Sırf üşengeçlikten yazmamak benimkisi. Yoksa maşallah pek
renkli bir hayatım var, üzerini kireçle kapatmaya çalışsam da her yerimden
freskler fışkırıyor sanki. Fakat kişisel ekranım siyah-beyaz olduğundan grinin
tonları, ya da siyah ve beyaz olarak algılıyorum yaşadıklarımı,
hissettiklerimi. Bırakın Plazmayı, LCD’yi, Sony trinitron bile değilim ki
kırmızıyı, yeşili, moru ayır edebileyim. Üzerinde de durmuyorum, dert etmiyorum
bu durumu; öküzden ceylan, ayıdan panda yaratmak mümkün değil. Üşengeçliğin
nirvanasına ermiş, nefsani duygularında boğulmuş, rikkat ve hassasiyet
bağlamında beton duvarları andıran, vicdani duyarlılık açısından sırtlanlarla
yarışan bir iç dünyam var. Yaşamdan beklediğim/istediğim iri göğüslerle süslü
tensel zevklerden, enginar-hünkârbeğendi-nutella teslisi ile belirlenmiş boğaz
sorunundan ibaret. Büyük ideallerin, âli mefkûrelerin adamı değilim. Gelecek
günler beni derinden kaygılandırsa da aslına bakarsanız pek merak etmiyorum, ne
olacaksa o olacak. Pessimist bir carpe diem, kişiyi varoluşçuluğa sürüklüyor.
Sartre ya da Camus’nun varoluşçuluğundan bahsetmiyorum, onları okuduğum
dönemler aklımda hep itirazlar sıralanıyordu söylediklerine, ayın karanlık yüzü
gibidir bu tipler. Bunalım müsebbibi şerefsiz köpekler. Benim idrakim,
Kierkegaard’ın yörüngesine oturan türden bir uyduya benziyor, Tanrı inancı ve
güveniyle dolu bir egzistansiyalist. İlk okuduğum kitabıyla ‘Allahım sana şükürler olsun, nihayet
adamımı buldum’ diye sessizce haykırmış, kitabı doğruca Ex’e götürmüş ve
kendisine ‘misigonist olmayan ve Tanrıya
inanan bir Schopenhauer buldum, üstelik çok daha insanî’ diye reklamını
yapmıştım. Misigoni vurgusu gereksiz değildi, kadıncağız hep şikayet eder
dururdu evine Schopenhauer soktuğum için. Öte yandan ne Kierkegaard, ne İbni
Arabi, ne Rene Guenon, ne Tolstoy insana vicdan duygusunu kazandırmıyor, huzur
ve tatmin yaşatmıyor, ruhunu inceltmiyor. Gösteriyorlar, ama veremiyorlar.
İsteseler de veremezler, insan bir taş değil, birileri yontsun da heykeller
çıksın ortaya. Bizler tercihlerimizi, kararlarımızı yaşıyoruz sadece. Mr. Bartlebykarakterinin
“yapmamayı tercih ederim”sözünü
anımsarsanız. İşte bütün mesele bu. Gırtlağıma kadar tembelliğe batmış olmayı
tercih ediyorum ben, acılı, ıstıraplı insanlara empati ile yaklaşmamayı tercih
ediyorum, her gece porno izleyip şehvani duygularımı beslemeyi tercih ediyorum,
inançlı bir insanken inanmıyor-ilgilenmiyor gibi yaşamayı tercih ediyorum, vs,
vs. Özetle doğruyu bilsem de yanlış olanı tercih ediyorum. Doğruyu nereden
biliyorum? Okuduklarımdan, gözlemlerimden, aklımın filtresiyle muhakeme edip
filtrelediğim düşüncelerden. Kalbimin de onayladığı sonuçlar, beni doğruya
götürüyor. Ya sonra? Sonrası, tercih meselesine varıyor. Arka planında irade,
istenç artık ne derseniz o var. Bilgim ya da duygularım değil, tercihlerim beni
ben yapıyor. Burada çevrim tamamlanıyor işte, ben neydim? Yukarıda yazmıştım.
Yazdıklarımı başa dönüp bir daha okudum. İlk cümle “Sırf
üşengeçlikten yazmamak benimkisi.” Güya bu cümlenin ardından 2015’in son
haftası gittiğim İstanbul’da yaptıklarımı, bir takım aile ilişkilerini,
Erzurum’a döndükten sonra böbreğimin yarattığı şiddetli ıstırabı ve bu yüzden
pazartesi günü deneyimleyeceğim böbrek taşı kırma (ESWL)operasyonuna gidiş sürecime dair bir şeyler yazmayı planlıyordum. Bir de
üstteki paragrafta zırvaladıklarıma bakın.
Siktiğimin taşı. Seni yapmamayı
tercih hakkım olsun isterdim.
“Sıradan insan
zihninin ne kadar sınırlı ve yetersiz, bilinç açıklığının ne kadar zayıf ve
cüzi olduğu, sonsuz zaman akışına fırlatılmış insan hayatının gelip geçici
kısalığına, varoluşumuzun asılsız – istikrarsız tabiatına, her yerde önümüzü
kesen sayısız muammaya, bunca tezahürün anlamlı karakterine ve hayatın mutlak
yetersizliğine rağmen: işte bütün bunlara rağmen herkesin sürekli olarak ve
aralıksız felsefe yapmamasından çıkarılabilir. (İnsan soyu mevcudiyet şartları
bakımından kendisini böyle bir muammanın içinde bulmasına rağmen) felsefe ile
uğraşanlar aslında onların birçoğunu veya bir bölümünü değil, ancak küçük bir
azınlığını teşkil eder. Hayır, ancak şurada burada tek tük, mutlak nitelikteki
istisnalar felsefe yaparlar. Bu rüya içerisinde geri kalanlar hayvanlardan pek
de farklı bir hayat sürmezler ve uzun erimde onlardan ancak birkaç yıllık
tedbir ve tedarikl(ilik)eriyle ayrılırlar.
