20 Mayıs 2021 Perşembe

Codpiece Üzerine... (veya 'Bir Teşhir Yöntemi olarak Örtünme')

Geçen seneydi, Brueghel’in bir tablosu üzerine uzun uzun yazmıştım bloğa. Anormal bir adam bu. Sanatçı dediğimiz kişi sadece yetenekli değildir, aynı zamanda söyleyecek şeyi olandır. Yeteneğini içsel görüşüyle zenginleştirir ve ifade eder. Brueghel’in anlatacağı çok şey varmış belli ki, felsefi, gündelik, geleneksel, bir sürü farklı alanda tabloları ve çizimleri var bu adamın. Haylazlıkta da üzerine yok, bildiğin yaramazlık yapıp keyif alan fırlama bir karakter olduğunu düşündürür bana bazı resimleri. Brueghel biyografisi ve çalışmalarını burada yazıp dökmeyeceğim tabi ki, zaten hemen herkes eserlerinin en az birkaçına aşınadır bu adamın. Benim değinmek istediğim, ‘The Wedding Dance’ olarak isimlendirilen, bir düğünü resmeden tablosu. Yıllar, uzun yıllar önce görmüştüm bu resmi ve neşeli bir enstantanenin muzip bir ifadesini gördüğümü düşünmüştüm o zamanlar. Bir kır düğününde çalgıcılar, bir köşeye geçip aralarında konuşanlar, etrafı seyredenler ve tabi dans eden çiftler. Ressamın muzipliğinden kast ettiğim de ön planda yer alan üç erkeğin, çalgılardan biri ve eşleriyle dans eden iki herifin erekte olmuş görüntüdeki organları. Hiçbir anlam verememiştim resmi ilk gördüğümde, Brueghel ne diye şişmiş, taş gibi yarakları gözümüze sokmak istiyordu, anlamamıştım. Köylülerin azgınlığını mı vurguluyordu sanatçı, dansın erotik özelliğine mi dem vuruyordu, düğün/gerdek/zifaf vurgusu mu yapıyordu adam? Hiç biri değilmiş. İngilizcesi codpiece olan bir kıyafet aksesuarıymış bu görüntüye sebep olan şey. Daha önce çok kez kullanılmış olmasına karşın, Batı’da bir erkek modası halini alıp iyice yaygınlaştığı dönem 16yy’ın ortaları, yani ressam tarafından tablonun da yapıldığı 1566 yılı civarı. Dilimizde codpiece’in bir karşılığı yok çünkü bizim yerli ve milli kültürümüzde hiç yer almamış bu nesne; İngilizcesinden gidiyorum, cod torba anlamına geliyormuş, aslına bakarsanız testislerin bulunduğu scrotum diye bilinen erkeklik organının bir başka ismi. Piece, parça demek zaten. Cod+piece=Codpiece olunca kelime, testis parçası demek oluyor. Kıyafetlerin zaman içinde geçirdiği evrimi göz önünde bulundurursak erkekler cinsel organlarını kapatacak/koruyacak türden bir aksesuara ihtiyaç duymuşlar Batı’da, netice olarak testis parçasını iliklemişler önlerine. Buraya kadar normal, çünkü dediğim gibi değişen giyim tarzı yüzünden böyle bir ihtiyaç hasıl olabilir. Peki ama, Brueghel’in tablosundaki üç adamın codpiece’leri neden içlerinde kol gibi birer yarak kalkmış da sikişe hazır bir görüntü arz-ı endam ediyor diye düşünüyor bu defa insan. Cinsel organları saklamıyor buradaki codpiece’ler, aksine, fazlasıyla belirginleştiriyor, yani örtünme bir yana en vahşi, en dikkat çekici (ve en cazip) haliyle teşhir ediyor. 


Kanaatimce soldan sağa 15cm, 13cm, 17cm.


