacaklardır, hayır için bir kez, emin olmadıklarında iki kez; “ruh” olduğu iddia edilen şeyle böyle iletişim kuruldu. Fox ailesinin üç kızı ilk “medyumlar” oldu ve (ruh çağırma seansında) sorulan soruları kapıları tıklatarak, masaları sallayarak veya başka işaretlerle yanıtlayan “ruhlarla” iletişim kurmak amacıyla “çember” şeklinde oturma pratiği bütün dünyaya yayıldı.


Tinsel fenomenler antik dönemlerden beri bilinmektedir ve muhtelif kültürler ve dinlerce farklı yorumlanmaktadır. Ama modern tinselciliğin yeni önemli öğesi benimsediği maddeci bakış açısıdır. Öncelikle, artık ruhun var olduğunun veya daha ziyade bir ruhun ölümden sonra var olduğunun “pozitif ispatları” vardır; kapıların tıklatılması, masaların sallanması ve biraz sonrasında da bu sözde maddileştirmeler.


*


Zaten dikkat çektiğimiz gibi, eskatolojik binyılcılık ve Yeryüzü Cenneti beklentisi sonunda köklü bir sekülerleşmeye maruz kaldı. İlerleme miti ile yenilik ve gençlik kültü bu gelişimin en çarpıcı sonuçlarıdır. Öte yandan, en güçlü sekülerleşmiş biçimde bile atalardan esinlenen eskatolojik umutlar ve dinsel coşkunun izleri saptanabilir. Kısacası, hem ilk sömürgeciler hem de sonradan gelen Avrupalı göçmenler için Amerika yeniden doğabilecekleri, yani yeni bir hayata başlayabilecekleri bir ülkeydi. Bugün bile Amerikalıları büyüleyen “yenilik” dinsel kaynakları olan bir arzudur. İnsan “yenilikte” bir “Rönesans”, bir “yeniden doğuş” bulur; yeni bir yaşam bulur.


New England, New York, New Haven – bu şehir isimlerinin hepsi de sırf geride bırakılan anavatana duyulan özlemin bir ifadesi değildir, her şeyden önce bu topraklarda ve bu yeni şehirlerde hayatın yeni boyutlar kazanacağına duyulan umudun bir dışavurumudur. Elbette sadece hayatın da değil; yeryüzü cenneti olarak kabul edilen bu yeni kıtada her şeyin daha büyük, daha güzel, daha güçlü olması da beklenir. Cennetin Bahçesine benzediği söylenen New England’da kekliklerin uçamayacak kadar büyük olduğu, hindilerin kuzu büyüklüğünde olduğu düşünülüyordu. Gene dinsel bir kökeni olan bu Amerikan büyüklük takıntısı en açık fikirli insanlarda daha da fazla vardır.


*


Öncülerin binyılcılığa dayalı eskatolojilerinin geçirdiği değişime ilişkin değerlendirmelerimi burada noktalıyorum. Okyanusun ötesindeki Yeryüzü Cenneti arayışında ilk kaşiflerin kurtuluş tarihi açısından önemli bir rol oynadıklarının bilincinde olduklarını gördük. Amerika’nın önce Yeryüzü Cenneti ile özdeşleştirilmesini, sonra da Püritenlerin Avrupa’da başarısızlıkla sonuçlanmış olan Reformasyonu tamamlayacakları yer olarak seçmesini ele aldık. Son olarak da göçmenlerin Avrupa Cehenneminden kaçarak yeniden doğma umuduyla Yeni Dünya’ya geldiklerine inandıklarını gördük. Bu bağlamda, modern Amerika’nın mesih umutlarının, yeryüzü cennetini bulma olasılığına duyulan güvenin, gençliğe, aklın ve ruhun basitliğine duyulan inancın ürünü olduğunu gördük.


