29 Temmuz 2020 Çarşamba

Karanlık Bir Gelecek Tasviri Üzerine...



Covid-19 hız kesmeden yayılıyor dünyada. Dün Mustang çok uzun bir zaman sonra bizi ziyarete geldi, Havva’nın burnunda tütüyordu ne zamandır. Durmaksızın gezip tozan, sağda solda sürten bu genç hayvanın boğazı gıcıklanıyormuş üç dört gündür, anneciğine dert yanıyordu acaba virüs bulaşmış olabilirmiş kendisine. Evet gerizekalı. Diğer semptomları sorduk, hiç biri yok kendisinde. Sonra yarım ağızlı endişelenmeyin, iyiyim, size de bulaşmaz filan diye de saçmaladı. Bu kadar salaklığa gönlüm razı değil. Hiç dikkat etme, her şey normalmiş gibi davran, boğazında birazcık rahatsızlık oluşunca hemen sızlan, sonra da yok bir şeyim diye kendi kendini yalanla. Dayanamadım, ‘senin için değil, kendimiz için endişeleniyoruz, seninle mesafemiz kontrollü, yüzüne de maskeyi taktık o yüzden şu an bir şey olmaz bize, ama sen buradan çıkacaksın ve hastaneye babaanneni ziyarete gideceksin, eğer virüsü daha önce kapmışsan onu orada babaannene bulaştıracaksın, babaannenden de hemşireye geçecek. O hemşire başka hastalara ve doktorlara aktaracak virüsü. Doktorlardan biri eve giderken taksiye binecek, o taksi şoförü de gece karısına bulaştıracak. Ertesi sabah taksicinin karısı çocuğunu markete gönderecek, o çocuk ben yanındaki reyonda cips alırken hayvan gibi hapşıracak. Ben de eve gelince annene sarılıp bulaştıracağım. Gördün mü, bu iş böyle yayılıyor.” dedim. Tuhaf tuhaf yüzüme baktı. Salgın ve salak kelimeleri arasında bir ilinti olmalı.



Mustang’ı bırakalım. Global bir kriz yaklaşıyor. Bir cisim yaklaşıyor diyen adam gibi konuştuğumun farkındayım, gamlı baykuşun tekiyim, felaket tellalıyım vesaire vesaire. Bal gibi ortada hayrımıza olmayan gelişmelerin ayak seslerini duyduğumuz gerçeğini değiştirmiyor karamsarlığım. Devekuşu gibi kuma sokacak değilim başımı, elimden bir şey gelmiyor, düzeltebilecek gücüm yok, kendimi(zi) sakınabilmem de mümkün değil, bekliyoruz kurbanlık koyun gibi. Pandeminin etkisini gösterdiği ilkbaharda marketlerin, manavların talan edilircesine nasıl boşaldığını, fiyatların çılgınca tırmandığını, üretim – tedarik – satış zincirinin nasıl bozulduğunu hatırlıyorum, yalnızca iki üç ay önce yaşandı bunlar. Tarım ve hayvancılığın sarsıldığı bir düzende en zengin kesim ne yapar eder fiyatı artsa da gıdaya erişimde zorluk çekmez, ama piramidin tepesi haricinde kalan kesimler nasıl idame ettirebilirler hayatlarını? Uluslararası kuruluşlar önce fakir ülkeleri vuracağını öngördükleri küresel bir kıtlıktan bahsediyorlar, sonrasında daha az fakirlere, sonra daha gelişmiş ülkelere uzanacak böyle giderse. İnsanlar, marketlerde makarna ya da mercimek gibi görece ucuz ve bol gıda malzemelerini bulamadıkları ilkbahar aylarında yaşadıkları kaotik ümitsizliği ve korkuyu bir defaya mahsusmuş gibi değerlendirip hiçbir şey yokmuş gibi davranmaktalar, gene salgın-salak ilişkisine geldik galiba. Şöyle düşünelim: Benim gibi vasat bir satranç oyuncusunun karşısına, olmaz ya, rakip olarak Magnus Karlsen çıksın, bir oyuna başlayalım kendisiyle. Kazanma ihtimalim var mı? Yok. İlk hamleleri yaptık diyelim, e2e4 filan, hatta açılış piyonlarını değiştirdik, 5-6 hamle geçti, benim “yenilmeyeceğim aq, direniyorum, direneceğim, işte bakın 6 hamledir mat edemedi beni” diye havalara girmem akıllıca olur mu? 8. Hamlede atlarımdan birini alsın, 11. Hamleye geldiğimizde bu defa ‘üç hamle evvel atımı almış olabilir ama beni hala bitiremedi, dimdik ayaktayım’ diye oyunu seyreden kişilere PR çalışması yapmamı da akıllıca görmezsiniz siz. Sikecek aq, bu kime ne havadır ya. Benim gamlı baykuşluğum bundan ibaret sayın okuyucu. Evimize aldığımız fazladan üç paket makarna ve iki paket bulgur bizi kurtarmayacak. Marketlerdeki raflar, korkarım ki gene yağmayla boşalacak. Mesele ülkemiz değil, dünya ölçeğinde bir gıda krizinden bahsediyorum size.  