Bunların metafizik
ihtiyaçları -ki bu öyle veya böyle kendisini hissettirir- dinler aracılığıyla
otoriteler tarafından peşinen tedarik edilir. Ve bunlar her ne olursa olsun
onlara kâfi gelir. (…) Bütün bir ömrü, nereden
nereye ve hangi maksatla olduğuna
dair en küçük bir bilgi kırıntısı olmaksızın sıkıntı, ihtiyaç, keder ve ıstırap içinde geçirmek ve bütün
bunlara ilave olarak her bir konuyla ilgili kendi vahiyleri ve inanmayanlar için hazır tehditleriyle her kanaat ve
itikattan rahip ve papazlar zümresi. Dahası şu da bir gerçek ki tıpkı maskelerle
maskeler gibi birbirimize bakıyor ve
birbirimizle ahbaplık ediyoruz. Kim olduğumuzu bilmiyoruz, kendilerini bile
bilmeyen maskelerden farksızız. Hayvanlar bizi tam böyle görüyor ve biz de
onları.”
Bu iki kısa paragraftan yarattığı çağrışımlar ölçüsünde birkaç
tane blog yazısı çıkabilir: İnsanın ne olduğunun ve ne yaptığının bilincine varmaktan
ne kadar uzak olduğuna dair hayvandan farklılığı/farksızlığı üzerine küçük bir
sınıflandırmaya gidilebilir ama buna geçmişte cesaret etmişim zaten. İnsanların bilerek veya bilmeyerek takındığı
ve sonra kendisine dönüşen maskeler hakkında da bizzat kendi üzerimden en
merhametsiz sayıklamalarımdan birini dökmüşümburaya çok geride olmayan bir tarihte. Boşuna sızlanmıyorum
Schopi’den 150 sene sonra yaşadığım için, tam tersi olsaydı O beni okuyor
olurdu 2000’lerde. Kısmet değilmiş. Neyse.
Gelelim yazarın ifadesiyle düşünmekten, kafa yormaktan
mahrum/aciz insanların metafizik ihtiyaçlarını dini otoriteler tarafından peşinen
karşılaması, değişik çap ve tipteki dini otorite marifetiyle akıl ve vicdanla sorgulamadan,
filtre etmeden alınan, haklarında hiçbir şüphe edilmeyen yargılar ve kabuller
üzerine… Bu, kanaatimce Doğu’nun, diğer bir değişle İslam Dünyasının bugünkü
durumuna ışık tutak bir cümle. Skolastik yaklaşım, taşlaşmış zihin, dokundurmazcı
tutum İslam Dünyasının fertlerine mahsus bir şey değil, bunu söylemek doğru
olmaz ama ben İslam Dünyasının felsefi ve vicdani olarak 2015 senesinde Mars’ta
su bulunmuşken neden hala bir bok çukurunda kelime-i şehadet getirmiş
domuzların debelenmesinden farksız bir halde olduğu konusunda yazmak istiyorum.
Samimi bir müslüman olduğumu, dinî pratikleri tümüyle olmasa bile elimden
geldiğince yerine getirdiğimi biliyorsunuz, dolayısıyla burada mevzu edilen mesele
İslam değil, İslam Dünyası. İslama canım feda, İslam Dünyasının ağzına sıçayım.
Karşımda görünen birbirine her türlü zulmü yaşatmaya kararlı, etimolojik kökeni
barış kelimesinden gelen İslamdan kendilerince
aldıkları (!) referanslar doğrultusunda birbirini boğazlamaya ahdetmiş alnı
secdede bir grup insansı çünkü. Evrim
varsa şayet, bunların kökeninin Homosapiens değil, Neandarthal olduğunu
söyleyebilirim sadece.
Son derece klişe bir ifadeyle başlayalım: Deniliyor ki, ‘Dinde
reform gerek. Hristiyanlık tarihinde yaşanan reform, İslamda vuku bulmadığı
için İslam dünyası geri, vahşi ve ayaklar altında.’ Bu ifadenin gerçekliğine
de, gerçek dışılığına da pek çok parametre göz önünde bulundurularak türlü
türlü argümanlarla cevap verilebilir. Söz gelimi Hristiyanlıkta reform olgusu
ortaya çıktıktan sonra Avrupa’da neler yaşandı? Huzur ve mutluluk, karşılıklı
sevgi ve tolerans mı? Tabii ki hayır, Katolikler, protestanlar, kalvinistler,
hussitler vesaire, hepsi birbirini yok etmeye çalıştı, sayısız savaşlar,katliamlar yaşandı Avrupa’da. Din tarih boyunca politikanın bir unsuru oldu bu
gezegende, Hobbes (aklımda kaldığı kadarıyla yazıyorum) Leviathan’da “bir
insan, Tanrının buyruğunu yerine getirmeye mecburdur. Ancak o insan, bu buyruğu
kendisine iletenin hangi amaç ve menfaat doğrultusunda hareket ettiğini bilemez”
diye formüle eder bu durumu. Roma İmparatorluğu’nun Hristiyanlığı resmi din
olarak kabul ettiğinde Hristiyanlık dinini sömürgelerinin (özellikle Mısır’ın)
kalbini kırmamak ve İmparatorluğa bağlılığına zarar vermemek için nasıl tahrif
ettiğini hatırlarsınız. (Hatırlamıyorsanız okuyun.)
Hristiyanlıktaki
tüm ayrılıklar (şizmalar) ritüellere yönelik değildi, komünyonu, vaftizi,
paskalyayı, orucu, Noel’i tartışmıyorlardı, kiliselerin mihraplarını Kudüs
yerine Kanarya Adalarına çevirmek gibi bir dertleri de yoktu: Kavga, dövüş
olayın politik kazanımları üzerineydi. Bu satırları okuyacak akademisyen
kılıklı tipler beni historicism yapmakla itham etmesinler hemen, ne yazdığımın pekâlâ
farkındayım. Bir kere politik gayelerle
insanlık tarihi boyunca tekrar tekrar ırzına geçilmemiş olsaydı bu kadar çok
peygamber de, din de gelmezdi dünyaya. Ortaçağ Avrupasında Papalığın kendisine
tabi olmayan devletlerle savaşlarını anımsayın, yeri geldi yendi, yeri geldi
yenildi, hatta yetmiş sene Vatikan’dan çıkartılıp Avignon’da Fransız Kralının hizmetindeyaşamak
zorunda kalmışlığı bile var. İlber Ortaylı gibi davranmayı sevmiyorum ama yazmam
lazım: Din, kullanılır. Bitti. Bu kadar. Hristiyanlıktaki Reform mücadelesi de
bir dizi savaş yarattı eski kıtada, yüz yıldan fazla kan döktüler, yediler
birbirlerini. Sonra ne mi oldu? (Tam burada bir telefon geldi, üst müdür. Yemek
yedin mi diye sordu, hayır dedim, o zaman seni araçla aldırıyorum, balık
yiyeceğiz dedi, o sırada bir yalan uyduramadım, peki diye boyun eğdim, aldılar
beni, balık ızgara yaptık iş yerimin bahçesinde. Sidik borum dondu, ne manyak
insanlar var hayatımda! Ardından bir de makam odasında bağlama ziyafeti çektik,
memurlardan biri bağlamasını getirmiş. Amına koyayım Anadolu’nun, ben bu ülkeye,
millete ait değilim lan! Üç saat sonra karnımda nefis palamut ekmekle ama
sinirleri alt üst olmuş halde döndüm evime şimdi. Kırk yılın başında ciddi bir
şey yazmaya teşebbüs ettim, içime balık düştü.)