Analizimizi derinleştirip, Amerikalı seçkinlerin ülkenin sanayileşmesine inatla direnmesi ve tarımın erdemlerini yüceltmesinin de aynı şekilde Yeryüzü Cenneti özlemiyle açıklanabileceğini görebiliriz. Şehirleşme ve sanayileşme her yerde zafer kazandığında bile, öncülerin en beğendiği imgeler ve klişeler önemlerini korumuştur. Şehirleşme ve sanayileşmenin ille de (Avrupa’da olduğu gibi) kötülüğe, yoksulluğa ve ahlaki çöküşe yol açması gerekmediğini kanıtlamak için fabrika sahipleri hayır işlerine ağırlık verdi; kiliseler, okullar, hastaneler yaptırdı. Ne pahasına olursa olsun, bilim, teknoloji ve sanayiinin bırakın tinsel ve dinsel değerleri tehdit etmeyi, onları zafere ulaştırmayı garantilediğinin açıklığa kavuşturulması gerekiyordu.


Kısa Künye:

Arayış – Tarih ve Dinde Anlam


Yazar: Mircea Eliade


Çevirmen: Cem Soydemir


Doğu Batı yayınları



^^^



Savaş ve Askerlik Üzerine – L.N. Tolstoy


Askersin; sana ateş etmeyi, süngülemeyi, uygun adım yürümeyi, spor yapmayı, okumayı öğrettiler, eğitime ve teftişe götürdüler. Belki de savaşa gittin, sana emredilen her şeyi yerine getirerek Türklerle ve Japonlarla savaştın. Yaptıklarının iyi mi ya da kötü mü olduğunu kendine sormak aklına gelmedi, değil mi?


*


Yaptıklarından senin değil üstlerinin sorumlu olacağı konusunda söylediklerinin gerçek dışı olduğu da açıktır. Senin vicdanın, sende değil de bir onbaşıda, başçavuşta, bölük komutanında, albayda ya da başka birisinde bulunabilir mi? Ne yapabileceğin ve yapmak zorunda olduğun, neyi yapamayacağın ve yapmamak zorunda olduğun konusunda hiç kimse senin yerine karar veremez. Ve insan, yaptığı bir şeyden dolayı her zaman sorumludur. Zina suçu öldürmekten çok daha hafif değil midir ve bir insanın bir diğerine “zina yap, ben senin günahını üstleniyorum, çünkü senin amirinim,” demesi mümkün müdür?


*


Doğalarının aksine davranışları yapa eğitilmiş hayvanları gördüğümüzde – köpekler arka ayakları üzerinde yürüyor, filler fıçıları yuvarlıyor, kaplanlar aslanlarla oynuyor vb. – tüm bunların aç bırakmaların, uzun kamçıların ve kızgın demirlerin bir sonucu olduğunu anlarız.


Benzer biçimde, donmuş gibi hareketsiz duran, aynı hareketi aynı anda yapan, koşan, sıçrayan, ateş eden, haykıran, genelde de imparatorların ve kralların zevkle izledikleri ve birbirlerine övündükleri şu güzel geçit törenlerini ve tatbikatlarını yapan üniformalı insanları gördüğümüzde de aynı şeyi anlarız. İnsandan insanca olan her şeyin alınması ve onun bir makine konumuna getirilmesi; ve tüm bunların ona acı çektirilmeden ya da sert ve acımasızca acı çektirildiği gibi üstelik onu aldatmadan başarılabilecek şey değildir.


Ve siz, tüm subaylar bunu yapıyorsunuz. Nadiren gittiğiniz gerçek savaşlar dışında, en üst rütbeden en alta kadar tüm göreviniz bu.