Durum ciddi… Juvenalis, Roma’da kamu düzeninin sağlanmasını ve asayişin daima muhafaza edilebilmiş olmasını iki unsura bağlar; ekmek ve sirk, oyun. İnsan yığınları karınları doyduktan sonra ve oyunlarla eğlendirip meşgul edildikten sonra isyan etmeyi akıllarına bile getirmezler. Bilge Kağan, Orhun Yazıtlarında çok güzel der; “Kağan olup yoksul fakir budunu bir araya getirdim, fakir budunu zengin yaptım.” Bundan daha net ifade, Ulug-kent Beyine ait, gayet vazıh ifade etmiş: Halk mesut olmalıdır, halkın mesut olması için karnının doyması lazımdır. (…) Kara budunun kaygısı hep karındır. Onların yiyecek ve içeceklerini eksik etme.” Ebu Zer Gifari’nin meşhur sözü bu perspektiften bakınca daha bir anlam kazanmıyor mu? “Gece yatağa aç girip sabah kılıcına sarılmayanın aklına şaşarım” demiş bu sahabe. Günümüz dünyasında zengin zenginleşiyor, fakir de gün geçtikçe fakirleşmekte. Pandemi süreci bile bu durumu değiştirmek bir yana perçinledi. Ne var ki ‘ekmek’ bulabildikleri sürece halklar bu durumu içine sindirmekte bir beis görmez, ta ki marketler, manavlar, hatta kasaplar boşalıncaya kadar, ya da ürünlerin etiketlerindeki fiyatlar insanlara Ferrari’ye bakıyormuş hissi verinceye kadar. İşte o zaman, Allah korusun, dünyanın değişik yerlerinde korkunç olaylara rastlamak kaçınılmaz olur, önüne geçilemez olayların. Fransız ihtilalinin dahi ana sebebi açlık ve yokluktu, Dickens bunu çok güzel anlatır.



Oyun meselesini de bu bağlamda ele almak zor olmayacak, pandeminin şok edici etkisi toplumları hipnotize etmişken politikacıların başlıca derdi futbol maçlarının ne pahasına olursa olsun oynanması, liglerin devam etmesini sağlamaktı. Avrupa ölçeğinde basketbol ve voleybol müsabakaları hemen iptal edildi, lig şampiyonları mevcut sıralamayla tescil edildi ama en büyük ilgiyi gören, circus görevi gören futbolda öyle olmadı. Önce Almanya adım attı, sonra İspanya, İtalya, Türkiye derken (Fransa hariç) hemen bütün ülkeler ligleri seyircisiz de olsa oynanan müsabakalarla başlattılar, ne yapıp edip oynattılar maçları. İnsanları uyutmanın demeyeyim ama sakinleştirmenin başka bir yolu yok çünkü. Salazar’ın 3F kuralından biridir futbol, ben de hastasıyım sonuçta. ABD kültürü farklı, orada da rugby ve beysbol benzer mahiyette işlev görüyor. Fakat ne olursa olsun, genel fakirleşme, pandeminin insanların öncelik sıralamalarını değiştirmesi, futbola dahi yansımış halde. En değerli oyuncular listesine bakıldığında 4-5 ay önceye kıyasla her yıldız sporcunun transfer/bonservis ücretinde kayda değer bir düşüş söz konusu. Bu herkes açlıktan kırılırken Samsung’un TV fiyatlarını kırmasına benziyor. Bu oyuncuların hiç biri kötü bir sezon geçirmediler, hepsi de dünyadaki her sporseverin taraftarı olduğunu takımda görmek için kurban adağı verecek kişiler, ama fiyatları neden düştü acaba?


Jadon Sancho balonunun bu listede ne işi var aq?






Cevap çok basit. Çünkü, bir cisim yaklaşıyor.

26 Temmuz 2020 Pazar

Azer'in Durumu ve Bir Kısırdöngü Üzerine...


Ingmar Bergman, kendisiyle yapılan bir söyleşide aşağılanmışlık halini şöyle anlatıyor:
“Bahsettiğim şey yargılanma hissi. Kalbinizin en derininde önemli olduğunu düşündüğünüz bir şeyi hayal ediyor ve oluşturuyorsunuz ve bunun başkaları için de önemli olabileceğini düşünüyorsunuz ancak sonra birileri kalkıp bunu aptalca ya da saçma olarak görüyor ya da o şekilde yapılmaması gerektiğini düşünüyor. Sanırım aşağılanmanın kaynağı bu.”


