13 Nisan 2016 Çarşamba

Bir Görüşme Üzerine...




O kadar ısrarcı, o kadar sıkıcı, o kadar sinir bozucu mailler yazdım ki kendisiyle görüşmek için, bu dertten kurtulmanın çaresi olarak beni görmeyi kabul etti nihayetinde. İş yerinin hemen karşısındaki parkta mesai bitiminde görüşmeye razı oldu, ben zaten saatlerdir belki çağırır diye o çevrede sarsak sarsak dolanıyordum. Gerçeklik olgusunu kaybettiğimin farkındayım. Şarkıda geçen halin günlerdir, aslına bakarsanız Ex’le ayrılığımızdan bu yana beni hapsettiğinin de farkına vardım, zaten olan biten bir ayrımına varma  hadisesi: In the depths of a mind insane/ Fantasy and reality are the same. Hem  olan biten bu durumdan ayılma ve sonra dünyanın başıma yıkılmasından kaynaklanmıyor mu?

Ex’i beklerken de ağladım, bir köşede küçülmüş bir halde oturdum durdum. Parkta çocuklar, anneler, babalar, herkes cıvıl cıvıl, ben bir ufacık, yarı deli, cehennemlik adam. Parmak kadar boyu olan bir velet yanıma geldi, bana gülümseyip elindeki topu bana attı. ‘Hayat güzel’ der gibiydi, yaşamın, mutluluğun ta kendisiydi o çocuk. Annesi ileriden seslendi, halim endişe verici görülmüş olabilir doğal olarak. Topu tuttum, uzattım. Elimden alıp bir iki adım annesine yürüdü, sonra bana dönüp gene fırlattı kikirdeyerek. Buz gibiyim, titreyen bir ceset gibiyim, çocuk da beni gözüne kesirmiş halde nedense. Zor tutuyorum kendimi. Derken annesi telaşla geldi, çocuğu aldı, çocuk giderken el salladı bana, bir de öpücük gönderdi. Zaten ağlamaklıydım, tam dağıldım o an.

Ex geldi, rahat, sakin tavırlarla. Kendinden emindi hali. Ben nasıl böyle sulu göz bir adama dönüşebildim? O’nu bunca sene sonra, üstelik beni hasretle beklerken değil, bir başkasıyla beraber olmaya başladıktan sonra görünce alt üst oldum, aynı anda onlarca farklı duygu keşmekeşiyle çıldırmanın eşiğinde hissettim kendimi. Konuştuk. Önce ben konuştum ağlaya ağlaya, o sakince dinledi. Bana kendimi iyi hissettirmek için çabaladı, sözlerinden benim bir mısır mumyası olduğumu düşündüğünü anladım; çok değerli, çok önemli ama artık yaşamayan bir ölü. Geçmişte bir firavun kadar kudretli ve muktedir olabilir, ama 2500 sene sonra artık ölü. 2.5 sene sonra artık yok. Var ama yok. İsyan, kabullenememe, yaşadığıma dair ikna çabaları. İlaçlarımı sordu, kendisiyle görüşmeden hiç bir ilaç almak istemediğimi söyledim. Buna bozuldu, konuşma tekrar doğal yönüne evrildi ve bana “olmayacak” dedi. Bu kadar açık.


Tekrar konuşmaya başladım, yalvarır bir ses tonuyla, yaz sıcağında susuzluktan kavrulan bir kedi yavrusunun yakarışıyla:  “Beni dünyada en iyi tanıyan, belki tek tanıyan insan olduğunu biliyorsun. Benim ne kadar güvenilmez olduğumu da biliyorsun, fakat hayatında yapmayacağını yapacağım diyen biri olmadığımı, yerine getirmeyeceği bir vaadde asla bulunmayan, kendisini boş iddialarla bağlamaktan daima kaçınan biri olduğumu da biliyorsun, bu açıdan benim kadar dürüst çok insanı tanımadığına da eminim. Daha ilişkimizin başında sana bir ilişkiye dayama süremin altı ayı geçemediğini söylemiş, beraberliğimiz müddetince kendime de şaşırmıştım ve hep sana söyler haldeydim ben hala seni terk edemedim diye. Ağzımdan bir kere bile, en kötü zamanımızda dahi seni mutlu edecek bir evlilik kelimesi, yüzde bir ihtimal içerecek şekilde bile çıkmadı. Bir çocuk, bir Umut istediğini söylediğinde hiç oralı bile olmadığımı biliyorsun. Çünkü ben yapmayacağımı bildiğim bir şeyi yapacakmışım gibi söylememem. Seni de hiç kandırmadım. Ve şimdi, şu an, sana evlenme teklif ediyorum. Her şeyimle, kendime meydan okuyarak bunu istiyorum şu an, bunca sene benden ilk kez bunu işitiyorsun ve söylediklerimi düşün, bunu söylüyorsam bunu söylemeye hazır olduğum içindir. Neden bunca sene bekledin mi diyeceksin, ancak şimdi bunu dile getirmeye cüret ediyorum, cennetimi kaybetmek istemiyorum, seninle ölmek, mezarımın senin yanında olmasını, ahirette beraber haşrolup o benim eşim diyeyim, sen de beni göster, o benim eşim de, teklifime evet demeni her şeyden, her şeyden çok istiyorum” dedim. 