Kısa Künye:

Savaş ve Askerlik Üzerine


Yazar: L. N. Tolstoy


Çevirmen: Ö. Aydın Süer


Epos Yayınları



^^^




Hatıralar: Tanıdıklarım – Arnold J. Toynbee


1922’de Londra’daki dairemde Lawrence’in gücünü ikinci kez tecrübe etmiştim. O tarihte Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları Amadolu’daki Yunan işgalcilerine karşı Türklerin yapacağı saldırının hazırlıklarını tamamlamıştı. Saldırı nihayet başladığında Türk silahlı kuvvetlerinin beklenenden çok daha fazla başarı elde ettiği görüldü. Yunan orduları yenilgiye uğratılmıştı. Orta Doğu’daki güç dengesi bir gecede tersine dönmüştü. Bu mücadeleden önceyse Türk milliyetçileri gerçekleştirilmesi beklenen saldırının ne olacağı konusunda kuşkuluydu. Türk insanını daha fazla şehit acısı çekmekten kurtarmak istiyorlardı. Türk toplumu neredeyse on senedir sürekli savaş ortamında yaşamıştı. Türk milliyetçileri, Yunanlılara karşı saldırılarını başlatmadan önce Londra’ya temsilciler göndermişlerdi. Onlar, İngiltere’nin Orta Doğu hakkında bir barış antlaşması için sunulacak koşulları değerlendirip değerlendirmeyeceğini anlamak istiyorlardı. Böyle bir antlaşma, daha fazla mücadele gerektirmeden karşılıklı istişare imkanı sunmak isteyen milliyetçi Türklerin isteklerine yaklaşık bir şey olacaktı.


Maalesef Türklerin, Londra’ya barış antlaşması için gönderdikleri temsilciler elleri boş dönmüşlerdi. Lloyd George ile bir görüşme yapmak istemişler fakat reddedilmişlerdi. Dışişleri de kendilerini kabul etmemişti. Bu kritik anda Majestelerinin hükümeti olaylara karşı ilgisiz kalmıştı ki bu, affedilemezdi. Ya askeri istihbaratları hata işlemişti, ya da onu görmezden geldikleri için kendileri suçluydu. O tarihlerde Anadolu’daki askeri durumu olduğu gibi kabul etmiş olsalardı, Türklerin sunduğu şansın üzerine atlarlardı. Türkler barış teklifinde bulunuyorlardı. Yunan orduları ise moralleri bozulmuş olmasına rağmen fiziksel açıdan hala güçlerini koruyorlardı. Lloyd George’un Türk grubuyla buluşmayı reddetmesinden bir kaç hafta sonra Lloyd George, Türk askerinin kazandığı zafer dolayısıyla yenilgiye uğramıştı. Bu durumu önceden tahmin edememişti ve sonradan da gerçekçi davranarak sonuçları kabullenememişti. Böylece muhafazakarlar, koalisyon hükümetini bölme fırsatı bulmuştu. Son altı yıldır hükümete başkanlık eden Lloyd George artık bir daha geri gelmemek üzere görevinden alınıyordu. Lloyd George’un hassas politik becerisi kendisine yardımcı olmamıştı. Bu yüzden de çok şanssız bir durumla karşı karşıya kalmıştı.


Bu toplumsal olaya ben de dahil olmuştum. Çünkü o tarihlerde milliyetçi Türk akımına sempati duyan ufak bir İngiliz azınlığın bir üyesiydim. Bir sene önce Türk-Yunan savaşında Manchester Guardian’ın özel muhabiri olarak bir kaç ay geçirmiştim. O zamandan beri Türk insanının durumunu İngiliz toplumuna anlatmak üzere elimden geleni yapmıştım. Türk halkı için çok az şey yapabiliyordum. Çünkü Yakın Doğu’daki koşullar hakkında kendi başıma edindiğim bilgiye rağmen İngiltere’de politik alanda etkili değildim. Türk barış temsilcileri Londra’ya ulaştığında (başlarında benim arkadaşım olan Fethi Okyar Bey bulunuyordu) onlara yardım etmek üzere elimden geleni yaptım. Resmi konumlardaki yetkililerle görüşmelerini sağlamak istemiştim. Ancak Downing Caddesi ve Whitehall uzlaşmak istemiyordu. Ne dediysem onların fikirlerini değiştiremedim. Türk delegelerini sadece resmi görevleri olmayan insanlarla tanıştırabilmiştim. Belki onlar benden daha etkili bir şekilde yardımcı olabilirdi. Bir akşam karım ve ben, Türk delegasyonunu, Albay Lawrence ve Sir Samuel Hoare ile tanıştırmak üzere evimize davet ettik.