Bütün eleştiriler, bütün uyarılar, bütün hüküm vermeler pekâlâ bu çerçevede ele alınabilir. Söz gelimi babama günlerden beri her konuşmamızda bu sene kurban kesmemesini, vekâlet verip bağışta bulunmak suretiyle kurban ibadetini yapmasını salık veriyorum. Telkinlerim hatta yalvarmalarım hep bu yönde. Salgınla ilgili olarak diğer yönlendirmelerimin bir parçası bu ısrarım; o da sürekli olarak beni savsaklama yoluna gidiyor, bakarız, düşünürüz gibi laflarla kulak arkası ediyor söylediklerimi. En son dün akşam gene bu konuyu telefonda açtığımda babam ‘gönlüm razı değil kesmemeye’ gibi bir cümle sarf edince cinlerim de tepeme çıktı, iyice söylendim. Tenkit edilmek yukarıdaki alıntının ışığında baktığımızda çok ağır geldi ona, bu defa sinirlendi. Çünkü yönlendirme ve ikaz etme çabalarım bununla da sınırlı kalmıyor, devamlı virüsten kendisini korumasına yönelik uyarılarda bulunuyorum çünkü. ‘Ben kaderciyim’ diyor ve beni susturmaya çalışıyor, çünkü eleştirilmek istemiyor. Yetmişini aşmış kronik bir kalp hastası olması onu ancak göstermelik önlemlerle kendisini kandırmasına mani değil. Doğal olarak maske, sosyal mesafe gibi konularda anlattıklarıma da bıkkınlıkla yaklaşıyor. Hep başkaları ne der, hakkımda ne düşünür yaklaşımını hayatının her alanında ilk sıraya koymuş birisi oldu, kurban kesip etlerini birilerine –işçilerine ya da önceden alıştırdığı kimselere- dağıtmak onun için kurban kesim alanındaki olası tedbirsizliğin endişe verici sonuçlarından daha önemli. Bana da gereksiz derecede kaygılanan biri gözüyle bakıyor. Söz gelimi geçen hafta sonu Havva ile beraber yazlığa gidip yanlarında iki gün kaldık, aynı masada yemek yemedik, onlarla yakın olduğumuz/oturduğumuz zamanlarda da ben ve Havva hep maske ile durduk. Dışarıdan bakıldığında anne-babamı bizden ve virüsten korumaya çalışıyormuşuz gibi bir görüntü arz ediyordu durum, aslında tam tersi… Biz kendimizi babamda ve annemde olması muhtemel virüsten sakınıyorduk o sırada. Babam hemen her gün dükkânda, insanlarla iç içe, maskesi lâlettayin takılı gün boyu. Annem ise ne kadar dikkatli ve hatta endişeli olursa olsun babamla birlikte olduğundan o da risk altında. Bu arada annem de yetmişini geride bırakmış bir tansiyon hastası ve ciddi anlamda obez, yani karı-koca en riskli grup içinde yer alıyorlar. Bizim tedbirli tavırlarımızı da onlar hafife alıyorlar, sanki aşırıya kaçan aptallar gözüyle baktıklarını bile söyleyebilirim. Bense (bizse) onların bu saldım çayıra, mevlam kayıra yaklaşımlarının felaketle sonuçlanabilme olasılığından ötürü korku içindeyiz. Ödümüz kopuyor tedavisi, ilacı olmayan bu bulaşıcı virüsten mustarip olacaklar diye. Özetle tümüyle farklı bakış açılarıyla biz onları eleştiriyoruz, onlar da bizi. Bayramda ziyaretlerine gitmeyeceğiz, çünkü akrabalar da bizim gibi değil, anne-babam gibi düşünüyor.



Benim, bir noktada akıllanmam gerek. Daha doğrusu artık aklımı başıma almam. Yetmişini aşmış babamı ‘onu yapma, öyle yapma, şöyle yap, böyle davran’ tarzında ister tatlı dille, ister sert uyarılarla şekillendirmeye çalışmamın hiçbir hükmü yok. Babamdan çok okumamı, sadece TV’de duyup edindiklerinden çok daha farklı ve zengin kaynaklardan bilgi anlamda beslenmemi kendisine müdahale etmeme gerekçe olarak görüyor olabilirim. Ne var ki bu, babamın gözünde bir değer taşımıyor. Annem zaten herhangi bir uyarıma ‘karışma bana!’ tepkisini gayet şirret bir ses tonuyla vermekte. Dolayısıyla, her uyarım, her yönlendirmem faşist bir dayatmaya dönüşerek onlara aşağılanmış hissi yaşatıyor. ‘Siz anlamıyorsunuz, düşünemiyorsunuz, idrak etmekten yoksunsunuz’ demeye geliyor bu eleştiriler. Bu durum Azer’in, oğlu İbrahim Peygamberin tebliğine ve anlattıklarına sırt çevirmesinden farklı değil bir bakıma. Babası, oğlu peygamber de olsa, kendisine ilahî uyarıyı da nakletse, son planda ‘sen benim oğlumsun, bana akıl mı veriyorsun elimde büyüdün eşşek sıpası!’ moduna geçip sırtını dönebiliyor.


Onların benim sözlerime tepkisizlikleri ya da umursamaz yaklaşımları, sonraki safhada da beni ciddiye almadıklarına dair tavırları, hakkımda kaale alınmayacak, abartılı ve fuzuli korkuların esiri bir paranoyakmışım gibi düşündüklerini işaret ediyor, bu defa ben değer verilmeyen, aşağılanmış birine dönüşüyorum.



Matta incilinde ne güzel geçer: “Başkasını yargılamayın ki, siz de yargılanmayasınız.”






Dediğim gibi, akıllanmam gerek.

24 Temmuz 2020 Cuma

Hareketli Bir Temmuz Ayı Üzerine...


Bitmesine bir hafta var belki, gene de bu Temmuz ayı pek çok olaya tanıklık etti, yeni gelişmelere de gebe olduğunu söylemek yanlış olmaz. Öncelikle Havva’nın ofisi resmen kapandı, pandemi sürecinde herkes evden çalışmaya başladıktan sonra böyle de işlerin pekala yürüdüğünü gören şirket, boşuna ofis kirası, yol  masrafı, trafik çilesi, multinet kartı gibi aslında gerekmeyen masraf ve zahmetlerden kendini sıyırabileceğini fark etti; dolayısıyla artık Mustang’in boşalttığı odayı kişisel ofisine dönüştüren Havva muvakkat değil, düzenli ve daimi olacak şekilde evden çalışıyor. Bu durumun üzerimdeki olumsuz etkisine değinmiştim daha önce. Ne var ki bendeki etkisi ne kadar menfi ise, Havva için bir o kadar rahat ve konforlu. Daha az çalıştığı sanılmasın, aksine, daha uzun mesai ve daha etkin performans gösteriyor kendisinin de söylediği gibi; fakat insanın ruhunu tüketen trafik çilesi, kalabalıklarla savaşarak işe gidip gelme mücadelesi yok şimdi. Böylece enerjisini koruması çok daha mümkün. Hepsi bir yana, beni biraz sarstı ofisin kapanma meselesi. Benim için özel ve unutulmaz olaylar yaşanmıştı o ofiste ve çevresinde, hayatımda iz bırakan duygular, olaylar geçti başımdan o muhitte.