(-13'te balık mı yenir lan!)
Devam edelim. Sonra ne mi oldu? Adamların kafasına dank
etti, ulan biz birbirimizi yiyip bitiriyoruz, yok oluyoruz, salak mıyız lan biz
dediler. Oturdular bir masaya, zaten politik olan din kamuflajlı savaşlara bir
son vermek için müzakere ettiler. Karşılıklı tavizler filan derken bu deli
saçmasına nokta koyup Westphalia Barışı ve türevlerini imzaladılar. Savaşlar
bitmedi, hayır, ama din olgusunun halklar üzerinde azalan etkisi, politik
nedenleri din kisvesine büründürmeyi artık imkânsızlaştırıyordu, bir katolik ne
kadar hazzetmese de protestanın yaşama hakkı olduğunu düşünmeye başlamıştı falan.
Din, kan dökücü ve ezici olmaktan, bir inanış haline devşirilmeye doğru bir
şekil almaya başladı. Önemli olan şu: Din aynı din; 325’teki İznik Konsilinde
kanonik kabul edilen dört incil bu süreçte değişmedi, yeni ayetler ekleyip
beğenmediklerini çıkarmadılar 17. Yüzyılda. Değişen din değil, insanlardı,
insanlar artık din için ölmek ve öldürmek istemiyordu bu kadar basit. Düşünürler,
filozoflar, dinin toplum üzerinde azalan ve yüzeyselleşen etkisini etik kavramıile
doldurmaya çalıştılar ardından; etik, bir insanlık dini olarak ele alınabilir
pek ala. Etik, politik bağlamda bir anlam kazanmadı Batı’da, devletler uluslararası
arenada şerefsizliğin her türlüsünü yapmaya devam ettiler, ama etik ferd
bazında değer ve karşılık buldu. Farklı olanların toplu halde yaşayabilmeleri
için adı konmamış bir sözleşmeye dönüştü. Kierkegaard diyordu, ‘etik, insanın olması
gereken şeye dönüştü yerdir.’ diye. Bunu kabul etmeyen, benimsemeyen de çok
oldu, dediğim gibi kişisel bir tercih, pozitif bir mahalle baskısına evrilen
etik, bugün bile özellikle Avrupa’daki halkların görünmez temel zemini.
İslam Dünyası hakkında ne yazacağımı toparlayamıyorum, balık
yüzünden iki saat dondurucu soğukta beklemek sadece sidik borumu değil beynimi
de öldürdü galiba.
İslam dünyasında din kılıklı savaştan bol bir şey yok. Din,
en başarılı enstrüman politikada. Hz. Ali versus Muaviye arasında vuku bulan Sıffin Savaşından 2015 senesinin bu son
haftalarına kadar, kendini müslüman olarak tanımlayan milletler, politik
gayelerini gizlemek için hep dini suiistimal ederek, savaştan önce aynı Yaradan’a
secde edip sonra da birbirilerine silah çektiler. Ne hikmetse hepsi de cennete
(!) gittiğini sanıyor. Cennetin anahtarı bende olmadığı için son planda kimin
nereye gittiği bilemem ama masum birini öldürmenin bütün insanlığı öldürmekle
aynı şey olduğunu söyleyen Alemlere Rahmet olarak gönderilen (rahmet,
merhametle aynı kökten gelir) bir Peygamber’in ümmetiyiz.
Her şeyin başında, bir Westphalia Barışımız yok. Bunun da
öncesinde, İslam Dünyasında düşünce hürriyeti diye bir şey yok. Hiçbir konuda
yok, olmadı. Düşünmek, kişide
bilgilenmeyi sağlar, bilgi kendisini ve muhatabını görmeye, bu da anlamaya
götürür insanı. Düşünmeyen kişi bilgisizce sürekli içe bakar, kendisini görür, bu
durum inandıklarına sıkı sıkıya yapışmasıyla sonuçlanır. Kristalize olmuş bir
bağnazlıkla kendi haklılığından başka bir hakikatin olasılığına inanmaz hale
gelir, radikalleşir. Radikalleşme, karşıt olana yaşam hakkı tanımamaya götürür
kişiyi, savaş başlar. Ne müzakere, ne barış ihtiyacı pekişir. Kendisine (yukarıdaki
Hobbes alıntısı) söylenen, dinin buyrukları gibidir, her fecaat dini bir form
alır. Bu fanatizm yeri gelir Kabe’yi Haccac Bin Yusuf’un emriyle mancınıklarla
yıkar, (Kabe!!! Allah’ın evi!!!) yeri gelir Mısır’ı (müslüman Memlük Devletinden)
onbinlerce kişinin öldüğü Ridaniye Savaşıyla alan Yavuz’un bu hamlesi hemen
kutsal bir sunum kazanır, ‘halifeliği getirdi’ diye, sanki halifelik migrostan
alınabilen bir şeymiş gibi. Din değil burada mesele. İslam dini barış dini.
İnsanlar savaşçı. Nasıl “sağ yanağınıza vurursa, siz sol yanağınızı çevirin”
diyen bir din, dünyaya yüzyıllar boyunca kan kusturduysa, İslam Dinine mensup
insanlar da bundan geri durmadılar. İşin
fenası Hristiyan Avrupa akıllandı, bizim dinimize mensup insanlar akıldan
bihaber yaşamaya devam ediyor. Bugün de aynı bok. Birbirini yok etmeye yeminli insanlar,
ellerini aynı Rab’be açıp birbirilerine lanetler yağdırıyorlar. Allahû Teala
bunları görünce ne diyor, gerçekten merak ediyorum. Selefisini, Şii’sini, Sünni’ini,
Vahhabi’sini birbirlerine silah çekmiş halde görünce Rahman ve Rahîm isimleri
ne kadar tecelli ediyor olabilir, gerçekten merak ediyorum.