Türk arkadaşlarım iki İngiliz misafirimize görevlerini anlattıktan sonra Lawrence konuşmaya başladı. Onun yaptığı bu çok sert konuşma tüylerimi diken diken etmişti. Hiç sözünü sakınmadan Fethi Bey ve arkadaşlarına Türkiye’nin yenilmiş bir ülke olduğunu ve bunun sonuçlarına katlanması gerektiğini anlatıyordu. Lawrence konuşmasını bitirdiğinde karım ve ben nefesimizi tuttuk. Günün o saatinde Lawrence, Türklere öyle davranıyordu ki bu davranış 1919 yılında Türklerin kışkırtılmış olarak tekrar silahlarını ellerine almalarına neden olmuştu. Artık Türkler zafer kazanmış olanların saçmalıklarına dayanacak durumda değillerdi. Lawrence’in kendilerini bu şekilde incitmesi üzerine nasıl sessiz kalabilirlerdi? Acaba bir patlama olacak mıydı? Bir an sessizlik oldu. Türk delegelerden biri sakin bir şekilde şöyle konuştu: “Sayın Albay’ın hakkı var.” Yani Lawrence yine aynı şeyi yapmıştı! Onlar Konseyi’ni bir zamanlar esir aldığı gibi milliyetçi Türkleri de esir almıştı. Tabii ki Türk delegeleri konuşmayı orada kesmediler. Yapıcı bir tartışmayla Lawrence ile olan sohbetlerini devam ettirdiler. Barış antlaşmasının şartlarının nasıl olması ve ne şekilde sunulması gerektiğini konuşuyorlardı. Lawrence onlara iyi nasihatler veriyordu ve onlar da bunları alıcı gözüyle değerlendiriyorlardı. Eğer İngiliz Hükümeti onlar kadar barışa açık olmuş olsaydı o akşam Lawrence ile Türk delegasyonu arasında gerçekleşen sohbet, barış ortamı için bir başlangıç olabilirdi.


*


Bir olayda olup bitenleri anlatırken egemen olan tarafın ele geçirdiği propaganda avantajının farkına varmıştım. İranlıları Yunanlıların gözünden, Spartalıları ve Boeitalıları Atinalıların ve Filistinlilerle Fenikelileri de İsraillerin gözünden değerlendirdiğimizi fark etmiştim. İnsan bir şeylerin doğrusunu anlamak isterse sessiz kalan tarafın bakış açısını da göz önünde tutması gerekir. Sesini duyuran tarafın söe başlayıp son sözü söylemesine izin verilmemelidir. Yunanlılar ile Türkler arasında çatışmada Yunanlılar yine seslerini duyuran taraftı. Dünyadaki en güçlü uygarlık olan Batı uygarlığı Yunanlıları dinliyordu. Yunanlıların sorununu biliyordum. Kendi kendilerine bu sorunla başa çıkabileceklerini hissediyordum. Türklerin problemini anlamak içinde uğraşmam gerekiyordu. Türk-Yunan Savaşını Yunanlıların gözünden değerlendirdikten sonra Türklerin bakış açısını anlamak üzere Türkiye’ye gittim.