Bununla beraber, yeni bir gelişme yaşandı geçtiğimiz günlerde: İş teklifi aldı Havva’m. Bu müthiş bir şey… Elli yaşımıza merdiven dayadık, benden bir yaş küçük ve mesleğini icra etmedeki başarısı, iş ahlakı ve disiplini ile teklif alabiliyor Havva. Türkiye’nin en büyük holdinglerinden birinden gelen teklif her bakımdan çok cazip; maaş, sosyal imkânlar vs. Bir yandan da şu an çalıştığı şirkette uzun yıllarını geride bıraktı, hem bir gönül borcundan söz ediyor, hem de neredeyse bir aile halini almış yönetim- çalışanlar arasında kendini evindeymiş gibi hissediyor. Çalışan sayısının fazla olmaması ve uzun yıllar, kurumsallığın getirdiği soğukluğu ve yapmacıklığı bir nebze izale edebilmekte. Şimdi ise, gelen teklif yüzünden kararsız, yapması gereken seçimden ötürü de ikilemde hissediyor kendini. Aslına bakarsanız klasik bir paradokstur bu - mevcut durumun devamını tercih ederek pozisyondaki garantiyi muhafaza etmek mi, yoksa riske girip daha yüksek kâr, tatmin ve avantaj peşine düşmek mi? Şurası muhakkak ki her durumda, seçimi ne olursa olsun içinde bir memnuniyetsizlik ve mutsuzluk peydahlanacak, bloğu okuyamıyor ona da kısıtlı olduğu için ama bu defa bir ayrıcalık yaptım (eşim ya, olsun o kadar) ve kendisini bilgisayarımda açtığım şu eski yazıyı gösterdim, hızlıca okuduktan sonra sinirli sinirli gülerek söylenmeye başladı, madem her durumda pişman olacakmış, o zaman teklifi kabul etmesi akıllıca olurmuş. Bakalım, ne yapacak göreceğiz. Karar vermekte zorlandığından, benden de kendisini yönlendirmesini umduğu bir telkin çıkmadığından, çaresizlik içinde kıvranıp duruyor. Bu nedenle anneme müracaat etti, istihareye yatsın diye ricada bulundu. Annem her zaman değişik bir kadındır, rüya tabirleri anneme sorulduğu gibi, evlilik, taşınma, yeni bir ticarî teşebbüs öncesi gibi durumlarda insanların istihareye yatması istenen biri. Karmaşık sonuçlar çıktı, önce çok olumsuz, sonrasında da karmaşık cevaplar geldi kendisinden, ama elbette ki rüya ve istihare ile amel edilmez. Kendi adıma şöyle düşünürüm ben; istiare dini içerik taşıyan bir eylem, duası, namazı olan, sonra da uykuya dalındığında görülen renkler ve olayların yorumlanması özetle. Fakat gaybdan, gelecekten haber gelmesi umulan bu eylem, her ne kadar hadislerle desteklenen/tavsiye edilen bir şey de olsa, son karar mercii değil. İstişare yanı fikir alışverişi, modern ifadeyle konsültasyon çok daha önemli. İslamdan önce, yani cahiliye döneminde arapların tapındıkları putların önünde fal okları vardı, tıpkı bugünkü çarkıfelek oyunu gibi, kiminde üç, bazısında yedi ok bulunurdu ve insanlar gene evlilik, savaş, ticaret gibi konularda o putların merkezine gider, fal okları ile ne yapacaklarına karar verirlerdi. Sözü edilen putlar evlerde değildi, hatta Kabe’de de değildi (Kabe bir tür Panteon işlevi taşıyordu, yani bütün putların bir arada olduğu bir merkezdi) ve söylenene göre kimisi düz bir kaya, kimisi altın ya da gümüşten yapılmış bu putların içinde/çevresinde cinler vardı ki, gelen insanları etkileyen sesler, hatta konuşma sesleri geliyordu onlardan. Bu da insanları cezbediyor, etkiliyordu haliyle. Fal oklarını çeviren insanlar, ‘yap’, ‘yapma’ gibi sonuçlarla karşılaşıp ona göre seçimlerine yön veriyorlardı. Bu eskiçağda takip edilen bir yoldu, söz gelimi Delphoi kahinide bu işlevi görüyordu, ya da Xenephon’ın Onbinlerin Dönüşü’nde her kararsızlık anında bir kurban kesilip kanlarından benzer bir kehanette bulunma uygulamasına rastlıyoruz. İslam zuhur edince Hz. Peygamber bu fal oku meselesini yasaklıyor, çarkıfelek nedir yani bir evliliğin doğru olup olmadığına karar verme hakkında, danışın, tartışın,ayetlerde geçtiği şekilde fikir alışverişinde bulunun deniliyor. Ama bir yandan da istihareye yatma tavsiyesi de var Peygamberin. Neyse, Havva’yı iyice şapşal hale getirdik ana- oğul, annemin istiare rüyası, benim Kierkegaard naklim derken kızcağız şaşkın, perişan. Dediğim gibi, kendi kararını kendi verecek, bakalım ne yapacak.