Bu defa o kötü oldu. Çok kötü oldu. Bugün böyle diyor olsam da ertesi gün fikrimi değiştireceğimden emin olduğundan, yeni ilişkisinin çok güzel gittiğine dek bir dünya laf etti. Sırayla ağlamaya başladık, bir o, bir ben. 

Gerisi O’nun yaşadığı ıstırapla dolu, benim kendisini ikna etmeye çalışmamla geçti, yemek yedik, kahve içtik, gecenin geç vakti evine kadar yürüdük, bıraktım evine O’nu. Neredeyse benim kadar hasta bir psikolojideydi ayrılırken.

Beni unutamıyor. Seviyor. Ne var ki benimle bir hayat düşüncesine ikna olması için kendisiyle mücadele etmek zorunda, bunu biliyorum. Aksi gibi, değerli olduğuna şüphe etmediğim rakibim, O’na güzel bir hayat sunuyor, bunu da göz ardı etmiyorum. Gene de şuna hiçbir şüphem yok; eğer beni geri çevirirse o beyefendi için değil, kendisi için bunu yapacak.

Evinin önünde, günlerimin sayılı olduğunu, yarın – yani bugün- kendisine tekrar mesai bitiminde iş yerine gelmeme izin vermesi için yazacağımı söyledim. Az sonra yazacağım. Ne cevap verecek bilmiyorum.

Eve dönüş yolunda kusup durdum. Ruhumun isyanı, bedenimin iflası, hepsi atbaşı gidiyor.

Bir kadına evlilik teklif ettim. Kabul ederse, sorumluluklarımın bilincindeyim. Hele Ex’e karşı.

O’nu ne çok seviyorum ya…

Uçurumun kenarındaki bir adamın halet-i ruhiyesini idrak ediyorum şu an. Düşmemek için bana elini uzatmasını istediğim insan, kendisine artık el uzatmaması gereken biri olarak görüyor beni, O’nu da aşağı çekeceğimi düşünerek. Bunu asla yapmam. Ama yaşattığım berbat tecrübelerden sonra O’na hiç kızamıyorum ki.

11 Nisan 2016 Pazartesi

Blogun Okuyuculara Kapanmasını Mecbur Kılan Bir Hal Beyanı Üzerine...