*


General Ma, bu İslami yasaktan haberdar olmamış olabilir. Çünkü dünyanın hiç bir bölgesinde Çin’de olduğu kadar yerli alışkanlıklarla İslam uyumlu bir hale getirilmemişti. 1929’da Pekin’e oldukça yakın, Çinli müslümanların yaşadıkları bir köyde bir camiyi ziyaret etmiştim. Arapça yazılar, Cennet Tapınağı’nda Süryanice yazılmış Mançu ve Moğol yazıları gibi, Sağdan sola değil de yukarıdan aşağı okunacak şekilde yerleştirilmişti. Daha da kötüsü köyün camisinin duvarları ile çatısının birleştiği bölümlere koruyucu ruhları simgeleyen cin heykelleri yerleştirilmişti.


Kısa Künye:

Hatıralar: Tanıdıklarım


Yazar: Arnold J. Toynbee


Çevirmen: Deniz Öktem


Klasik Yayınları



^^^



Tanrı’nın Ayetlerinin Çözümlenmesi – Annemarie Schimmel



Kokunun, taşıyıcısının karakterinin bir ifadesi olduğu düşüncesi, dünyanın çeşitli yerlerinde yaygındır ve “kutsallığın kokusu” İslami gelenekte de bilinir. Hem Attar’ın ve hem de Mevlana’nın (M.IV, 257-305) zikrettiği bir hikaye, bir insanın tutkusunu belirtmede kokunun rolüyle ilgili bir noktaya işaret etmektedir: bir derici, ıtriyat çarşısına gider ve buradaki harikulade kokudan etkilenip bayılır; adam ancak kardeşinin ona bir miktar köpek dışkısı koklatmasının ardından ayılabilmişti- zira güzel koku, ona münasip değildi; o kişi, sadece derinin iğrenç kokusuna alışıktı. Bu itibarla, pis kokulu özellikleriyle varlıkları nüfuz eden kötü ruhlar, güzel kokulu tütsüden veya güzel kokulardan kaçınırlar.


*


[Hz.] Peygamber’in “ilmi aramak farzdır” veya daha çok bilinen tarzıyla “İlim Çin’de de olsa gidip araştırınız” anlamındaki hadisi, ilmin farklı cihetlerine doğru pek çok araştırmanın yapılmasına neden olmuştur. Fakat şunu unutmamak gerekir ki ilmin gerçek manası, dini bilgidir; dini bilgi, yaşadığımız hayatta değil, gelecek hayatta yararlı olan bilgi demektir. Hz. Peygamber bir hadiste şöyle der: “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım”; faydasız ilim modern toplumda iyi bir iş bulma gücü vermekle birlikte, mümin kişinin ümit ettiğine göre kendisini huzurlu-mutlu bir ölüme ve cennete kutlu bir hayata götürecek olan dini sorumluluklarını yerine getirmesine yardım etmeyen bilgidir. İlmin özü, hayatın her anının Allah’a kulluk için nasıl kullanılacağını ve dünyevi bir iş olarak görülse bile her şeyin İlahi kanunla uyum içinde nasıl yapılabileceğini bilmektir. İlmin bu yorumu, İslam toplumunun pek çok dindar bölümünün gelişen dünyayla ilişkisini koparmıştır; 1850’lerde dindaşları için geleneksel ilimlerin yanı sıra İngilizce ve modern bilimlerin de öğretilmesi amacıyla Madras’ta kolej kuran Güney Hindistanlı bir hayırsever bir müslümanın, ulema tarafından bu “dünyevi” kurumu kapatmaya zorlanmasını insan üzüntüyle okur.


*


Kur’an’a gösterilen yüksek hürmet, bir takım abartılara yol açabilir; onuncu asır gibi erken bir dönemde Iraklı Sufi Nifferi varidatlarından birisinde, Allah’ın kelime ve harf prangalarının çok ötesinde bulunduğunu ve zamanın müslümanlarının, Pere Nwyia’nın deyimiyle, “harf putperestliğine maruz kaldıklarını işitmiştir; bunun anlamı, onların Kitab’ın ruhunu yitirip harflerine tapmaları demektir.