Batı’nın sadece ilmi değil, ahlakı da lazım bize. İnsanlar Hristiyanlıktan
uzaklaşıp seküler/laik bir zemine kayınca, sulandırılmış dinlerini etik
kavramıyla desteklediler ve ortaya bir İnsanlık Dini çıktı. Bunu güzel ve doğru
bir şey olarak kabullendiğim düşünülmesin, ne var ki ‘yaşanabilir’ bir dünya
yaratmak için buna mecburlardı. Din, Avrupa Hristiyanlığında politik sahada son
kullanım tarihini doldurmuştu çünkü. İslam Dünyası ise secde ederken inkâra
giden, şehadet getirirken yalanlayan, dua ederken lanet okuyan vahşilerden
müteşekkil bir sefiller sürüsü ve bir takım dini pratikleri yerine getirirken
kalplerini, vicdanlarını ve akıllarını boşaltmış iğrenç riyakârlardan ibaret
insanlardan oluşuyor.
İnanmıyorlar. Münafıklık üzerine yazmıştım daha evvel, evet,
münafıkların mümin kılığında dolaştığı, mümin hayatı yaşar gibigöründükleri ama içlerinde
bozgunculuktan, kan dökmekten, güçle ezmekten başka bir motiv olmayan
yalancılar hepsi.
Düşünmeye gerek görmüyorlar. Buradan Büyük Engizisyoncu’ya bile
kapı açılır.
Kafamda daha bir sürü şey vardı ama hem uykum geldi hem de
soğuktan pelte oldum ya.
Öyle sıkıcı şeyler yazacak oluyorum ki, sonrasında bu kadar
sıkıcı şeyler düşündüğüm için de kendime kızıyorum, içim sıkılıyor. Ardından
içini daraltan sıkıntı hissinden kaçma isteği insanı boş şeylerle oyalanmaya
zorluyor, o andan kurtulma yönünde çaba sarf ediyor kişi, oyunla, oynaşla zaman
geçirmeye başlıyor. Leopardi’nin söylediği gibi sıkıntı hava gibi bir şey, bir
boşluk bulduğu anda dolduruyor orayı ve yerleşip kök saldığı yerden çekip
atamıyoruz; kene gibi emiyor yaşamımızı. Çok önceleri zırvaladığım bir postta
düşünmemek için, varlık sebebimize ve bunun acı veren çözümsüz neticelerine
kafa yormak istemediğimizden oyunla, magazinle, dedikoduyla, anlamsız hobi ve
meraklarla, abartılı cinsel açlıkla ve benzeri uğraşlarla hayatımızı tıka basa
doldurduğumuzu, böylece delirmekten kaçınmaya çabaladığımızı gevelemiştim.
İnsan eğer sorularına cevap alamazsa ve hele ki yanıt bulamadığı bu sorular var
olma, yaşam ve ölüm gibi ontoloji kokan entelektüel meselelere dair sorularsa,
kişinin deliliğin sınırına varması içten bile olmaz. İşte bu kaçınma halini
farkında olmadığımız bir savunma mekanizması nevinden ele almak da mümkün o
yoruma göre; çünkü modern hayatta bu ve benzeri sorulara verilen cevaplar ancak
öteleme nevinden oyalamaya yarıyor insanı, cevapların hiçbirisi gerçek cevap
değil. Özetle, insanlar düşünmekte kaçınıyor ve zamanlarını nasıl ve ne şekilde
düşünmeden harcayabileceklerine odaklanıyor, bunu da zevki ve hazzı odak
noktasına koyarak yapıyorlar diye yazmıştım. Zevk ve hazzın doruk anında başka
hiçbir şey düşünemez çünkü insan, işte abartılı cinsel hayat olarak nitelediğim
şey de, oyun, fuzuli merak ve ilgilerle dolu hayatlar da hep bu neticeye
götürüyor beni. Bu noktada biraz çelişkili şeyler yazıyor olabilirim ama
kendimi anlatıyorum burada, kendime söylüyorum bunları: Her gün, ama her gün
porno izliyorum, xvideos ve xhamster’dan sonra youporn’un da yasaklanmasına
küfürler saydırıp başka alternatifler aramaya koyuluyorum. Hala NBA
transferlerini, yakında başlayacak sezon öncesi yorumları ince ince okuyorum,
politik gelişmeleri, anlamsız çekişmeleri, ıvırı zıvırı basından takip
ediyorum. Beni uyuşturmasına izin vermeyeceğim dediğim televizyonu senelerdir
evime sokmadım belki ama sürekli oyun oynadığım bilgisayarım ve internet
‘salaklaştırma’ dediğim bu görevi fazlasıyla ifa ediyor zaten. Bir yandan da
sürekli kitap okumak suretiyle beynimi sikmekten geri durmuyorum: okumak tıpkı
seks veya porno gibi, gördüğü işlev açısından kafamı uyuşturmaktan başka bir
halta yaramıyor aslında. Filanca yazar şunu söylemiş, öteki de aynı konuda bunu
demiş. Bir başkası da şunu buyurmuş. Başkalarının ne söylediğine sürekli kulak
verip kendi düşüncesi gelişmeyen, aksine düşünmek istemeyen, belki de istese
dahi düşünemeyecek bir et parçasına dönüşüyor beynim. Bu da aynı yere çıkıyor, savunma mekanizması
gibi, aslında akıl sağlığımı koruyorum sanki. Ot oluyorum ama it is OK.
Kendimden korunuyorum böylece.
Öteden beri kendime baktığımda, kırk yaşına gelmiş
(ön-andropoz evresini şiddetle idrak etmeye başlayan) bir adamın aslında yıllar
önce düşünmeye başladığı şeyler bunlar. Yakın zamanda ise bu bahsettiğim
şeylere ekleyebileceğim, hatta aslında o potada yer alan ama benim yeni fark
ettiğim bambaşka bir sıkıntı öğesini idrak ettim. Geçenlerde blogunu kapatan
biri, blogtaki yazılarında, yazdıklarına gelen yorumlara verdiği karşılıklarda
sık sık “bu kadar haksızlık varken…” söylemini yineliyordu. Başlarda ironi
yapıyor, dalga geçiyor hissine kapılırken, sonrasında gördüğüm/gözlemlediğim
olaylara haksızlık perspektifinden bakmayı denedim ve ansızın içimde müthiş bir
ürperti hissi duyumsadım. Baktığım her yerde, ama her yerde gözüme ilişen
haksızlıktan başka bir şey değildi, ruh büyütecimi ne tarafa yöneltsem kalbime
bir haksızlığın gölgesinin düştüğünü görmeye başladım. Herkes bir başkasının
bencilliği ya da sırf kötülük yapma gayesiyle işlediği fiillerden ötürü
haksızlığa uğramaktaydı; üstelik bu öylesine girift bir sarmala dönüşmüş bir haldeydi
ki, bencil ve kötü insanlar dahi kendilerinden daha bencil ve kötü insanlar
tarafından işkence görmekteydiler. En dar çerçevedeki sosyal hayattan makro
plandaki toplumsal olaylara, basit ve önemsiz görünen spor ya da eğlence unsuru
şeklinde ele alınabilecek gelişmelerden iş hayatına, iç politikadan dış
politikaya, her yerde haksızlıktan kaynaktan acı ve mutsuzluk diz boyu.