Psikiyatrist seansın sonlarına doğru telaşlı bir havaya büründü. Elimden geldiğince derli toplu olarak hikayemi anlatmaya çalışırken “Buraya geldiğim metro, Haliç’in üzerindeki köprüden geçiyordu, insanlar neden intihar etmek için Boğaz Köprüsüne çıkıp onca korunaklı, güvenliği arttırılmış bir yeri tercih ediyor ki, metro’nun Haliç durağında inince orası da yeterince yüksek ve ayrıca çok sakin” tespitimi yan yan dinleyip not aldı, birkaç dakika sonra iki gündür vücut bütünlüğünü bozmayan intihar yöntemleri düşündüğümü, söz gelimi silahın bu açıdan uygunsuz olduğunu, çünkü kafanın yarısını uçurduğunu, gasilhanede babamın beni öyle görmesini istemediğimi söylediğimde, aklıma hiç yer etmeyen çeşitli açıklamalarda bulunmak zorunda hissetti kendini. Kah ağlayarak, kah tıslayarak anlattığım hikayenin sonunda Ex hakkında hiçbir ithamda ya da suçlayıcı bir sözüm olmadığını da not aldı. Seans, beni hastaneye yatırmaya yönelik telkiniyle sona erdi, işimi öğrenince bu durumun mesleki geleceğim açısından sakıncasının farkına vardı, o zaman bir haftalığına La Paix’e yatmamı önerdi, ailemin durumun içeriğini bilmediğini söyleyip bunu da reddettim. En sonunda kaygılı bir tavır ile reçetemi yazdı, Xanax ve Ciplarex. Xanax’ı muayenehaneden çıkar çıkmaz almamı salık verdi, yan etkilerini soracak oldum, durumunuz şu an yan etkileri düşünmemize engel diye kestirip attı. Yeşilköy’e dolmuşla dönüş yolumdayken, sabah psikiyatriste gitmeden evvel ard arda yazdığım bir kaç mail sebebiyle, Ex aradı beni. Hayatını tekrar tekrar mahvetmeye çalışmakla suçlandım, kulağımda O’nun üzgün ve kızgın sesi, cebimde yeşil reçete. Kendimi ifade etmeye çalışmam nafile, çünkü dönüp dolaşıp aynı soruya geliyoruz: “2.5 yıldır neredeydin?” İstediğim kadar konuşayım, tam yeni bir ilişkiye başladığında aklımın başıma gelmesi, böyle berbat bir zamanlama hiçbir şekilde mazur ve makul görünmüyor. Siz nasıl benim açıklamalarımla ikna olmuyorsanız, O hiç olmuyor. Daima haksızım, O da her zaman haklı. Kendimi O’na işkence etmekle görevli bir zebaniymişim gibi hissettirdi; öyle olmadığımı da, öyle olmak istemediğimi de biliyorum. Ama öyle davranıyor olabilirim yazdığım maillerle. En azından hesabımı engellemediğini, maillerimi okuduğunu öğrendim bu şekilde. Hâlbuki okuduğunu sanmıyordum, içimi dökmek için özel bir gayret sarf etmesem de ajite yazdığımın, yetmezmiş gibi ‘banane banane, onu alma beni al’ üslubumun bilincindeydim. Hayır, intihar filan hiç konusu geçmedi maillerde. Sokak ortasında ve yağmur altında geçen konuşma gözyaşları içinde bitince, karşımdaki eczaneye girdim, yeşil reçeteyi uzattım. İlaçlar şu an evde. Henüz başlamadım kullanmaya. Ben grip ilacı bile kullanan bir adam değilim ki… Enteresan olan, zaten antidepresan vermesi ümidiyle gitmiştim oraya. Xanax bile verdi doktor, üzerine Perşembe günü kendisini telefonla aramamı –muhtemelen intihar edip etmediğimi kontrol etmek için- tembihledi, haftaya pazartesi de tekrar kendisine gelmemi istedi. Ardından Nişantaşı’ndan Taksim’e kaplumbağa hızıyla yürüyüş, Yeşilköy dolmuşu, Yeşilyurt’un oralarda Ex’in araması, sonra eczane, ilaçlar ve ev. Bu günün en ironik pasajı geliyor: Cuma gündüz vakti Erzurum’da iken bir psikiyatriste gitme düşüncesinin kafamda belirir belirmez olgunlaşması, bana antidepresan verme ihtimaline sarılmamla ve bu sayede duyduğum acıdan kurtulmak, daha da önemlisi intihar düşüncesinden azade olmak temelinde pekişmişti.  Bu pazartesi akşamı, ilaçlar evdeki valizimin içinde el değmemiş durmakta; çünkü acıyı hissetmeye devam etmek istiyorum, herşeyden önce canımın böylesine yanması benim dışındaki bir faktörden değil, kendi korkaklığım, beceriksizliğim, güvenilmezliğim, duyarsızlığım ve aptallığımdan kaynaklanıyor, intihar arzusu da sanki müstahak olduğum bir tehdit kafamın üzerinde. Kimse bu hale beni zorla getirmedi, ben getirdim, ben yaptım, yapamadıklarım, kotaramadıklarım yüzünden. İlaçları kullanmayı düşünmüyorum. Daha da karartayım mı yazıyı? Sanırım onları intihar etmek için de pekâlâ suiistimal edebilirim, toplam 30 tablet xanax, 28 tablet ciplarex. O ilaçları ruhsal sağlığım için ziyan edemem, çok farklı ve etkili bir amaç için kullanma düşüncesi dolanıyor kafamda, hem vücut bütünlüğüm de bozulmaz böylece.