Temmuz’dan bahsediyorduk. Bu ayın 10’unda Danıştay, Ayasofya’nın müze yapılmasına dair 1934 tarihli kararı iptal etti, böylece Ayasofya’nın tekrar cami yapılmasının yolu açılmış oldu. Bugün, 24 Temmuz Cuma günü, Ayasofya bir cami olarak ibadete açıldı. Kendi adıma konuşabilirim ancak; benim gençlik rüyamdı Ayasofya’nın bir cami olması. Hiç hazmedemediğim bir şeydi çok uzun süre cami olarak ibadet edilen bir binanın müzeye çevrilmesi, hayır ne mozaiklerle, ne de muhteşem seraphim melekleri freskleriyle bir derdim yoktu, asla, ama Ayasofya bir camiydi bir zamanlar, öyle de kalmalıydı kanaatimce. Ta ki, 2004 senesinde Atina’ya turist olarak gittiğim zamana dek sürdü bu düşüncem. Atina’da, Akropolis’e çıkan yokuş yolun başlarında bir Osmanlı Camiine denk gelmiştim, klasik üslupta inşa edilmiş bir Osmanlı camiiydi, minaresiz, kapısında da Yunanistan’ın resmi bir kurumunun tabelası. İçim sızlamıştı gördüğümde, bir cami, cami olarak kalmalıydı. Nasıl incitici bir görüntü olduğunu anlatamam. İşte ancak o karşılaşmadan sonra, Ayasofya’nın veya Zeyrek Camii’nin vs. kilise asıllarından camiye çevrilmiş olmasının bir Ortodoks üzerinde ne kadar yaralayıcı olduğunu hayal edebildim. Şüphesiz bu dini değil, politik bir karar. Latin istilası sırasında da Ortodoks mabedinden Katolik katedraline döndürülmüştü. Gene Ayasofya’nın on asra yakın kilise, altı asra yakın cami olarak ibadete açık olmasının ardından politik bir kararla müzeye çevrilmiş olduğunu da unutmamak gerek. En başa gidelim, Justinianus’un Ayasofya’nın inşası dair beklentisi ve emri bile, Roma’daki Pantheon’u haşmette ve görkemde geride bırakmak amacı taşıyordu. Özetle bütün bu kararlar politik. Son kararın da dini olduğunu düşünmüyorum, Ayasofya’da kılınan namaz Yerebatan ya da Süleymaniye ya da İskenderpaşa Camilerinden daha efdaldir diyebilmek mümkün değil çünkü. Özetle karmaşık duygular içerisindeyim. Şuna benziyor durum: 11 yaşındaki bir çocuk kolunu kırmış olsun, uygulanan tedavi sonunda da kemikleri hata sonucu yanlış kaynamış diyelim. Çocuk sorunlu iyileşen ve kendisine hayatı zorlaştıran bu durumla yaşayıp gitmiş, yıllar geçmiş, büyümüş, 86 yaşına gelmiş. Derken bir doktor karşısına çıkıp seni bu azaptan kurtaracağım, kolunu çok daha rahat kullanacaksın, sıkıntın bitecek demiş, yanlış kaynayan kemikleri kırıp tekrar doğru olarak alçıya almış. Artık 86 yaşına varan bu ihtiyar dede, bu durumdan ne kadar mutlu olacaktır, yaşadığı sıkıntı ve ıstıraba değecek midir acaba? Ayasofya konusu biraz da bu örnek gibi. Elbette doğru gelen, güzel olan, içi ferahlatan hali bu, ama her şeyi bir kenara bırakın, 1500 yıllık bir mabette ibadet etmek, hele ki mahşeri kalabalıklara karışarak, pek emniyetli değildir diye endişe ediyorum açıkçası. Bina ne kadar sağlam veya mukavim olabilir ki? Allah korusun ya. 



Bir başka mesele, sosyal medya düzenlemesi. Sosyal medya araçlarına yasal bir çerçeve getirdiler. Buna itirazım yok, ama twitter, instagram filan derken  benim bloğuma sıra gelecek diye korkuyorum ya. Bu blog sosyal değil. Gayet kişisel. Virgilius’a dokunmazlar inşallah.

14 Temmuz 2020 Salı

Potemkin ve Gerçeklik Üzerine... (Pandemi Günlerinde Eril İktidarın Maske İle İlişkisi Hakkında, İkinci Bölüm)



Uyarı: Bu yazıda rahatsızlık verecek dozda eril bir üslup kullanılmıştır.


Salgın tedbirleri gevşedi iyice. Türkiye’de Hala günde bin kişiden fazla kişinin virüse maruz kaldığı tespit ediliyor, hala günde 20 kişi civarındaki insan hayatını kaybediyor; ama sosyal mesafeye riayet eden pek yok, maske ise çok farklı türden bir sınava dönüşmüş halde: Bir süre önce maske takmak kanunen zorunlu hale getirildi ve aksi durumda (güya) para cezasına hükmediliyor - 900TL idari para cezası var. (yaklaşık 130$) Dolayısıyla maske takma motivasyonu da farklılaştı, virüsten sakınmaktan ziyade para cezasına çarptırılmamak için maske takıyor artık insanlar. Ne var ki herkesin başına bir polis dikmek mümkün değil, bu nedenle maske takmamak cezasızlık ile sonuçlanan bir eylem artık, hastalıktan korunma güdüsü ikinci planda kalıyor böylece. Maske takılmıyor özetle. Üstelik azımsanmayacak çok kadar insanın aslında bu salgının sahte, covid-19 virüsünün de yalan, masal olduğuna dair söylemlerini ele alalım, sonuç olarak bir aksesuar olarak insanların yanında bulunuyor o kadar. Her geçen gün daha az insanın maskelerini nizami bir şekilde giydiklerini gözlüyorum. Büyük çoğunluğu çenelerinin altına çekmiş, öyle dolaşıyor, ağız ve burun açık. Kimisi yüzüne de değil, koluna takmış, dirseğinde gezdiriyor maskeyi. Bir kısmı burnunu maskenin üstünden çıkarmış, ağzı kapalı olacak şekilde giyiyor maskesini. Aksesuar artık maskeler. Doğrusu ben ve Havva gibiler çok azınlıkta kaldık, birbirimize şaka yollu geri zekâlı muamelesi yapıyoruz sokağa çıkmak zorunda kaldığımızda.