Haksızlık hak yemektir, hakkını vermemektir, ‘kılıç da terazi de benim elimde,
istediğim gibi değerlendirir, dilediğimce hak dağıtırım’ demektir. Acıma,
şefkat, merhamet yok. Çünkü insanlar artık [bu ‘artık’ çok iddialı, lafın
gelişi yazdım.] kendilerini zor durumdakilerle, hakkı yenenlerle, başkaları
yüzünden ıstırap çekenlerle özdeşleştirmiyorlar. Özdeşleştirme, ‘hak vermenin’
başlangıç noktasıdır çünkü. Hakkı yenen kişinin mutsuzluğunu ve yaşadığı
parçalanma hissini duyduğunda, insan o mutsuzluğu ortadan kaldırmaya çalışması
gerektiğine kalben inanır. Aksi takdirde Wittgenstein’in [gene Wittgenstein]
dediği gibi ‘içine ruhla üflenmiş boş bir balon gibi ortalarda gezinmeye
başladığı utanarak fark eder’ ve çoğu insanın insanlıklarından vazgeçercesine
tüm bu yaşananları ‘hayatın kanunu’ olarak görüp kabullenmesine de isyan etmeye
başlar.
İsyan etti, peki ne oldu? Hiçbir şey. Hiçbir şeyi
değiştiremez insan. Ne ekonomik sirkülâsyonu, ne toplumsal gelişmeleri, ne
okullarda verilen eğitimi, ne insanların kalplerinde yer ettiğini gördüğü “her
şey benimdir, hiç kimse için hiçbir şey yoktur’ anlayışını değiştiremez. Sözünü
ettiğim isyan, kalpteki bir kanamadan farksızdır, üstelik başkalarına da
onların kalplerinin neden bunca nasırlaştığına bakıp şaşkınlık içinde, bazen
üzüntüyle, bazen de öfkeyle bakar durur. Bakar. Durur. Bu anlattıklarımın hiç
birisini ‘bilinçli’ yapmıyoruz, yaşamıyoruz. Kozmik kaynaklarından
tükenmezcesine oluk oluk akan kötülük ve bencillik zift pınarları altında tüm
insanların yıkandığını, kirlendiklerini, kirlendiğimizi görüp hiçbir şey
yapamıyoruz. Schopenhauer’in dediklerini en derinlerimizde hissetmememiz mümkün
değil: “Bu dünya, var olan ve var olabilecek en kötü dünyadır. Çünkü bu dünya
hakkında, olabilecek en iyi yollu hayaller kurmak dahi manasızdır. Olanı
görmemek saçmadır. Dünya öyle bir kötüdür ki, zar zor ayakta
kalabilmektedir.”Gözümüzü açıp baktığımızda içimizde öyle derin bir acı
hissediyoruz ki, gözümüzü kapatmak başka bir şey gelmiyor elimizden. İç
sıkıntısı eziyor bizi, çaresizliğe gömülüp.
Gözleri kapatmayı nasıl başından kalkamadığım bilgisayar
oyunları ile, Alex-Aykut Kocaman sorunsalı ile, Mehmet Baransu-MİT düellosu
ile, porno bağımlılığı ile, politik çekişmeleri takip ile, insana hiçbir şey
vermeyen pop kültür bilgisi ile, magazin merakı ile, iphone/galaxy tartışması
ile, bitmez La Liga ilgisi ile, işe yaramayan binbir türlü saçmalık ile bağdaştırdığımı
sormasın kimse. Beni öldürmeyen, güç kılar demiş zamanında bir amca, ben de
beni uyuşturan acı çekmeme engel olur diyorum.
Haksızlıklara gelince, namaz kılıyor olsaydım eğer, her
vakitten sonra ellerimi açıp Schopenhauer’ın duasını yinelerdim: “Tüm canlılar
acılardan uzak olsunlar.”
Ω Ω Ω Ω Ω Ω Ω Ω Ω
Bütün yazdıklarımın birbirine benzediğini biliyorum. Sürekli
kendimi tekrar ediyor gibi göründüğümden, son iki paragrafa kadar benzerlerine
pek çok kez rast geldiğiniz sıkıcı bir başka iç dökme nazarıyla ele
almışsınızdır okuduklarınızı; hoş hala ne diye blogu takip ettiğinizi de anlamıyorum
ya neyse, neticede yukarıdaki satırlar 2012 senesinden, virgülüne kadar copy-paste.
Kimseye haksızlık etmeyeyim, farklı kelimelerle, belki
değişik örnekler kullanarak neredeyse aynı yazıyı karalamaya girişmiştim –
birden “ulan bu düşündüklerimi daha evvel yazmış olabilir miyim?” şüphesi doğdu
içimde, evet, üç sene önce aynı halet-i ruhiyeden canı yanmış bir şekilde kusmuşum buraya. O vakit ne tetiklemiş beni de böylesine
coşkuyla yazmışım acaba… Bir şeylere isyan
etmişimdir, içimde patlamıştır. Sonra da kendimi sorgulamışımdır. Hep aynı
terane.