Keşif de yaptım, Yeşilköy sahilde kayalıklar var. Oralarda, kayaların sahil kısmına geçip gözler uzak bir köşe bulmak kolay. Bir büyük pet şişe su. İlaçları almadan önce bir arkadaşa google kimliğimi ve şifremi yazıp benden sonra blogu kamuya açmasını rica etme. Bunun son arzum olduğunu ekleyerek.





Ex beni istemiyor, bunun sorumlusu benim.
Ex istemiyorsa, hayat da istemiyor demektir.  

Sorumluluk benim.



Birkaç gün bekleyeyim.Şu an vereceğim bir savaş var.

10 Nisan 2016 Pazar

Bruce Robson Üzerine...





Orta 3’teydim. Öğrenciyken hepimizin nefret ettiği, yıllar geçip büyüdükçe o günlerdeki tüm direncimize rağmen kendisine çok şey borçlu olduğumuzu anladığımız, daha fazla faydalanamadığımız için hayıflanmaktan geri duramadığımız Bruce Robson, o dönem bizlere Charles Dickens’in Hard Times’ını okutuyordu.
“Now, what I want is Facts. Teach these boys and girls nothing but Facts. Facts alone are wanted in life. Plant nothing else, and root out everything else. You can only form the minds of reasoning animals upon Facts; nothing else will ever be of any service to them.”

Bu pasaj okunduğunda, sadece benim değil, eminim sınıftaki her öğrencinin bugün dahi hatırladığı o konuşmayı yapmıştı önümüzde; kara tahtanın önünde geçmişti, dimdik ayakta durup iki kolunu iki yanına açmış, kolları sanki bir terazinin iki kefesiymiş gibi bir vücut dili takınarak, “this is balance” demişti. Terazinin bir kolu aşağı inip diğeri yükseldiğinde “this is too much imagination”, sonra diğer kefeyi aşağı çekip “and this is too many facts” diye derse giriş yaptı.



Şimdi, ben de hâlihazırdaki halimi ancak böyle netleştirebilirim. Balance yok durumumda, facts ve imagination üzerine madde madde gideyim:

1- Ex bir başkasını seviyor. Bu bir fact. Beni yıllardır beklediği gibi, ne zaman sonlanacağı belli olmayan bir süreçte, yıllarca bekleyeceği düşüncesine kapılmış olmak, imagination olgusunun en açık hali. 

2- Fact: Kendimi bunca zaman ölesiye sevsem de bunca zaman yanında olmadığım, sahip çıkmadığım Ex’in bir başkasının elinden tuttuğu gerçeğine alıştırmam gerek. En azından bunu kabullenmeliyim.

3- Fact: Bu durumu bir türlü hazmedemiyorum. Halim kıskançlık krizinin çok ötesinde, aslına bakarsanız hiç alakası yok. Olan biten her şeyin kusuru bende olduğundan kendimi çok şiddetli yargılıyorum, infaz ediyorum. Ben yanında olsam, bir başka erkeğin gözlerine o ışıltılı bakışıyla bakmayacaktı diyorum. 

4- Fact: Beni bu hayata bağlayan çok fazla şey yok. Çünkü hayatım boyunca –bakınız Ex&Virgilius- sorumluluktan uzak durdum ve bundan ötürü yapayalnızım. Üstelik şu psikoloji ile hayatta kalmak bana işkence geliyor; sevmediğim her şeyden hemen kaçındım ben, evlilik – kaç, çocuk – kaç, vs. vs. Bir haftadır genel olarak pek hazzetmediğim bilinen bu yaşamdan kaçma isteğim de tavan yaptı. İntihar düşüncesi bir dakikada kaç defa insanın aklını işgal edebilir? Ya bir saatte? Ya bütün bir gece? Dünyada cehennemliksem, ahirette belki Allah merhamet eder ümidine kapılmanın akılsızlığına kucaklamak, bu ümide sarılmak?

5- Fact: İstanbul’a ayak bastığım cumartesi gününe dek intihar etmediysem, iki sebebi vardı: İlki, Ex ile görüşebilme ihtimalimdi. İkincisi pazartesi psikiyatristle olan randevum. Ex benimle görüşmedi, zorlukla da olsa telefonda konuşmaya razı geldi. Sanırım hassasiyetimi tahmin ettiğinden olsa gerek, katiyen kırıcı davranmadı, hayır, ama konuşmamızın üzerimde inceltici bir etki yarattığından bahsedebilmem mümkün değil. “2.5 yıl neredeydin?” sorusuna cevap veremeyince insanın üzerindeki karabulutlar dağılmak bir yana, fırtına yaratacak ölçüde daha da kesifleşiyor. Her şeyden kaçmış birinin hayattan da kaçması kadar doğal bir şey yok.

