O kadar ısrarcı, o kadar sıkıcı, o kadar sinir bozucu
mailler yazdım ki kendisiyle görüşmek için, bu dertten kurtulmanın çaresi
olarak beni görmeyi kabul etti nihayetinde. İş yerinin hemen karşısındaki
parkta mesai bitiminde görüşmeye razı oldu, ben zaten saatlerdir belki çağırır
diye o çevrede sarsak sarsak dolanıyordum. Gerçeklik olgusunu kaybettiğimin
farkındayım. Şarkıda geçen halin günlerdir, aslına bakarsanız Ex’le
ayrılığımızdan bu yana beni hapsettiğinin de farkına vardım, zaten olan biten
bir ayrımına varma hadisesi: In the
depths of a mind insane/ Fantasy and reality are the same. Hem olan biten bu durumdan
ayılma ve sonra dünyanın başıma yıkılmasından kaynaklanmıyor mu?
Ex’i beklerken de ağladım, bir köşede küçülmüş bir halde
oturdum durdum. Parkta çocuklar, anneler, babalar, herkes cıvıl cıvıl, ben bir
ufacık, yarı deli, cehennemlik adam. Parmak kadar boyu olan bir velet yanıma
geldi, bana gülümseyip elindeki topu bana attı. ‘Hayat güzel’ der gibiydi,
yaşamın, mutluluğun ta kendisiydi o çocuk. Annesi ileriden seslendi, halim
endişe verici görülmüş olabilir doğal olarak. Topu tuttum, uzattım. Elimden
alıp bir iki adım annesine yürüdü, sonra bana dönüp gene fırlattı kikirdeyerek.
Buz gibiyim, titreyen bir ceset gibiyim, çocuk da beni gözüne kesirmiş halde
nedense. Zor tutuyorum kendimi. Derken annesi telaşla geldi, çocuğu aldı, çocuk
giderken el salladı bana, bir de öpücük gönderdi. Zaten ağlamaklıydım, tam
dağıldım o an.
Ex geldi, rahat, sakin tavırlarla. Kendinden emindi hali.
Ben nasıl böyle sulu göz bir adama dönüşebildim? O’nu bunca sene sonra, üstelik
beni hasretle beklerken değil, bir başkasıyla beraber olmaya başladıktan sonra
görünce alt üst oldum, aynı anda onlarca farklı duygu keşmekeşiyle çıldırmanın
eşiğinde hissettim kendimi. Konuştuk. Önce ben konuştum ağlaya ağlaya, o
sakince dinledi. Bana kendimi iyi hissettirmek için çabaladı, sözlerinden benim
bir mısır mumyası olduğumu düşündüğünü anladım; çok değerli, çok önemli ama
artık yaşamayan bir ölü. Geçmişte bir firavun kadar kudretli ve muktedir olabilir,
ama 2500 sene sonra artık ölü. 2.5 sene sonra artık yok. Var ama yok. İsyan,
kabullenememe, yaşadığıma dair ikna çabaları. İlaçlarımı sordu, kendisiyle
görüşmeden hiç bir ilaç almak istemediğimi söyledim. Buna bozuldu, konuşma
tekrar doğal yönüne evrildi ve bana “olmayacak” dedi. Bu kadar açık.
Tekrar konuşmaya başladım, yalvarır bir ses tonuyla, yaz
sıcağında susuzluktan kavrulan bir kedi yavrusunun yakarışıyla: “Beni dünyada en iyi tanıyan, belki tek
tanıyan insan olduğunu biliyorsun. Benim ne kadar güvenilmez olduğumu da
biliyorsun, fakat hayatında yapmayacağını yapacağım diyen biri olmadığımı, yerine getirmeyeceği
bir vaadde asla bulunmayan, kendisini boş iddialarla bağlamaktan daima kaçınan
biri olduğumu da biliyorsun, bu açıdan benim kadar dürüst çok insanı
tanımadığına da eminim. Daha ilişkimizin başında sana bir ilişkiye dayama
süremin altı ayı geçemediğini söylemiş, beraberliğimiz müddetince kendime de
şaşırmıştım ve hep sana söyler haldeydim ben hala seni terk edemedim diye.
Ağzımdan bir kere bile, en kötü zamanımızda dahi seni mutlu edecek bir evlilik
kelimesi, yüzde bir ihtimal içerecek şekilde bile çıkmadı. Bir çocuk, bir Umut
istediğini söylediğinde hiç oralı bile olmadığımı biliyorsun. Çünkü ben
yapmayacağımı bildiğim bir şeyi yapacakmışım gibi söylememem. Seni de hiç
kandırmadım. Ve şimdi, şu an, sana evlenme teklif ediyorum. Her şeyimle,
kendime meydan okuyarak bunu istiyorum şu an, bunca sene benden ilk kez bunu
işitiyorsun ve söylediklerimi düşün, bunu söylüyorsam bunu söylemeye hazır olduğum
içindir. Neden bunca sene bekledin mi diyeceksin, ancak şimdi bunu dile
getirmeye cüret ediyorum, cennetimi kaybetmek istemiyorum, seninle ölmek,
mezarımın senin yanında olmasını, ahirette beraber haşrolup o benim eşim diyeyim, sen de beni göster,
o benim eşim de, teklifime evet demeni
her şeyden, her şeyden çok istiyorum” dedim.
Bu defa o kötü oldu. Çok kötü oldu. Bugün böyle diyor olsam
da ertesi gün fikrimi değiştireceğimden emin olduğundan, yeni ilişkisinin çok
güzel gittiğine dek bir dünya laf etti. Sırayla ağlamaya başladık, bir o, bir
ben.
Gerisi O’nun yaşadığı ıstırapla dolu, benim kendisini ikna
etmeye çalışmamla geçti, yemek yedik, kahve içtik, gecenin geç vakti evine
kadar yürüdük, bıraktım evine O’nu. Neredeyse benim kadar hasta bir psikolojideydi
ayrılırken.
Beni unutamıyor. Seviyor. Ne var ki benimle bir hayat
düşüncesine ikna olması için kendisiyle mücadele etmek zorunda, bunu biliyorum.
Aksi gibi, değerli olduğuna şüphe etmediğim rakibim, O’na güzel bir hayat
sunuyor, bunu da göz ardı etmiyorum. Gene de şuna hiçbir şüphem yok; eğer beni
geri çevirirse o beyefendi için değil, kendisi için bunu yapacak.
Evinin önünde, günlerimin sayılı olduğunu, yarın – yani bugün-
kendisine tekrar mesai bitiminde iş yerine gelmeme izin vermesi için yazacağımı
söyledim. Az sonra yazacağım. Ne cevap verecek bilmiyorum.
Eve dönüş yolunda kusup durdum. Ruhumun isyanı, bedenimin
iflası, hepsi atbaşı gidiyor.
Bir kadına evlilik teklif ettim. Kabul ederse,
sorumluluklarımın bilincindeyim. Hele Ex’e karşı.
O’nu ne çok seviyorum ya…
Uçurumun kenarındaki bir adamın halet-i ruhiyesini idrak
ediyorum şu an. Düşmemek için bana elini uzatmasını istediğim insan, kendisine
artık el uzatmaması gereken biri olarak görüyor beni, O’nu da aşağı çekeceğimi
düşünerek. Bunu asla yapmam. Ama yaşattığım berbat tecrübelerden sonra O’na hiç
kızamıyorum ki.