Bu defa ne oldu? Geçen hafta, UEFA Avrupa Liginde gönülden
sevdalısı olduğum Beşiktaş, grubun son maçında Sporting Lizbon’a karşı skor
üstünlüğünü eline almış, taraftarının gözünü okşayan harika bir oyun oynarken,
kalecisi Tolga Zengin’in amatör kümede rastlanabilecek türden yediği acemice
goller yüzünden yenildi ve elendi.Maçı izlerken
içimdeki neşe, yediği her rezil golün ardından sonsuz öfkeye dönüştü. Özel
yetenekli yaratıcı olanların haricinde Türk erkeğinin küfür dağarcığı kısıtlı
ve hep muhatabının annesi üzerine kurulu; dilimiz hemen “ananı skiym” ya da “uruspu
çocuğu” demeye kayıyor ama bu Tolga ibnesinin annesi uzunca bir süre kanser
tedavisi görmüştü, geçen seneydi sanırım, annesini kaybetti. Doğrusu Tolga götü
de Trabzon’dan annesinin İstanbul’da süren tedavisi için Beşiktaş’a transfer
olmuştu, hatta Beşiktaş taraftarı da sürekli –o vakitler kaleci sandıkları-
Tolga’nın moral bulması için annesiyle ilgili şık, moral verici pankartlar
asardı tribünlere. Neyse, kadıncağıza allah rahmet eyler inşallah ama içimden
geldiği gibi küfür de edemiyordum bu anlattıklarım yüzünden, başka türden küfür
de sakinleştirmiyor insanı; “götünü sikiym” desen, bu bir küfür değil, tehdit.
Hatta insan samimi arkadaşına bile götünü sikiym der şaka yollu, ama anne sadece
küfür de anılır. Rahatlayamadım küfür gibi küfür edemediğim için.
Maç 22.00’de başlamış, 23.55 gibi bitmişti. Doğruca yatağa
gittim uyumak için. Sinirden elim ayağım titriyordu, uyuyabilirim sanmıştım.
Gözlerimi yumsam da ilk goldeki sahne zihnimde dönüp duruyordu: Topu iyi kontrol
edemeyen rakip oyuncunun ayağından açılan top Tolga’nın yürüse ellerine
alabileceği bir noktaya düşüyor, ama Tolga mütereddit hareketlerle kalesinden
açılmadığı için topa yetişen rakip basit bir vuruşla gölü atıyordu kalemize.
İkinci golde de dar bir açıdan kötü bir şutu üzerine gelmesine rağmen içeri
alabilmeyi beceriyordu bu kaleci kılıklı. Tekrar tekrar aynı sahneler, sağa
dönüyorum olmuyor, sola dönüyorum olmuyor. Telefonu elime aldım, 01.00’e
geliyordu, kurcalarken twitter’a da göz atayım derken Tolga Zengin heştegine o
bir saat içinde 104.000 tweet atıldığını fark ettim. Bir saatte 104.000’i
görünce, uykumun sinirden kaçmasına, öfkeme, bu duruma olan kızgınlığıma hak
verdim, tatmin oldum. O gece saat 02.00’yi gördüm yatakta kıvrana kıvrana,
nasıl sızdım bilmiyorum ama sabah gözümü açtığımda Tolga hala oradaydı, hala
aynı golleri yiyordu. Gündüz şubeye giderken yüzüm –her zamankinden de- asık,
ekşi, meymenetsizdi sanırım.
Mübalağa ettiğimi sanmayın, ertesi gün, akşama doğru biraz
toparlanmam mümkün olabildi. O akşam, birden kafamda şu soru işareti ortaya
çıkana kadar sızlanmaya devam etti içimdeki ses:
Diyarbakır oldu. Suruç oldu. Ankara oldu.
Beyazıd Abi şehit edildi. Senin biriminden insanlar Diyarbakır’da
şehit edildi.
En iyi arkadaşlarından biri Diyarbakır’da götünü kollamaktan
perişan halde.
İstanbul’dayken şoförün olan ve çok sevdiğin iki memurundan
biri Silvan’da, diğeri Hakkari’de canını kurtarma derdinde.
Suriye. Aylan bebek.
Paris. California.
Sokağa çıkma yasakları. Hendekler. Zorunlu göçler.
Hayatını kaybeden askerler, polisler, çocuklar, kadınlar.
Neler neler oldu, oluyor.
HİÇ BİRİ İÇİN, HİÇ BİR ŞEY İÇİN GECENİN İKİSİNE KADAR
YATAĞIMDA KIVRANDIĞIM, DUA ETTİĞİM, İSYAN ETTİĞİM, GÖZ YAŞI DÖKTÜĞÜM OLMADI!!!
KENDİSİNE BİLMEM NE, ANASINA BİLMEM BAŞKA NE YAPTIĞIM TOLGA
ZENGİN GÖTÜ KADAR DERT EDİNMEDİM BUNLARI!!!
Yalan ve riyakarlık içimize çektiğimiz havaya bile bulaşmış
sanki ve bizler akıl sağlığımızı korumaya çalışır, gerçeğe ulaşmaya çalışırken
içimizden benim gibileri bu arada zaten belli belirsiz olan vicdanını ve duyarlılığını
da yitirdi. Nasırlaşma bu. Bunca acı ve ıstıraba şahit olunca içini kanatması
gereken o olaylar, vaka-i adiye halini
alıverdi ve ben bir masum bir çocuğun ölümüne değil, Tolga Zengin’in yediği
hatalı gol için kahrolur hale geldim. Sevdiğim –bu nasıl sevgiyse- insanların
dertlerini duyumsamaktan çok, hayatım boyunca görmediğim, tanışmadığım bir
adamın annesine sinir içinde küfür etme, O’nun yüzünden gece vakitlerine kadar
uyuyamama noktasına eriştim. Tolga kim? Bana
ne Tolga’dan! Kime ne? İnsanlara ne?
İnsanlığa ne? Bu adam sahaya mayın döşemiş de oyuncuları mı öldürmüş? Elinde
kalashnikov’la okul basıp çocuklara mı kıymış? Bir tanka binip cami mi
bombalamış? Hastaneye mi dalmış beline
sardığımı bombalı yelekle? Ne yapmış, aptalca goller yemiş. Hepsi bu.
Yaşanan onca trajedi varken, kan ve göz yaşı dökülürken benim
bir ‘oyun’a, sanal bir mücadeleye bu kadar bağlanmamda ve böylesine
dertlenmemdeki yüzeysellik, bayağı ruh hali bambaşka bir çılgınlık yarattı
üzerimde. Kendimi bildim bileli, genel bir duygusuzluk, aşırıya kaçan bir
nesnel tavır vardır üzerimde. Merhametsiz olduğumu düşünmüyorum, lakin hayatım
boyunca yalın bakmaya çabaladım gördüklerime. Gezi olayları sırasında Ex ile
aramızda yaşanan ilk büyük duygusal kopuş kendini bu belirgin farkla
göstermişti; politik değil, ama insani açıdan tümüyle farklı bakıyorduk yaşananlara
ve o benim taş kalpli olmakla eleştiriyordu sanırım, ben de O’nun vicdanının
muhakemesini ele geçirdiğini düşünüyordum.