6- Fact: Şu an, intihar etmemem için beni tutan yegâne sebep ailem. Harekete geçmeye yeltenecek olduğumda gözümün önüne annemin dışına yansıtmamak için tabiatüstü bir gayret sarf edeceği derin ıstırabını, kendisini hala süpermen zanneden hasta babamın yataklara düşüp yaşayacağı perişanlığı getiriyorum. Bu acıyı onlara yaşatmaya hakkım olmadığımın bilinciyle duraksıyor, geri duruyorum. Ex beni o kadar iyi tanıyor ki, gayet kibar ve mesafeli konuşması sırasında bu eğilimimi ima etmekten alıkoyamadı kendini, O’na beraberliğimiz sırasında verdiğim bu konudaki sözümü hatırlattı, ‘bana verdiğin sözü tut’ dedi. İronik, kendisini bu kadar yüz üstü bırakmış, türlü çileler yaşamasına sebep olmuş, acınası yalnızlığa itmiş, nihayetinde âşık olduğu adamı unutmak zorunda bırakmış biriyim ve bunca fenalığım üzerine hala O’na verdiğim sözü hatırlatıyor. İtiraf edeyim, sadece annem ve babamın yüzleşecekleri acı mani olabiliyor bana.

7- Fact: Erzuruma dönmeden bu halim değişmeli, yoksa orada iyice zıvanadan çıkabilirim, bunun açık bir şekilde farkındayım. 

8- Fact: Yarınki görüşmemde psikiyatriste ne anlatabileceğime dair hiçbir fikrim yok. En ufak bir fikrim olmadığı gibi, zaten anlatmak istediğim bir şey de yok. Kendisine mesleğimi söyleyip, sağdan yaklaşan şeytan misali muayene ücretini rüşvet olarak kabul etmesini, karşılığında da hiç uğraştırmadan beni uyutacak türden bir antidepresan vermesini söyleyeceğim. 

9- Imagination: Ex, kendini, yeni ilişkisini, eski ilişkisini –yani bizi- kafasında sorguluyor olabilir. Halimi, derdimi, şaşkınlığımı, çılgınlığımı aramızda geçen telefon konuşmasıyla bir nebze de olsa resmedebildiğini zannediyorum. Yeni başlayan ilişkisini belki daha ileri götürmekten geri durabilir, bir zamanlar beni ne çok sevdiğini, demek çok, çok sevilecek biri olarak gördüğünü kalbinde, kafasında döndürür, tartar, kendi facts-imagination listesini yapar. “2.5 sene neredeydin?” diye sorup haklıca azarladığı eski sevgilisinin 2.5 sene sonra aklının başına geldiğini kabullenir, içine sindirir. 

10- Imagination: Ex, beni hala kalbinin derinliklerinde seviyor olabilir. Öyle büyük bir tutkuyla seven bir kadının sonsuz aşkı, ne kadar darbe ve hasar görürse görsün kolay kolay tükenmez.

11- Fact: Telefonda (o sırada elimdeki valizle) İstanbulda olduğumu ve kendisini görmeyi, konuşmayı çok istediğimi, buna çok ihtiyacım olduğunu duyduğunda hiç oralı olmadı. Eskiden böyle bir davette bulunsaydım pegasus kanatları bile yetişemezdi O’nun hızına. Beni görmek istememesi, benden uzak durmak istemesiyle eşdeğer. Ex trip atmaz, tafra yapmaz, olduğu gibidir daima. 

12-  Fact: Bir sevgilisi var. O adam Ex’in sevgilisi ise, nirengi noktası olarak Ex’i almalıyım. Ben ki tüm boktanlığıma, korkaklığıma, özgüvensizliğime ve duyarsızlığıma rağmen kendi ölçeğinde üstün niteliklere sahip biriyim ve Ex bunları tecrübe etti, beş sene benimle yaşadı ve 2.5 sene de bekledi. Ardından başka bir ilişkiye başladı. Bu yüzeysel akıl yürütme Ex’in yeni sevgilisi olan tanımadığım beyefendinin de kumaşının, karakterinin, eğitiminin üst düzey olduğunu düşündürüyor bana. Aksi takdirde Ex ondan etkilenemezdi zaten. 