*


Ernest Gellner, on ikinci asrın ortasından itibaren başlayan sufi tarikatları kurumunu “karşı reformasyon” diye isimlendirmiştir, çünkü sufi tarikatlar adeta bir kilise oluşturmuşlardır; burada şeyh veya pir, etrafında farklı üye haklarının örgütlendiği -az çok- merkezi teşkil eder. İlk sufilik züht sufiliğiydi ve doğal olarak dünya ve içindeki şeylere karşı oldukça tepkiliydi; iktidar genellikle kötü ve fesatla eşitlenmişti. Sonraları sufiler, iradi olarak veya iradelerinin dışında, güçlü bir politik güç elde etmişlerdir. Sufi şeyhin politik olaylar ve manevi yetkisinin nüfuz ettiği bölgelerin maddi kaderi üzerinde doğrudan bir tesiri olduğu düşünülmüştür. Bu durum, sadece Hindistan için değil, Müslüman dünyanın başka pek çok kısımları için de doğrudur. Bir şeyhe saldırmak bir hükümdarın azledilmesinin veya güçlü bir insanın aniden talihinin dönmesinin bir nedeni sayılabilmiştir; bu bağlamda bazı sufiler, İran’ın ve civar ülkelerin 1220 ve takip eden yıllarda Moğollar tarafından işgal edilmesini, kısmen bazı müslüman yöneticilerin “Allah dostlarına” kötü davranmalarına bağlamışlardır.


Kısa Künye:

Tanrı’nın Ayetlerinin Çözümlenmesi – İslam’a Fenomenolojik Bir Yaklaşım


Yazar: Annemarie Schimmel


Çevirmen: Ekrem Demirli


Albaraka Yayınları


YARRAK KAFALI YAVŞAK GÖTVERENLER, SİZE PARA YEDİRECEĞİMİ Mİ SANDINIZ AMBİTLERİ!




25 Aralık 2023 Pazartesi

Sonuna Geldiğimiz Bir Başka Sene Üzerine...

Bu senenin de son günlerine geldik. Gregoryen takvim bir hafta sonra 2024’ü gösterecek. 

Nasıl bir yıldı geride bıraktığım?

Tabi ki cevabımı tahmin ediyorsunuzdur. Bok gibi bir seneydi 2023.


Özetleyecek olursam;


Babamın 2022 Eylülünde yakalandığı korkunç hastalığın zorlu ve uzun tedavisi nihayetinde başarıya kavuşsa da başka sorunlar peydahlandı hem yaşı hem de tedavinin olumsuz etkileriyle. Çöktü adamcağız. Yaşlıydı, bir senede ihtiyar haline dönüştü. Annem de 21 yaşındaki bir delikanlının duyarsız tutumuna benzer, sağlığına dair hiçbir şey yapmayıp söylenenleri bunca senedir kulak arkası etmenin acısını çekmeye başladı 2023’te: Kardiyoloji, nefroloji, endokrinoloji, üroloji… Her yerinde sorun var ve tüm doktorlar koro halinde annemin morbid obez olduğunu, derhal zayıflamasını söylüyorlar. Hiç oralı değil. Benim içinse geçmişte yaşadığım böbrek sorunları hafiften canlandı. İdare ediyorum ama. Havva çok şükür, kendini çok yorup yıpratmasının dışında iyi. 


Bir köpek sahiplenmeyi denedik bu sene. Başından sonuna kadar yanlış yönetilmiş bir süreçti. Deneyimsiz insanların travmalı, 18 kg, ev haayatı tecrübesi olmayan bir köpekle yaşamaya kalkışması, aslına bakarsanız akıl tutulmasıyla eşdeğer. Üstelik bir de kedi var evde. Yapamadık, Havva köpeğin bizi ve yaşadığı mekânı korumacı bir tutum alıp yabancılara karşı agresyon göstermesinden ürktü, bense hiçbir hastalığı olmamasına rağmen günde yedi defa (yedi) sokağa çıkartmak zorunda olup kaka yaptırdıktan sonra bir de evin ortasına sıçmasına katlanamadım. Sahiplendiğimiz barınağına iade ettik hayvancağızı. Ona da yazık ettik. 