Tolga Zengin olayı bana gösterdi ki, aslında taş kalpliliğe
teslim olmuş haldeyim. Sanki boynuma kadar bir beton çukuruna gömmüşler beni.
Görüyorum, izliyorum, ama tınmıyorum bile.
Yukarıda alıntıladım eski post, yaşanan haksızlıklara karşı
acı çekmemek için kendimi uyuşturmaktan bahsediyordu.
Şimdiyse görüyorum ki, buz kalıbından farksızım. Dönüştüğüm
şey insani vasıflardan uzak.
George Orwell bir yerde nefis bir trajedi tanımı yapar: “Erdem
zafer kazanamazsa ama yine de insanın
onu yok eden güçlerden daha soylu olduğu hissedilirse, işte o zaman trajedi
ortaya çıkar” der. Benim trajedimin, dünyada, ülkemizde ve çevremizde yaşanan
makro trajedinin trajedi olduğunu hissedememekten ve tepki verememekten
geçtiğini görüyorum artık.
İki akşam evvel, sipariş verdiğim etli kuru fasulye+pilav +
kadayıf dolmasını mideye indirdikten sonra porno mu izleyeyim, yoksa Gregor’un
instagramdan paylaşıp 8/10 verdiği O Pagador de Promessas(The Given Word)isimli filmi mi seyredeyim diye kararsızlık
içinde düşünürken birden cereyanlar kesildi. Burada pek kesinti olmaz, olsa da kısa
sürer, çabucak gelir elektrik. Saat 9pm. Pencereden baktım, nefretlik
Palandöken Dağlarının hemen eteklerinde oturduğum lojmanlar, dışarıda hiptonize
eden bir görüntü var: Zaten şehirden ve şehir ışıklarından çok uzaktayız, (Erzurum’un şehir ışıkları!) dışarıda tek
bir ışık hüzmesi çarpmıyor göze. Fakat şiddetli tipi ve yoğun kar yüzünden
garip bir beyazlık hâkim pencerenin önünde, kimse gecenin bir vakti demez.
(Not: akşam ezanının saat 4pm’den önce okunduğu yerde 9pm için gecenin körü
demenin nesi yanlış?) Pencereden baktığımda görüş açımın elverdiği ölçüde hiçbir
blokta ışık hüzmesi yoktu, fakat tipiyle yağan kar sanki pastel boya
darbesiymiş gibi hem beyaza boyuyordu her yeri, hem de zifir karanlıkta beyaz
rengin garip atmosferini yaratıyordu. Toplamı 80 kadar, iki çeşit blok var
burada: Turuncular ve yeşiller. Turuncular biraz daha eski, kombili bloklar. Yeşiller
ise hem yeni, hem daireleri biraz daha geniş. Yeşil bloklardan birinde oturan
benim için en değerli şey ise bunların ötesinde, merkezi ısıtma sistemine sahip
olması. Alt kattaki meskûn yakmadığı takdirde evinizdeki kombiyi ne kadar
çalıştırsanız da verim almanız çok mümkün olmayabiliyor, İstanbul’daki evimde
bu çileyi yıllarca çektiğimden iyi biliyorum. Ve şimdi oturduğum daire, yeşil bloklarda, yani merkezi ısıtma. Daima
sıcak, elektrik kesilse bile. İşte, boş boş oturup bilgisayarda ne izlesem diye
düşünürken birden karanlığa gömülmek o kadar da rahatsız etmedi beni, birazdan
gelirdi zaten, bir sigara yakıp mutfakta beklemeye başladım. Sigara bitti,
elektrik gelmedi. Tekrar salona yürüyüp perdeyi araladım; bembeyaz bir
karanlık, fırtınalı kar. Turuncu blokların olduğu tarafa bakıp orada oturan
arkadaşlarımı, iş yerindeki mesai arkadaşlarımı hayal ettim. Kim bilir nasıl
üşüyorlardı, elektrik olmadığından ısıtıcı filan da çalıştırmaları mümkün
değildi, ben rahattım ama onlar titremeye başlamıştılar, hava sıcaklığı -7, -8
civarındaydı neredeyse. O an, bir kez daha ne kadar talihli olduğumu düşüncesi
geldi aklıma ve keyiflendim. Erzurum’da göreve başlayacağım zaman sormuşlardı
bana, ben sırf merkezi ısıtma olduğu için yeşil bloklarda yer alan şimdiki
dairemi seçmiştim, en üst kat olmasına rağmen. Dedim ya, keyiflendim. İvan
İlyiç’in ölüm haberini alan yakın dostunun derhal aklından geçen “İvan İlyiç öldü. Ben ölmedim. Öyleyse mutlu
olmalıyım” cümleleri gibi. Öyle ince bir çizgi ki bu, bir santim daha ileri
kayacak olsa Schadenfreudesınırlarına girecek. İnsan bir dertten sıyrıldığına
sevinirken aynı derdi çeken başkaları için üzülemiyor. Bu gerçekten çok zor.
Söz gelimi Ex’ten ayrıldığımda (Bakınız Zehir ve DozSerisi) bir gözümden mutluluk ve huzur gözyaşı,
diğerinden de O’nun acısını duyumsadığım türden hüzün gözyaşı akmadı mesela. O’nun
içinde bulunduğu durum yüzünden üzülmüştüm elbette ama ben acı çekmiyordum,
üzülmüyordum sonuçta. Neyse, döndüm mutfağa, bir sigara daha yaktım. Birazdan
gelirdi elektrikler, artık gelsindi yani, epey uzamıştı bu bekleyiş. O sigara
da bitti. Tekrar salona gitme, perdeyi aralama, sonra salondaki kanepeyi uzanıp
telefonda twitter, instagram kurcalama. Derken, ansızın, bir ürperti hissettim
vücudumda, sanki buzdolabını açtığınızda üzerinize soğuk hava kütlesi gelir ya,
öyle işte. Gayri ihtiyari kalkıp kalorifer peteklerine uzattım elimi. Buz gibi!