Erkeklerin maske ile imtihanı hakkında yazmak istiyorum, bunu erilliğin kaçınılmaz sunumuna bağlamaya niyetliyim. Kullanmayı tercih ettiğim kelimeler ve üslup kesinlikle zorunlu, okuyucuyu rahatsız etmek amacı taşımadan, net ve yalın bir dille olanı göstermeye yarayacak.


Sokağa çıkıldığında görülen, erkeklerin maske takmak konusunda karşı cinse oranla çok daha gönülsüz olduğu. Maskesizlerin hemen hepsi erkek, maskeli olup da usulünce takmamış, çenesinde, burnunda, dirseğinde gezdiren sözde-maskelilerin de tahminen ¾’ü erkektir. Pandemi günlerinde (hastaysak başkalarını bizden) koruma ve (hasta kişilerden kendimizi) korunma enstrümanı olarak görülen maske, bir başka değişle bir erkeklik sorunu haline gelmiş durumda. Yani maske, a) takan kişinin hâlihazırda hasta olma ihtimali, b) takan kişinin ileride hastalığa maruz kalabilme ihtimali olduğunu ilan eder. Bu ihtimaller, zayıflıktır, güçsüzlüktür, düşkünlüğün ya da ezikliğin birer itirafından farksızdır maço tabiatlı bir erkek için. Maçoluk, çoğu toplumda ya da çevrede bir seçim değil, aksine zorunluluktur, bunu da hatırlatmakta fayda var. Erkek daima güçlüdür, her zaman sağlıklıdır, hastalık, hele yaşlıların, kronik rahatsızlığı olanların çok daha fazla zarar gördükleri türden bir hastalık, onu korkutamaz. Otuzlarındaki bir erkek, maske taktığında ‘yaşlı değilim ama kalp hastasıyım/diyabet hastasıyım/ tansiyon hastasıyım’ demiş gibi aslında. Maskenin öteki kullanım amacı, yani kişinin kendisi hastaysa, başka insanları kendisinden koruma maksadı yok sayılır, başkasını korumak nedir Allah aşkına? Maske, başlı başına bir utanç öğesidir artık, maske takan kişi ya korkaktır, ya hastadır, ya hastalıklı olmaya çok yakındır, ya zayıftır. Ne var ki bunların hepsi, tamamı kadınlara yakıştırılan niteliklerdir. Kadınlar kaygı doludur, fareden de karanlık sokaktan da ürperip daima korkacak bir şey bulur, üstelik erkeğe sığınırlar. Kadınlar fiziksel olarak kuvvetten yoksundur, erkek kadını döver, pataklar, iter kakar ya da isterse hoş görür. Kadınlar hep hastadır veya hastalanmaya müsaittir, azıcık soğukta tir tir titrer, sağlıkları hep pamuk ipliğine bağlıdır. Hiçbir şey olmasa her ay regl olup günlerce ağlar sızlar, sancılarından şikâyet ederler. Erkekler öyle mi?   


Sadece Türkiye’de değil, dünyada da aynı sorunun gözleniyor olması, meselenin bir eril şov bağlamında ele alınmasını zorunlu kılıyor. Erekte penisini göstermek için can atan erkekler bu defa maskülen tavırlarını maskeye tenezzül etmemekle taçlandırma derdinde.  

Bu konuyu şimdi maço politik figür çerçevesinde ele alalım. Yazı daha da iğrençleşecek, haberiniz olsun.



Covid-19 virüsünü ciddiye almayan, pandeminin ölümcül etkilerini yok sayan siyasilere bir göz atalım. Bu kişiler maske takmamayı ilk günden adet haline getirdiler, sosyal mesafeyi önemsemediklerini tavır ve tutumlarıyla göstermekten, böylece kendilerine takip eden insanlara böyle örnek oluşturmaktan çekinmediler, çekinmiyorlar. Son derece eril bir mesele bu. Aşağıda bu siyasetçilerin en bilinenlerine bir göz atmakta fayda var.

 
Kadın 50, Adam 74 yaşında. (24 yaş fark.)




Adam 65, Kadın 38 yaşında. (27 yaş fark.)




Adam 75, Kadın 50 yaşında. (25 yaş fark.)




Adam 56, Kadın 32 yaşında. (24 yaş fark.)




Bu ilişki spekülasyon, yani gerçek olmayabilir. Söylentiye göre, güya gizlice evlenmişler - hatta kadının Putin'den çocuğu bile varmış. Asparagas dahi olsa, bu yakıştırma bile altını çizdiğim ana fikri destekliyor, yani 'Bu muktedirin siktiği kadın genç ve güzel olmalı' vurgusu söz konusu. Adam 67, KAdın 37 yaşında. (Yaş farkı 30.)







Burada görülen politik figürler, dışarıdan bakan Rus ya da Türk ya da Mısırlı ya da Perulu, sıradan, herhangi bir erkeğin bakış açısıyla değerlendireceğim;
      İktidardalar, yani emir verme, iş yaptırma, cezalandırma gücüne sahipler,
          Biyolojik olarak zinde ve sağlıklılar, yani yaşam enerjisi anlamında, libidoları zirvede.