Avrupa’nın ortaçağını okuduklarımızdan ya da izlediklerimizden hareketle zihinlerimizde o dönemi ve insanlarını aşırı dindar, mutaassıp, ahlakçı düşünme alışkanlığımız vardır. Manastırlar, halka gölgesi düşmüş tutuculuk filan. Bu konuda geçenlerde okuduğum Fritjof Schuon’un yazdığı Bir Merkeze Sahip Olmak isimli kitapta geçen ifadeler nihayet aydınlatıcı oldu benim için. Çevirisi berbat ama zaten tradisyonalistlerin metinlerini tam ve kâmil bir biçimde tercüme etmek çok zor bir uğraş. Aşağıdaki metni, özellikle dipnotta yer alan * işaretinden sonrası için kopyaladım buraya, ne var ki ilk paragrafı meselenin ele alınış bağlamını da belirtmek için alıntılamak zorundaydım. Buyrunuz:



“(…) Dahası, orta çağlardan Batı Kültürünün ayırt edici özelliği belli bir dişileşmedir: Zahiren, aslında eril kisve kendini gösterir, en azından üst sınıflarda ve özellikle prensler arasında. Ancak bu, kadınları razı etme aşırı ihtiyacıdır, ki bu da bir emaredir. Buna karşılık genel manada kültürde, hayal ve hareket duyarlılığında, kısaca dışavurumda bir artış gözlemleriz. Bu durum çok uç bir noktaya varır ve ruhları derûnîleştirmekten ziyade dünyevileştirir. Bu özelliğin uzak sebebi, Tacitus’a göre, Almanların kadınlara gösterdiği saygı olabilir – ki biz bu saygıyı kesinlikle ayıplamıyoruz-, ancak bu son derece normal ve övülmeye değer özellik bir başka çok daha belirleyici faktör, yani toplumun Hristiyanlık tarafından din adamları ve din adamı olmayanlar/laikler şeklinde bölünmesi söz konusu olmasaydı, sorunlu sonuçlar doğurmazdı; bu yüzdendir ki din adamı olmayan halk kendisinin dünyevî olma hakkına sahip olduğuna gittikçe daha çok inanan ayrı bir insan kalabalığına dönüştü ve bu insan kitlesi içinde de kadın – ister hoşlanılsın ister hoşlanılmasın- açıkça önde gelen bir rol oynamıştır. * 


* Bu laik otokrasinin bir işareti ve ondan kaynaklanan dünyevîlik, giyim tezahürleri bakımından kadınların dekoltesidir ki zaten Dante tarafından eleştirilmiştir; ve bu sadece Hristiyan zühdcülüğü bakımından değil Semitik şeriatçılık bakımından da paradoksaldır. Semitik şeriatçılık din adamları ve din adamı olmayanlar ayrımı yapmaz; çünkü bir bütün olarak topluma kutsal bir karakter nisbet eder. Burada şaşılacak olan çıplaklık değildir – çünkü çıplaklık Hinduizm’de ve başka yerlerde meşru olarak bulunur- bilakis bu fenomenin Hristiyan muhitlerde ortaya çıkmasıdır; aynı hüküm, geç orta çağların bazı kıyafetlerinde erkeklik organlarının ön plana çıkması için de geçerlidir. Yine denilebilir ki din adamı olmayanların kıyafetinin – özellikle balo kıyafetinin- hoppa karakteri, manastırların abartılı sertliğinin karşıtı gibidir ve bu çok şatafatlı uyuşmazlık, sonraki her türlü git-gelleri harekete geçiren bir dengesizliğe işaret eder (…)”



Bu gelenekselci ekol önde gelen üyeleri modern yaklaşıma, bizlere kabullendirilerek doğru belletilmiş görüşlere toptan uyuzlar. Gene de yıkanmış beyinlerimize inat aykırı düşünceleri benim için her zaman çok değerli olmuştur. Rene Guenon’u okurken akademik bir sunumda olduğum hissine kapılırım; Martin Lings benim nazarımda dost meclisinde ağzından bal damlayan konuşmacıdır, Fritjof Schuon ise daha ziyade ilahiyat fakültesi çıkışlı bir cami hocası gibi. 


Bana gelince, bulamaç yapmaya doyamayan bok gibi bir adamım vesselam. 


18 Mayıs 2021 Salı

Tanrı'nın Okları Üzerine...