Havva bu sene emekli oldu. Öngördüğünden çok daha düşük bir maaş bağlandı kendisine, bunun hayal kırıklığını yaşadı epeyce. Çalışmaya, üretmeye devam ediyor bir yandan. 


Geride bıraktığımız sene korkunç depremler sarstı ülkeyi. Deprem gerçeğini unutmuştu insanlar. Çok acı bir şekilde tekrar gündeme yerleşti. Annemlerin bize yakın bir yere taşınmalarını, kırılması beklenen fayın hemen önünden geçtiği Bakırköy yerine zemini görece sağlam bu çevrede daha yeni bir binada yaşamalarını senelerdir söylemekten dilimde tüy bitmişti, sürekli yok saydılar yakarışlarımı. Oturdukları eski evi satıp buralarda yeni bir eve taşınmaları pekâlâ mümkünken, Maraş depreminden sonra kamuoyunda yaşanan panik kıvamındaki farkındalıkla evlerinin değeri düştü, faya uzak ve yeni evlerin fiyatları da arttı. Aslına bakarsanız enerjileri de, güçleri de kalmadı ama son zamanlarda taşınma düşüncesinin dillendirmeye başladılar. Bu iyi bir şey ama şimdi de gayrimenkul fiyatlarındaki bu dinamiği anlayamıyorlar. Fırsat kaçtı. Bakalım 2024’te ne gelişme yaşanacak…


Gelelim bana.


Şimdi gene bok gibiyim, depresyondayım filan yazacağım, kıçınızla gülecek, budak büzeceksinizdir. Öyle ya, on beş yıldan fazla blog yazıyorum ve sürekli ‘bunalımdayım, bu defa çok fena, öncekiler gibi değil’ diye sızlanıp durduğumu düşünüyorsunuzdur. Siktirin gidin oradan, benden daha mı iyi bileceksiniz aq? Neyse, sizin bir kabahatiniz yok tabi, hırsımı sizden çıkarıyor gibi olmayayım, çok ayıp ederim. 


Anne-babamın sağlık durumları hakkındaki çaresizliğim, genel seçim sonuçlarının yarattığı muazzam travma, anormal bir hale gelen hayat pahalılığının toplumun geneli gibi beni felç etmesi; bütün bunların yanısıra hiçbir şey yapmıyor-üretmiyor olma halinin yansıması olan tüketme ve tükenme durumundayım. Tükeniyorum, bunda bir abartı yok. Tamam, emekliyim ama bir işim yok, bir çabam yok, bir sosyal çevrem yok, bir hobim yok, bir uğraşım yok. Yani aslında tam STK gönüllüsü olabilecek durumdayım ama serde KHK’lı olmak var, kim ne yapsın beni de başına dert alsın? Spor yapmıyorum, dil öğrenmiyorum, kendimi geliştirmeye yönelik bir çabam da yok. Kitap okuyorum, gevezelik ediyorum, satranç oynuyorum, civilization ile oyalanıyorum, youtube’dan felsefe/ilahiyat ders videoları izliyorum. Geceleri yatağa gidiş saatim 3’ü 4’ü buluyor, sabah öğlene kadar yataktayım. Hareketim azaldı, yürüyüşüm azaldı, kilo aldım, şiştim. Evden dışarı çıkınca para harcamak benim için kaygı verici, o nedenle aksi gerekmedikçe hep evdeyim. Havva evden çalışıyor, kitap yazıyor, başka işler kovalıyor, üniversiteye gidiyor, ben hep evdeyim. 


Yineleyeyim: Üretmediğim için tükeniyorum. Bu yıl da böyle tükendi gitti, benim gibi. 