Sıradan bir erkeğin bakış açısı demiştim. Nasıl zengin bir adamın karşı tarafta yarattığı ilk intiba çok zeki olduğu üzerineyse, zekâsı sayesinde müreffeh olduğunu düşünürse insanlar, kendisinden çok daha genç ve çekici bir kadınla evli bir erkeğin de cinsel anlamda güçlü, enerjik, kudretli, sağlıklı, iktidar sahibi (bu kelimenin iki anlamı da cuk oturur burada) biri olduğu düşüncesi pekişir muhatabında. Yukarıda siyasetçilerin hiç biri maske takmadığı gibi virüsün yıkıcı etkilerini de her fırsatta küçümsediklerini beyan etmeleri, öteki erkekleri de bu yönde etkiliyor işte. Daha da iğrençleşeyim ki açıklayıcı olsun.  Erkek beyni tomografisi ‘Adama bak, falanca yaşta, karısı kendisinden filan yaş küçük, kızı olacak kadar, bu yaşta o hatunu doyurabildiğine göre evli bunlar, her gece evire çevire sikiyordur onu, ulan herif bu kadar sağlıklı ve enerjik olduğu için umursamıyor coronavirüsü, benim neyim eksik, ezik miyim ben maske takıp nonoş gibi gezineceğim ortalarda?Benim de sikim kalkıyor hem’ tarzında ele alındığında, hard core maço yaklaşımının zehirleyici etkisi salgın günlerinde daha iyi anlaşılır sanıyorum.


Bu konu bu kadar açık. Maske bir erkek için ereksiyonun zıddıdır. Prezervatif taktığı için vahşi ve azgın görüntüsünü yitirmiş, kapatılmış, saklanmış bir penisin ıstırabıdır. Potemkin’in köylerine gelince, adamın yarattığı simülasyon çağlara ışık tutan müthiş bir imaj çalışmasıdır.



(Tam şimdi şu an şu sırada, Havva sordu:
 ‘Çiçekleri sen sular mısın?’  
‘Hayır! Erkek adam çiçek mi sular!’
‘Vah cağnım… Kamer Genç’e ne diyeceksin?’
‘Sembolikti o.
'Hah hahytt'

12 Temmuz 2020 Pazar

İçimdeki Kötülüğün Sınır Tanımazlığı, Peygamberliğin Bana Neden Yakışmayacağı ve Utanç Verici Bir İtiraf Üzerine...



Şu an, şu dakika itibarıyla dünya nüfusu 7,797,483,790, her saniye de artıyor bu sayı. Bu kadar insanla aynı anda aynı gezegende yaşıyorum. Kabaca, elli yaşına merdiven dayamış bir insan olarak eğitim, ulaşım, yerleşim, seyahat derken tanıdığım ya da tanıştığım insan sayısı, sadece tahmin yürüterek ifade edebilirim ki yirmi –otuz bini geçmez. Sizin gül hatırınız için bu sayıyı elli bine çıkartayım. Özetle, yaşamımın bu noktasına kadar maksimum elli bin insanla iletişime geçmişimdir, konuşmuşumdur, o kişilere dair sevgi, kızgınlık, merak, ilgi, şehvet, korku, kıskançlık, tiksinti veya merhamet hissetmişimdir. Zaten benim çocukluğumda dünya nüfusu altı milyar diye söylenirdi, o zamanlardan bu güne aşağı yukarı üçte bir oranında artmış gözüküyor. Yukarıdaki nüfusu kıstas almamız lazım, bugüne baktığımız için o sayıdan kabaca elli bin çıkartalım şimdi. Geri kaldı yedi milyar yedi yüz doksan yedi milyon dört yüz elli bin küsur kişi. Bu sayı, kimi Çin’de, kimi Kayseri’de, kimi Brezilya’da, kimi Filipinler’de, kimi Mali’de, kimi İngiltere’de yaşayan, genç yaşlı, kadın erkek, hetero ya da homo, zengin veya fakir, güzel ya da çirkin, zeki veya aptal vs. vs. vs. çok çeşitli alt gruplara ayrılabilecek insanlardan müteşekkil. Burada değindiğim bu insanların tek ortak yanları hiç birini tanımamış, onlarla tanışmamış olmam, haklarında hiçbir fikrim yok.


Kabataslak elli bin kişiyi ayırmıştım hatırlarsanız. Okullardaki arkadaşlarım, tanıştıysam aileleri, yaşadığım muhitler, iş ortamında iletişim kurduğum kimseler, yakın/uzak akraba-i taallukat inanın bana daha fazla etmez. Sizin için de üç aşağı beş yukarı böyledir. Dilerseniz, bizzat tanıyıp tanışmadığınız ama kamuya mal olmuş kişilikleriyle tanımış gibi hissettiğiniz birkaç kişiyi de bu listeye ekleyebilirsiniz; Fenerbahçeli futbolcuyu, falanca ya da filanca politikacıyı, bilmem hangi sanatçıyı mesela. O kadar. Nicelik bağlamında çok bir şey fark etmeyecektir. En fazla beş yüz ila bin kişi daha belki.