İhsan Fazlıoğlu bir yerlerde diyor ki: “(…) İsmail Sâkib Tercânî, Platon'a nispetle, Yunanî felsefenin bu yapısını şu biçimde özetler: ‘Âlem küre; Yeryüzü merkez; insan hedef; felekler yay; olgu-olaylar oklar; Tanrı okçu; kaçış nereye?". Tercânî, "kaçış" için "meferr" sözcüğünü kullanır; yani "firâr edilecek yer’.


Hedef durumundaki insan, okçu olan Tanrıdan kaçabilir mi? Musibet diye bir kelime var bilirsiniz, Arapçadan dilimize geçmiş; afet, bela, sıkıntı, dert gibi bir anlamı var. Sözcükleri doğru kullanalım – tefeciden borç alıp ödeyemediğinde ceza olarak dizlerinden vurulan kişi bir musibete uğradım diyemez, aşkını sunduğu adam tarafından kullanılan ve aldatılan kadın musibetten bahsedemez, çalışanına güvenip kasanın anahtarını teslim eden patron paralar uçtuğunda musibet dokundu diye sızlanamaz ya da benzin istasyonunda sigara içen herif ortalık havaya uçtuğunda musibet geldi başıma diyemez. Bu ve benzeri olaylar iradenin, aklın, duyguların tercih ve kararlara etkilerinin olduğu vakalardır. Beşerin beşere ya da nefsine yaptığı fenalıklardır bunlar. Musibet ise insan-öte kaynaklıdır. Hastalıklar musibettir, doğal afetler musibettir söz gelimi. Yukarıdaki alıntıda vurgulandığı gibi yay ve ok, Tanrı’nın elindedir. Musibet, doğrudan doğruya ondan gelir. 


Ok isabet eder hedefe. Musibet kelimesinin kökü ile isabet kelimesinin kökünün aynı olduğunun altını çizelim şimdi. İki sözcük de svb kökünden türetilmiş. Yani musibet, isabet edendir. Bu doğrudan doğruya Tanrı’nın ilahi müdahalesinden başka bir şey değil.  


İşte şimdi ilk bakışta birbiriyle çelişkiliymiş gibi görünen iki ayeti tekrar değerlendirebiliriz:

a) ‘Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez. Ama insanlar öz benliklerine zulmediyorlar.’ (Yunus, 44)

b) ‘Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.’ (Bakara, 155)


Bu iki ayetin ele aldığı konuların birbirinden tümüyle farklı olduğunu az önce anlattım. Yukarıdaki a) ayeti, alkolik veya uyuşturucu madde bağımlısı bir kimsenin yaşayacağı maddi manevi yıkımı, konut, maden ya da başka türlü bir betonlaşma faaliyeti yüzünden doğayı mahvetme faaliyetinden sonra yaşanan çevre felaketini, zina yapma niyetiyle başkasının karısına göz diken adamın yaşayıp yaşatacağı faciayı, emek sarf etmeden çok zengin olma hayaliyle saadet zincirlerine, tosuncuklara çoluğunun çocuğunun nafakasını kaptıran geri zekalıları kapsıyor. Bu zulm insan eylemlerinden kaynaklı. Öteki ayete, yani b) şıkkına gelirsek, karar ve irade dışında insanı yakalayan sıkıntıları Tanrı oklarının yaratacağı anlatıyor o. Tanrı bu okları isabet ettirerek musibet yaratıyor, bunu da kullarını deneme gayesi şeklinde açıklıyor. Sabrı, asi olmayan imanı tasdik ediyor böylece. Kıtlık böyle, hastalıklar böyle, doğal afetler böyle. Üstesinden gelinemeyecek, öngörülmesi ya da engellenmesi mümkün olmayan sıkıntılara musibet diyoruz biz.


Allah bizi oklarından esirgesin.


Not 1: Cami hocası olsam vaaz kürsüsünden bunları anlatırdım. Sonra da beni döverlerdi her halde.

Not 2: Ucundan kenarından düşüncelerimi ifade ettiğim bu mesele, göründüğünden ve benim ele aldığımdan çok daha karmaşık tabi ki. Konu bir noktadan sonra kaderin kapsamı tartışmalarını da beraberinde getiriyor. 

Not 3: Blog insanlara kapalı ama aslına bakarsanız okuyuculara açık tutsam da kimse okumaz böyle şeyleri. Kime ne anlatıyorum aq.

