8 Ocak 2016 Cuma

Bartleby Üzerine...





Sırf üşengeçlikten yazmamak benimkisi. Yoksa maşallah pek renkli bir hayatım var, üzerini kireçle kapatmaya çalışsam da her yerimden freskler fışkırıyor sanki. Fakat kişisel ekranım siyah-beyaz olduğundan grinin tonları, ya da siyah ve beyaz olarak algılıyorum yaşadıklarımı, hissettiklerimi. Bırakın Plazmayı, LCD’yi, Sony trinitron bile değilim ki kırmızıyı, yeşili, moru ayır edebileyim. Üzerinde de durmuyorum, dert etmiyorum bu durumu; öküzden ceylan, ayıdan panda yaratmak mümkün değil. Üşengeçliğin nirvanasına ermiş, nefsani duygularında boğulmuş, rikkat ve hassasiyet bağlamında beton duvarları andıran, vicdani duyarlılık açısından sırtlanlarla yarışan bir iç dünyam var. Yaşamdan beklediğim/istediğim iri göğüslerle süslü tensel zevklerden, enginar-hünkârbeğendi-nutella teslisi ile belirlenmiş boğaz sorunundan ibaret. Büyük ideallerin, âli mefkûrelerin adamı değilim. Gelecek günler beni derinden kaygılandırsa da aslına bakarsanız pek merak etmiyorum, ne olacaksa o olacak. Pessimist bir carpe diem, kişiyi varoluşçuluğa sürüklüyor. Sartre ya da Camus’nun varoluşçuluğundan bahsetmiyorum, onları okuduğum dönemler aklımda hep itirazlar sıralanıyordu söylediklerine, ayın karanlık yüzü gibidir bu tipler. Bunalım müsebbibi şerefsiz köpekler. Benim idrakim, Kierkegaard’ın yörüngesine oturan türden bir uyduya benziyor, Tanrı inancı ve güveniyle dolu bir egzistansiyalist. İlk okuduğum kitabıyla ‘Allahım sana şükürler olsun, nihayet adamımı buldum’ diye sessizce haykırmış, kitabı doğruca Ex’e götürmüş ve kendisine ‘misigonist olmayan ve Tanrıya inanan bir Schopenhauer buldum, üstelik çok daha insanî’ diye reklamını yapmıştım. Misigoni vurgusu gereksiz değildi, kadıncağız hep şikayet eder dururdu evine Schopenhauer soktuğum için. Öte yandan ne Kierkegaard, ne İbni Arabi, ne Rene Guenon, ne Tolstoy insana vicdan duygusunu kazandırmıyor, huzur ve tatmin yaşatmıyor, ruhunu inceltmiyor. Gösteriyorlar, ama veremiyorlar. İsteseler de veremezler, insan bir taş değil, birileri yontsun da heykeller çıksın ortaya. Bizler tercihlerimizi, kararlarımızı yaşıyoruz sadece. Mr. Bartleby karakterinin “yapmamayı tercih ederim” sözünü anımsarsanız. İşte bütün mesele bu. Gırtlağıma kadar tembelliğe batmış olmayı tercih ediyorum ben, acılı, ıstıraplı insanlara empati ile yaklaşmamayı tercih ediyorum, her gece porno izleyip şehvani duygularımı beslemeyi tercih ediyorum, inançlı bir insanken inanmıyor-ilgilenmiyor gibi yaşamayı tercih ediyorum, vs, vs. Özetle doğruyu bilsem de yanlış olanı tercih ediyorum. Doğruyu nereden biliyorum? Okuduklarımdan, gözlemlerimden, aklımın filtresiyle muhakeme edip filtrelediğim düşüncelerden. Kalbimin de onayladığı sonuçlar, beni doğruya götürüyor. Ya sonra? Sonrası, tercih meselesine varıyor. Arka planında irade, istenç artık ne derseniz o var. Bilgim ya da duygularım değil, tercihlerim beni ben yapıyor. Burada çevrim tamamlanıyor işte, ben neydim? Yukarıda yazmıştım.