13- Fact: Hayatım boyunca hiçbir şey için savaşmadım ben. Savaşmayı hep hırsın bir sonucu, hırs duygusunu da hem şeytani hem de adice görüp küçümsedim. İşim için savaşmadım, para kazanmak için savaşmadım, statü için savaşmadım. Ex için de savaşmama gerek olmamıştı, daha önce yazmıştım eski yazılarda; bir kuyruklu yıldız gibi başıma düşmüştü ben sarsak ve sefil bir hayat sürerken. Sağanak yağmur altında çaresiz kalan bir insanın gördüğü ilk saçağın altına koşarak sığınması gibi sığındım O’na, yoksa kendimi altında kuru kalacağım bir çardak, kulübe, vs. inşa etmekle uğraşmadım hiç. Savaşmadığım için bir şey kazanmanın ne olduğunu öğrenemedim. Bir şey kazanmadığım için değerini takdir etmedim, bu kazancı muhakemeden aciz oldum bu yaşa kadar. Ve, şimdi, kaybettiğimde, Ex gittiğinde ve ellerim boş kaldığında acısını hissediyorum dayanılmaz biçimde. Adem’in cennetten kovulduktan sonra yediği halt yüzünden pişmanlıkla ettiği duaya benzer, yitirdiğim şey üzerine ağıt yakabiliyorum ancak. (“Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak ziyana uğrayacaklardan oluruz.” Araf ,7/23)

14- Imagination: Şu an savaşmaya hazırım. Hayatımda ilk defa. Bütün hücrelerimle, tüm düşüncelerimle, gücümün ve imkânımın sınırlarını zorlayarak. Önce kendime, sonra karşıma çıkacak her olumsuzluğa meydan okuyarak… O’nu tekrar geri kazanmak ve bir daha kaybetmemek için her şeyi yaparım, ama bunu O’na rağmen yapamam. Bu mümkün değil.



Maddelere devam edemiyorum çünkü oturduğum yerde başımın nasıl döndüğünü ifade edemem. Sanki masa, sandalye ve ben boşlukta yüzüyor gibiyiz. İyi değilim ben. Eve kadar nasıl yürüyeceğim bilmiyorum.


Ben hiçbir şey bilmiyorum zaten.

9 Nisan 2016 Cumartesi

Paradise Lost Üzerine...




Babamların evinden çıktım, sahile üç-dört dakikada indim, Ayastefanos Kilisesinin az ötesinde yer alan La Zilla’ya, o uğursuz cafeye doğru yürüdüm yaklaşık 15 dakika. Bu meş’um cafe 3 Mart gününün öğleden sonrası Ex’in yeni bir ilişkiye başladığına dair mesajı geldiğinde oturduğum yer. Bu cümleyi yazdıktan sonra etrafıma baktım, hemen sağımda yan yana dizili yat ve tekneler ilişti gözüme. Bu mekâna gelip yakınında priz olan bir masa bulana kadar denizi fark etmemişim. Başım yerden kalkmıyor, içimde fırtınalar kopuyor, uğultusu hep aynı soruyla bitiyor:

2.5 yıldır neredeydin?

Elimde valiz, 3pm gibi Sabiha Gökçen’den Havaş otobüsüne binip Kadıköy’de indikten sonra tek kelimeyle süründüm oralarda, vapur iskelelerinde dolandım, otobüs duraklarının arasında yalpalaya yalpalaya yürüdüm durdum bir süre. İDO iskelesinde perişan vaziyette otururken son bir kez daha iletişim kurmayı denedim, bu defa olumluydu sonuç, görüştük. Ne konuştuk? Özetlenirse, yukarıdaki soru cümlesi yeter üç kelimeye sıkıştırmaya:

2.5 yıldır neredeydin?

Verilen hiçbir cevabım, yaptığım bütün açıklamalar öyle bir niyetim olmasa da demagoji halini alıyor; bu sorunun gerçekçi ağırlığını ve can yakıcı haklılığını gidermiyor. 2.5 sene hapiste değildim, hastanede değildim ya da yurda giriş yasağı ile sınır dışında beklemiyordum. İnsan ne söylese, ne açıklasa hiç biri cevap yerine geçmiyor.  

2.5 yıldır neredeydin?