Not 4: Böyle ciddi konuları daha derli toplu yazmalıyım, yayınlamadan önce son okumayı yaptım da, hiç beğenmedim açıkçası.


14 Mayıs 2021 Cuma

Bir Asker Arkadaşı Üzerine...

Dün akşam bir telefon geldi, bilmediğim bir numara. Açtım, herhalde numarasını kaydetmeye gerek görmediğim biri bayram tebriki için arıyordur diye düşünerek. Karşımda çekingen, beni rahatsız ettiği için huzursuz olduğu hissedilen bir sesle konuşan adam, asker arkadaşım olduğunu ekleyerek kendini tanıttı, ismi F. imiş, eski ajandalarını karıştırırken beni de aramak istemiş, askerlik arkadaşlarının dahil olduğu bir grup (whatsapp grubu gibi bir şey olsa gerek) kurmaya girişmişmiş mi ne öyle öyle bir şey. (Eski) Mesleğimi ve (eski) pozisyonumu bildiği için de çok saygılı, kendisinin de devlet memuru olduğu ekledi konuşurken. İsmini hatırlayamadığımı özür dileyerek söyledim en başta, sonra da keşke beni aramasaydın diyerek ekledim KHK’li, ihraç edilmiş biri olduğumu. Birkaç saniye duraksadı karşımdaki, sonra “tamam, tamam, tamam, tamam, tamam, tamam” diye değişen ses tonuyla apar topar kapattı telefonu. 


17 sene evvel yaptığım kısa dönem askerlikten sonra biri beni arıyor, kem küm ediyor. Halbuki Google sadece 2.el araba fiyatlarını öğrenmek, Kagney Linn Karter gif’leri aramak ya da Fatih Terim’in maç sonu açıklamalarını okumak için kullanılmaz. 17 senedir görmediğin birini önce google’a yazar bakarsın. Neredeyse 150.000 kişi ihraç edildi farklı farklı kurumlardan. Evet, bana had safhada haksızlık edildi, evet, F. beni askerde tanıdığı kadarıyla -hafızamda ona dair hiçbir şey yok bu arada- bu ihtimali aklına bile getirmemiştir, normaldir, ama madem onca sene sonra aramaya niyetlisin, acaba ne nedir, necidir diye merak eder, bakarsın be kardeşim. 


“Hassiktir ya, ben ne bok yedim” havasıyla apar topar telefonu kapatınca bana vebalı olduğumu bir kez daha hatırlattın F., yolun açık olsun geri zekalı asker arkadaşım. Her kimsen artık. 


13 Mayıs 2021 Perşembe

Gurur Tablosu Üzerine...


12 Mayıs güncel bilgiler


İki gün sonra annemler, bir mani çıkmazsa torunlarını görmeye gidecekler, tablodaki birinci sıradaki ülkeye. Gönül isterdi ki torunları daha aşağılarda yer alan bir ülkede güven içinde yaşasaydı, ama hayır, kaderin cilvesi olarak geçen sene iptal edilen uçuşlarını bu sene telafi etmeye kararlılar, sanki durum daha iyiye gitmiş gibi. Dolaylı olarak bu konu bana patlayacak, Bostancı’dan kalkıp Bakırköy’e onları görmeye gittiğimde bir saatten fazla oturmuyorum, yeme-içme yok, maskem hep yüzümde. Şimdi ise kardeşime gidecekler, aynı evde günlerce yatıp kalkacaklar. Beni covid 19’u abartan bir aptal olmakla suçlayan babam, diğer oğlunun evinde, torunlarıyla free takılacak. Gıybetimi yapmaları umurumda değil, o zaten şaşırtmaz beni ama aptal ve pipirikli olduğumu düşünmeleri can yakıcı elbette.


Velev ki o kadar aptalım, bu tabloda Türkiye’nin beşinci sırada yer alması da mı benim aptallığımdan kaynaklanıyor? 


Şimdi dünya sıralamasında hastalığın bütün parametrelerde zirveye kurulmuş ülkeye güle oynaya gidecekler.


Ben de onlara “aman dikkatli olun” falan demeye devam edeceğim. 