Cayır cayır yanması gereken kaloriferler kaput! This parrot is no more!Üşümenin
psikolojik bir yanı olduğu şüphe götürmez bir gerçek, ‘ürperti’, birden
titremeye dönüştü. Ulan ben yeşil bloklardayım, bu kaloriferin elektrik
kesintisiyle ne işi olur, dışarıdaki tipi evi ne kadar zamanda yaşanmaz hale
getirir türünden endişe çığlıkları kafama üşüştü hemen. İlk defa o zaman mum
yakmaya gerek gördüm, demiştim ya, dışarıdaki zerre miktarda ışık yok ama
kar-tipi veya her ne doğa etkisinden kaynaklanıyorsa artık, tuhaf bir aydınlık
var. Üşüyünce hemen wc ihtiyacı da peydahlanır bende, bu da anlaşılmaz bir tür vücut
tepkisi. Uzun kollu termal bir atlet giydim içime, onun üzerine de eski bir
kazak. Arada bir gidip petekleri kontrol ediyorum, sanki elime sıcak geldiği
anda üşümem duracak gibi bir hal. Hayır, buz. Saate baktım, 10pm’e geliyor, en
iyi gidip yatmak diye düşündüm. Yorganımın üzerine bir de battaniye koydum, ayaklarımı
da çorapla koruma altına aldım. Yatağa kıvrılmadan önce pili bitecek hale
gelmiş telefonumu şarja taktım, olur da ben uyurken elektrik gelirse dolsun
diye. Tesbih böceği pozisyonunda uyku dualarıma üşüyüp hasta olmama duaları
ekleyip sızmayı bekledim öylece. Ağırlık çöktü üzerime. Dalmak üzereydim.
İngilizce “beep!” diye ses çıkardı prize takılı telefonum,
tam dalmak üzereyken kulağıma gelen bu sesi “biip! Elektrik geldi!” diye
anladım ben, sızmak üzereyken açtım gözlerimi, yavaşça doğruldum yataktan.
Saate baktım, 10.15pm. Kalktım, elektrik düğmesini parmakladım: Cereyan gene yok!
Telefona uzandım, şarj olmaya devam etmediğine göre akım yok! Hemen salona
yürüdüm karanlıkta, pencereden baktım. Yeşil bloklar karanlıkta, turuncular ise
ışıl ışıl! Belli ki bir anlığına benim de oturduğum yeşillere uğramış, sonra
beğenmeyip turuncu bloklara gitmiş elektrik. Sinirlerim bozuldu. Ev iyice soğumuş,
giydiklerime ek olarak bir de hırka aldım üzerime, mutfağa gittim, bir sigara.
Tipi, pastel boya effect. Yıldızsız ve bulutlu karanlıkta ürperten aydınlık bir
hava. Bekledim bir süre, belki merhamet edipnbize de gelir elektrik diye.
Gelmedi. İyice üşüme geldi onun yerine. Saate baktım, 10.45pm. Gene gidip
yatmaya karar verdim nihayet ve gidip yattım telefonu şarja geri taktıktan
sonra. Daldım uykuya çok geçmeden, ve öyle garip rüyalar gördüm ki, detaylarını
şimdi hatırlasam kitap olurdu karalayacaklarım. Kırık dökük hatırladığım
kadarıyla bir roman yazarıydım, sonra uzaylılar geliyordu ve romanda kedi
olmamasını eleştiriyordu. Ne kadar salak bir irkilmeyle uyandığımı tarif
edemem. Yatakta sırt üstü durup karanlıktan görmediğim tavana bakarken “beep!” Hemen
kalkmadım bu kez, saatin kaç olduğunu tahmin bile edemiyorum zaten o rüyadan
sonra, kalkıp su içmem lazım diye giye geçirdim aklımdan, ağzım kuru,
dudaklarım çatlamış haldeydi. Telefona uzandım saate bakayıp diye: 11.50pm!
Daha 12 bile olmamış! Kalktım çabucak, sanki çok acil bir işim varmış da
gecikmişim gibi. Önce salona geçip pencereye baktım, şerefsiz Tesla yeşil
bloklara uğramış nihayet. Kalorifer petekleri ılık, bu iyi, demek yanmaya
başladı. Moralim yerine geldi ama hala rüyadan ötürü mal halim devam ediyor. Su
içtikten sonra dudaklarıma da krem sürdüm çatlaklar için, bilgisayarı açtım, rüyam
o sırada taze olduğundan Tartini gibi hemen kaleme alsam belki şu an çok başka
türlü bir metin okuyor olacaktınız ama hayır, ‘uyurum zaten birazdan’ diye
düşünüp üşendim, yazmadım bir şey. Haber siteleri, öylesine gezinmeler, oradan
oraya atlamalar derken, gene geldik pornhub’a, xhamster’a. Bir gün seyretmezsem
rahat etmiyorum sanki, ben adam olmam dostlar. İspanya ikinci ligten maç
özetleri seyreder gibi filmden filme atlamaya başladım, ama ev ısındıkça benim de keyfim
geldi. Pisboğazlık baş gösterdi sonra: O saatte nutella yenmez ama canım
çekti işte. Uykum iyice kaçtı böylece. Tumblr’da komik kedi gifleri ve big boobs
ablalar, onedio.com galerileri filan derken, epey bir zaman geçti böyle. Gözüm
de saatte, hem yatmam lazım diyorum hem de kalkıp gitmiyorum yatağa. Dışarısı
-10’u buldu, saat 01.27am olduğunda, o uyuşuk halimde birden oturduğum yerde sarsılma
hissettim. Hepimiz deprem görmüş insanlarız, tüylerimiz diken diken oluyor
böyle bir ihtimali düşündüğümüz anda, ilk saniye sesli olarak hassiktir kelimesi
çıktı ağzımdan, sonra belki de koltukta fazla kaykıldım diye aklımdan
geçirecekken birden daha şiddetli ve uzun, 3-4 saniye süren bir sallanma geldi.
Zıpkın gibi ayağa fırladım, tam bir Virgilius fotoğrafı: Elimde sigara, önümde
sarışın big boobs bir ablaya DP, ağzımda
çabucak mırıldanmaya başladığım ayetel kürsi. Bina yıkılsa, depremden ölmezsek
donarak ölücez, dışarısı zemherir kıyamet. Her halükarda münker nekir sıçar
ağzıma... Bilgisayarı kapattım, sigarayı söndürdüm, tekrar saldırıya geçen idrar
torbamı hızla wc’de boşalttıktan sonra düpedüz koşa koşa yatağa attım kendimi,
yorganın altında tesbih böceği taklidi yapıp kıvrıldım.