Şimdi, hayal edelim, sadece hayal: Benim, Virgilius’un eline bir sır geçsin. Bir tılsım. Bir mucize kabilinden ilahi bir haber. Denizden çıkan bir şişenin içinde, bitpazarından aldığım eski bir çalışma masasının gizli bölmesinde, sahafta karıştırdığım sayfaları dağılmaya yüz tutmuş bir kitabın ortasında, belki de bir rüyada, kulağıma fısıldanan bir ilham, kalbime gelen rahmanî bir hads, tüm insanların, herkesin, yaşayan her bir kişinin, bu yazının ilk satırında rakamlarla ifade edilen tüm dünya nüfusunun ahiretlerini kurtaracak bir mesaj ulaşmış olsun bana. Öylesine kesin, inkâr edilemez, mutlak bir içeriği olsun ki, insanoğlu bu hakikati gözleri görmezden, kulakları duymazdan, yürekleri anlamazdan gelemesin.  Her kim duyuyorsa, yamyam, Hindu ya da ne bela olursa olsun, ister Maori isterse Arap, ister haham isterse imam, ister katil isterse derviş, hiç ayrımına gitmeden, benim vakıf olduğum bu haberi kim duyacak olursa, o haberin gücü ve tesiri işiten her bir kişiyi sarsın sarmalasın ve Yaradan’ın sonsuz ve sorgulanamayacak rahmetiyle kuşatsın, öyle ki o kişi hayatında o vakte kadar işlediği tüm günahları, suçları, cürümleri, kabahatleri en samimi en içten en mübarek en sahici bir tövbe ile terk etsin ve bu tövbesinin neticesinde Rabbinin ebedi cennetiyle mükâfatlandırılsın. Bu mesajı benden duyması yeterli olsun. Tüm kusurlu fiillerinden sıyrılsın, o günahların ruhunda bıraktığı lekelerden, iğrenç tortularından arınsın, pir ü pak şekilde Allah’ın huzuruna çıksın.


Meseleyi bir başka şekilde ele alayım, daha açıklayıcı olması için, farzımuhal konuşuyoruz tabi ki: Bana bahşedilecek bir mesaj söz konusu, bu mesajı (bir peygamber gibi) dünya nüfusunun tamamına ilan ettiğimde, 7,797,483,790 kişinin tamamı bu mesajın karşı konulamaz etkisiyle tüm fenadan, fenalıklarından, cahillikten, karanlıktan sıyrılacak, dünya bizatihi cennetimsi bir yere dönüşecek ve herkesin hem bu dünyası, hem öteki dünyası kurtulacak.


Herkes kurtulacak! Tek yapmam gereken elime bir şekilde ulaşan haberi paylaşmak…


Bunu yapar mıydım peki?


Ne demiştim en başta? 7,797,483,790 kişilik dünya nüfusunun yaklaşık elli binini tanımışımdır bu yaşıma dek. Tanışmadığım ama kamusal kimliğiyle tanımış gibi olduklarım da vardır, Benjamin Netanyahu veya Aziz Yıldırım gibileri söz gelimi.


Açık konuşayım mı? Herkesin kurtulmasını istemiyorum.


Kötülerin, kötülük yapmışların, zalimlerin, mağrurların, adilerin, ahlaksızların, tecavüzcülerin, katillerin, hırsızların, acımasızların, utanmazların, şerefsizlerin, haysiyetsizlerin, terbiyesizlerin, çeşit çeşit fitneyi, fesadı, fücuru işlemekten geri durmamış adi insanların, ansızın ortaya çıkacak ve benim aracılığımla vakıf olacakları ‘tek bir mesajın karşı konulamaz gücüyle’ bütün günahlarından ve karanlık yüklerinden sıyrılıp tümüyle geçmişlerinden arınmış bir halde tövbekâr olarak Rabbin ebedi cennetine adım atmalarına g ö n l ü m   r a z ı   o l m a z d ı.



Götlerinden girecek ateşlerin bağırsaklarını kavurması için dua ettiğim, kulaklarından sokulan ateşin beyinlerini namütenahi kaynatmasını dilediğim, damarlarında erimiş lavların akarak bilinen tüm acılardan daha fazla ıstırap duymalarını istediğim, ateş göllerinde boğulan ama ölmeyip tekrar tekrar boğulmak üzere canlanacak o insanların yaşayacaklarını hayal ederek tatmin olan hınç ve öfke dolu bir kalbim var.


Sayemde kurtulacak milyarlarca insan umurumda değil!


O kimselerin Allah katında acı çekmelerini bekleyerek, gece başımı yastığa koyduğumda en ağır cezaya çarptırıldıklarına tanıklık etme arzusuyla içi kıpır kıpır olan biriyim ben. Varsın milyarlarca, denizde kum misali tanımadığım, bilmediğim, haklarında hiç bir fikrimin olmadığı sürüyle insan kendi eylemleriyle kendilerinden sorumlu olsun. Benim kurtarıcı mesajımdan mahrum kalsın.


Öteki, tanıdığım birkaç bin insanın Allah’ın en şiddetli gazabına maruz kalacaklarına dair ümidim ve inancım yaşatıyor beni.


Ve işte, bu karşı konulmaz nefret beni kötü yapıyor.



Beni bu hale getirenler kazandılar. Yedi milyar yedi yüz doksan yedi milyon dört yüz elli bin küsur kişinin nihai kurtuluşunu göz ardı eden, onlara nispeten zerre hükmünde olan birkaç bin kişinin ahiretlerinin bedavaya kurtulmasına asla içi razı olmayan, birkaç bin zalim eylemlerinin cezasını çeksin diye milyarların rahmetten mahrum kalmasına göz yuman, hakikaten şeytanın ele geçirdiği bir kalbim var artık.


Boşuna “The Root Of All Evil Is The Heart Of A Black Soul” dememiş büyüklerimiz.









Bu yazıyı tek bir cümleyle özetleyecek olursam: Beni bu hale getirenler, Allah belanızı versin.