Bu sırrı ben de merak ediyorum. Bak vallahi çok merak ediyorum. 



Meğerse sır yokmuş. Galiba başarı da yokmuş. Hastalığın cirit attığı bir ülkeye kimse gelip maç yapmak istemiyormuş. 







4 Mayıs 2021 Salı

İflah Olmayan Geri Zekalı Tiplerin Hezeyanları Üzerine...

İkizdere’de bir şeyler oluyor. Ne olduğunu bilmiyorum, karşıma çıkan haberlere gözümün ucuyla bile bakmıyorum ki, doğrusunu isterseniz umurumda bile değil. Bu yazıya başlamadan evvel aşağıdaki fotoğrafı internetten bulmak için google’a baktığımda fark ettim ki, hangi şehirde olduğundan bile haberim yokmuş: Artvin’de zannediyordum, Rize’deymiş meğerse. Neyse, ikisi de cehennemin dibi sonuçta. Dedim ya, neden gündemde yer işgal ettiğiyle ilgilenmiyorum, ya baraj ya altın madeni filan yapılacaktır oralara çünkü sürekli bir ‘doğayı katletme’ vurgusu ve yerel halkın da buna tepkisi/direnişine dair başlıklar çarpıyor gözüme. Özellikle sosyal medya bu konuda -her konuda olduğu gibi- ağız ishali olmuş tiplerin yankı odasına dönüşmüş halde. Üstüne üstlük, aşağıda gördüğünüz fotoğraf dolaşımda; halkın devlete karşı direnişinin simgesi olarak birileri tarafından saygıyla kutsanan bir resim bu. Sanatçı çok güzel bir kare yakalamış, hakkını teslim etmek gerek. Caspar David Friedrich tabloları gibi yüzünü değil, arkasından görüyoruz kadını, yaşını tahmin edemeyiz, yüzünde beliren duygu durum hakkında ise hiçbir fikrimiz yok. Dayandığı sopa, salt saldırı ve savunma amacıyla üretilmiş bir cisim olmasa da, kadının kavgaya hazır olduğu mesajını veriyor bize. Dahası, ilk ve ortaçağlarda düşmanın saldırı ve muhasarasına karşı insanlar kalelerini yüksek yerlere yaparlardı ya da yüksek mıntıkalarda kendilerini savunmaya alırlardı, bu resimde de kadın sadece sopasıyla değil, duruşuyla ve durduğu yüksekçe nokta itibarı ile de bir savaş pozu veriyor. Tabi bizler, sadece bu resmi görerek vaziyete yorumluyoruz: Aynı sahne tam ters açıdan yani jandarmaların bulunduğu taraftan çok başka resmedilebilirdi, mesele doğru mizanseni yaratacak bir enstantane yakalamaktır her zaman. Susan Sontag sıklıkla bunu vurgular kitaplarında, yani fotoğrafın gücünü – yanıltıcı olabilme ve etkili mesaj verebilme kudretini. Anlam, gördüğümüzle değil, altına düşülen açıklama ile pekişir fotoğraflarda. Bu resmin bize göstermeye çalıştığı, insanların da anladığı, devlet (jandarma varsa devlet oradadır) bir karar vermiş, uygulanmasına halk karşı çıkmakta. İnsanlar bu karara itirazlarını en üst perdeden dile getirmeye, gerekirse kavga etmeye kararlı. Belki öyledir, belki değildir. Bu beni ilgilendirmiyor, dedim ya, umurumun bokunu harcamam bu konuda. Doğrusunu isterseniz kimse hakkında zerre kadar dertlenmiyorum artık. Büyüdüm, taşlaştım, dikenleştim. Beni daha ziyade dolaşımdaki bu fotoğraf, sosyal medyada bu fotoğrafın altındaki yorumlar ilgilendiriyor. Yorumlar çok eğlenceli: Bazı geri zekalı muhalifler son belediye seçimlerinde İkizdere’den iktidar partilerine çıkan oyun %95,65 olduğunu, şimdi kendilerine dokunan bir uygulama yüzünden iktidarı eleştirmeye hakları olmadığını yazıyor, yerel halka ‘oh olsun’ çekmekle meşguller. Başka bazı geri zekalılar, bu görüşün devamını yaşananlardan sonra artık yerel halkın muhalefet saflarına geçeceğine emin bir dil kullanarak kendi morallerini yüksek tutma derdinde. Öyle veya böyle, tüm bu muhalif karakterli geri zekâlılar, insanların yaşam alanlarına ve yaşam tercihlerine müdahale olduğunda, buna az ya da çok, gösterdikleri tepkinin siyasal tercihlerini etkileyeceğini düşünebilecek kadar geri zekâlılar. (Bu cümledeki anlatım bozukluğu bilinçli uygulandı.)