Başka bir ilişkiye başlaması ve bu ilişkideki kimi unsurların bende yarattığı geçmişten izi kalan kimi çağrışımlar yüzünden tepkim öfkeli bir hal almıştı, içimin paralanması daima seveceğim kadının artık beni sevmekten vazgeçtiği gerçeğiyle yüzleşmekten kaynaklanıyordu, kendime hiddetim yaşadığım hayal dünyasının tepetaklak olması yüzündendi. Bu türlü değişik duygular beni bir o köşeye bir öteki köşeye çekip üzerimde sırayla tepinirken, Ex’te bir kabahat de, kusur da, yaptıklarında bir yanlışlık da bulamadım hiç. Uğraşmadım değil, ama yok, zaten haklılığı tek bir soruda bas bas bağırıyor:

2.5 yıldır neredeydin?

Fi tarihinde O’na hitaben karaladığım, üstelik sert haşin ifadelerle dolu bir postta yazdığım gibi,  Ex’e karşı daima 0-1 mağlubum. Öylesine sivri bir mektubu yazdığım kadın hakkında şimdi bunca ıstırap yaşıyor olmak da benim yenilgim. Aşka yenilgim, zayıflığıma yenilgim, korkularıma yenilgim, yetersizliğime yenilgim. Maçlara çıkmayan, sahada yer almayan hükmen mağlubiyetler silsilesiyle küme düşer değil mi? Benim için sezon 2.5 sene sürdü, nihayetinde ligden düştüm.



Adem’le Havva’nın Cennet Günlüğü, Havva’nın ölümünün ardından Adem’in eşinin mezar taşına yazdığı şu ifadelerle son bulur:
“O her neredeyse, cennet oradaydı.”


Ex bana sordu, “2.5 yıldır neredeydin?”

Cennetimi terk etmiştim. Kafasızca. Aptalca. Döndüğümde orada olur sanmıştım.
Şimdi de cennetim kayboldu, gitti.  


Ne diyordu Araya şarkının başında: Hell no longer…awaits. Neden beklesin ki, artık cehennem benim içimde.


Kıytırık Çabalar Üzerine...










İki gün önce dişlerimi sıkıp Harvester of Sorrow’u dinliyordum ard arda. Dün gece Ozzy’nin I Just Want You’su ile sabahladım. Bugün gözlerimi açtığımda bir cenaze marşı olan To Live is To Die çalıyordu kafamda. Böyle de gelgitlerim var.

İletişime geçmeye çalıştım. Psikiyatriste gitmeden önce, kendimle yüzleşmek için O’nu, 2,5 sene sonra görme düşüncesine kapıldım, cesaret edip yazdım. İki telefon hattı, iki ayrı mailden. Hiçbir cevap yok. Kendisine öfke ve nefret dolu olduğumu söylediğim birinin benimle tüm iletişimini kesmek istemesi dünyanın en doğal şeyi. Bir de sevgilisi var üstelik. Galiba öldüm.



Dün akşam annemi İstanbula gelişimle ilgili bilgilendirdim, biraz konuştuk. Neşeli bir şekilde talimatlarımı sordu, yemek filan. O’na sadece evde olmak, yanlarında durmak istediğimi söyledim. Ses tonum dikkatini çekti, sen iyi misin diye sordu.
“Hani eskiden, sizinle beraber oturduğumuzda bunalım hallerimden çok rahatsız olurdun. Bir keresinde, sene 2004 olabilir, Şair Fuzuli’deki evinizde beraber oturuyorduk. Beni karşına aldın, gözlerime dik dik bakıp sormuştun, hiç unutmuyorum: “oğlum, tecavüze mi uğradın? Kumarda çok büyük bir para mı kaybettin? Bir kadını hamile mi bıraktın? Nedir bu halin?” Ben de şaşırmış, bunların hiç biri olmadığını söylemiştim. Annecim, benim şu andaki halim o sözünü ettiğim zamanlardan daha kötü. Merak etme, sağlığımda bir şey yok. İşle ilgili de sorunum yok. Sadece ruh halim iyi değil. Yalvarıyorum sana, evde üzerime gelmeyin, ne olursunuz beni zorlamayın.” dedim. Konuşmayı hatırladı, güldü. Anladı sanki, endişe etmememi söyledi. Telefonu kapatırken ağlamaya başladığımı fark etmemesi için çok çabaladım.

Birazdan çantamı hazırlayıp evden çıkmam lazım. İlk defa, İstanbula gittiğim için mutlu değilim.



 

Çünkü mutlu değilim.