Bu senenin kitapları... Kurgu edebiyattan tamamen koptum artık, içim dışım 'ağır' kitap oldu. Sindirebiliyor muyum? Pek sayılmaz. 





Seçim+ Çılgınca artan hayat pahalılığı ve depresif modun, hareketsizlik, eve kapalı bir yaşamla ilintili olduğunu gösteren grafiği görüyorsunuz.













12 Aralık 2023 Salı

Menopoz Üzerine...

Biri bana ‘menopoz nedir, nasıl bir şeydir?’ diye soracak olursa bu fotoğrafı gösteririm. 


Aşağıdaki, Havva’nın çalışma odasından bir görüntü. Bu fotoğrafı çektiğimi, üstelik bloğa koyduğumu bilse kıyameti koparır. Menopoz hakkında dalga geçtiğim için değil, odası bu kadar dağınıkken resimlediğimden ötürü. Neyse, kendisi okulda, bilmem hangi sosyoloji dersinde, o yüzden rahat hareket ediyorum. Malum blogu da okuyamıyor, neyse işte. 







Aralık ayının ortasına geldik, havalar iyice soğudu, dubleks evin üst katında yer alıyor odası, yani kah lodos, kah kuzey rüzgarları derken yazın sıcak olduğu kadar kışın da evin en soğuk köşesi. Çalışma masasının hemen yanında pencere var, altında da kalorifer peteği. 


Fotoğrafa dikkatinizi pek yoğunlaştırmadan göreceksinizdir, odanın ortasında bir elektrikli ısıtıcı, bir de vantilatör konumlanmış halde. Çünkü menopoz ortam ısısıyla kavgalı bir süreç; geçen akşam termometre 6C iken hissedilen sıcaklık 2C idi, odasına kahvesini götürdüğümde karşıma çıkan manzara da şöyle: Pencere ardına kadar açık, üzerinde sadece atlet var, vantilatör çalışıyor ve ter içinde yazdığı kitaba dalmış, çalışıyor. Ayaklarımda çorap, termal içliği sweatshirtle taçlandırmış bir halde odasına girip bu sahneyi görünce kadınlara karşı acıma duygum misliyle arttı haliyle. Yarım saat sonra da yanıma gerip ‘çok soğuk, ellerim buz gibi’ diye sızlandı, hep olduğu gibi. Bunu neredeyse her gün yaşıyoruz. Dedim ya, ortam ısısı ile kavgalı diye, insan üşür, kalın giyinir veya sıcakladığında üstündekileri de çıkartır; ne var ki menopoz yarım saatlik döngülere bölüyor kadınların hayatını, Adana sıcağıyla Erzurum soğuğu arasında ışınlanıp duruyor kadınlar. Yatağının baş ucunda da bir vantilatör var, geceleri bip bip kumanda sesi geliyor uyuduğu odadan, ya çalışmaya başlama, ya ayarını değiştirme ya da kapatma sesi şeklinde. Yani uykuda da uyanıkken de geçmeyen bir sıkıntı bu. 


Halbuki andropoz öyle mi? Biz erkeklerin hiç böyle dertleri yok, ilerleyen yaşla birlikte fiziksel-cinsel güç azalmaya başladığında daha çıtır kızlara sulanarak kendimizi kandırmak yetiyor rahatlamamıza. Yaşını almış erkeklerin kendilerinden 20-25 yaş kadınların peşine düşmesinin nedeni bu, dengi kadınlara ‘ben andropoza girmedim, siz beni andropoza soktunuz’ demenin bir şekli. Hep başkalarını suçlamanın verdiği rahatlık. 


Tekrar menopoza dönelim. Geçenlerde Havva ile konuşurken bu sıcaklama-üşüme sarmalının kimi kadınlarda yirmi yıl sürebildiğini söyledi, varmış öyle tanıdıkları. 


Halbuki andropoz öyle mi? diye devam etmeyeceğim, hayır. 


Yazık ya bu kadınlara.