Her şey bir yana, bu fotoğrafı kim çekti bilmiyorum ama yıl sonunda çeşitli uluslararası yarışmalarda ödül alacağına eminim. 




Konuyu irdelemeye örnekleyerek devam edeyim; üzerinden çok fazla zaman geçmemiş, hafızalarda henüz canlı ve görece çok daha önemli, kayda değer bir örnekle açıklayayım düşündüklerimi. 

30 mart 2014 tarihinde Türkiye’de belediye seçimleri oldu. Manisa’nın Soma ilçesinde belediye başkanlığını %43.3 oranıyla 29,301 oy alan iktidar partisi kazandı.

İki hafta sonra, 13 mayıs 2014’te Soma’da maden faciası yaşandı. Madende patlama, göçük ve yangın olayları peşi sıra meydana geldi. Bilanço korkunçtu: 301 can kaybı, 88 yaralı. 415 kişi de madenden sağ olarak kurtarılmıştı. Hükümet yetkilileri ve ilgili devlet kurumları derhal Soma’ya intikal etti olaydan sonra, halkın şiddetli protestosu, yaşanan olaylar, güvenlik güçlerinin acısı taze halka müdahale etme zorunluluğunu da beraberinde getirmişti ve bu defa da bu müdahale yüzünden hükümete tepkiler katlanarak artmıştı. Herkes için zor, yıpratıcı günlerdi. 

Faciadan bir sene sonra, Haziran 2015’te genel seçimler oldu. On üç ay önce hükümet yetkililerine şoke edici tepkiler gösteren, yaşanan protesto olayları zihne kazanan Soma halkından, bu defa iktidar partisine 27,224 oy çıktı, %39,87 oranda. Basit bir hesap yaparsak, faciada hayatını kaybeden 301 kişi + yaralanan 88 kişi = 389 kişinin, son derece kaba bir tahmin/ yorumla, anası+babası+karısı+kardeşi ıstıraplarını ve öfkelerini seçim sandığına yansıtmaya karar verseler, kabaca ve yanılgıya açık bir hesapla 1556 oy eder. Maden faciasından bir ay evvel ve on üç ay sonra düzenlenen iki seçimde iktidar partisinin kaybettiği oy sayısına bakarsak, bu da 2077 oya tekabül ediyor. Kim bilir, cehennemi canlı yaşayan ama neyse ki felaketten kurtulan 415 kişiyi de eklersek, 2077 sayısına iyice yaklaşırız. 

Malum, haziran 2015 seçimleri yeni hükümet kurulamadığı için tekrarlanmak zorunda kaldı, kasım 2015’te yeni genel seçim yapıldı ve bu defa Soma’da – maden faciasından, sonraki gösterilerden 17 ay sonra iktidar partisine 34,337 oy, %49,65 oy oranıyla verildi. 

Yazının geri kalanında artık sayılardan, oranlardan filan bahsetmeyeceğim. Çünkü her şey ortada.

İkizdere’ye geri döneyim. 

Dönmeyelim. 

Birileri – yukarıda geri zekalılar diye tavsif ettiklerim- bu ülkeyi, halkı, demokratik tercihlerini ve bu yöndeki motivasyonlarını anlamaktan bihaberler. Hangi dinamiklerin insanların kararlarına yön verdiğini idrak edemiyorlar. Sonra da cümlelerine oh olsun'larla, artık’larla, bundan sonra’larla başlayabilme cüretini kendilerinde bulabiliyorlar. 

Yalnız cahiller ve geri zekalılar cüretkardır.

Ipse dixit.