Yazdıklarımı başa dönüp bir daha okudum. İlk cümle “Sırf üşengeçlikten yazmamak benimkisi.” Güya bu cümlenin ardından 2015’in son haftası gittiğim İstanbul’da yaptıklarımı, bir takım aile ilişkilerini, Erzurum’a döndükten sonra böbreğimin yarattığı şiddetli ıstırabı ve bu yüzden pazartesi günü deneyimleyeceğim böbrek taşı kırma (ESWL) operasyonuna gidiş sürecime dair bir şeyler yazmayı planlıyordum. Bir de üstteki paragrafta zırvaladıklarıma bakın. 

Siktiğimin taşı. Seni yapmamayı tercih hakkım olsun isterdim.

20 Aralık 2015 Pazar

Arasına Balık Girmiş Çalakalem Yazılan Ciddi Konular Üzerine...






Hareket noktamız şu metin olsun:

“Sıradan insan zihninin ne kadar sınırlı ve yetersiz, bilinç açıklığının ne kadar zayıf ve cüzi olduğu, sonsuz zaman akışına fırlatılmış insan hayatının gelip geçici kısalığına, varoluşumuzun asılsız – istikrarsız tabiatına, her yerde önümüzü kesen sayısız muammaya, bunca tezahürün anlamlı karakterine ve hayatın mutlak yetersizliğine rağmen: işte bütün bunlara rağmen herkesin sürekli olarak ve aralıksız felsefe yapmamasından çıkarılabilir. (İnsan soyu mevcudiyet şartları bakımından kendisini böyle bir muammanın içinde bulmasına rağmen) felsefe ile uğraşanlar aslında onların birçoğunu veya bir bölümünü değil, ancak küçük bir azınlığını teşkil eder. Hayır, ancak şurada burada tek tük, mutlak nitelikteki istisnalar felsefe yaparlar. Bu rüya içerisinde geri kalanlar hayvanlardan pek de farklı bir hayat sürmezler ve uzun erimde onlardan ancak birkaç yıllık tedbir ve tedarikl(ilik)eriyle ayrılırlar.
Bunların metafizik ihtiyaçları -ki bu öyle veya böyle kendisini hissettirir- dinler aracılığıyla otoriteler tarafından peşinen tedarik edilir. Ve bunlar her ne olursa olsun onlara kâfi gelir. (…) Bütün bir ömrü, nereden nereye ve hangi maksatla olduğuna dair en küçük bir bilgi kırıntısı olmaksızın sıkıntı, ihtiyaç,  keder ve ıstırap içinde geçirmek ve bütün bunlara ilave olarak her bir konuyla ilgili kendi vahiyleri ve inanmayanlar için hazır tehditleriyle her kanaat ve itikattan rahip ve papazlar zümresi. Dahası şu da bir gerçek ki tıpkı maskelerle maskeler gibi birbirimize bakıyor ve birbirimizle ahbaplık ediyoruz. Kim olduğumuzu bilmiyoruz, kendilerini bile bilmeyen maskelerden farksızız. Hayvanlar bizi tam böyle görüyor ve biz de onları.”

Bu alıntı, Schopenhauer’in Parerga und Paralipomena adlı kitabından kimi pasajların çevrildiği şuradan


Bu iki kısa paragraftan yarattığı çağrışımlar ölçüsünde birkaç tane blog yazısı çıkabilir: İnsanın ne olduğunun ve ne yaptığının bilincine varmaktan ne kadar uzak olduğuna dair hayvandan farklılığı/farksızlığı üzerine küçük bir sınıflandırmaya gidilebilir ama buna geçmişte cesaret etmişim zaten. İnsanların bilerek veya bilmeyerek takındığı ve sonra kendisine dönüşen maskeler hakkında da bizzat kendi üzerimden en merhametsiz sayıklamalarımdan birini dökmüşüm buraya çok geride olmayan bir tarihte. Boşuna sızlanmıyorum Schopi’den 150 sene sonra yaşadığım için, tam tersi olsaydı O beni okuyor olurdu 2000’lerde. Kısmet değilmiş. Neyse.


Gelelim yazarın ifadesiyle düşünmekten, kafa yormaktan mahrum/aciz insanların metafizik ihtiyaçlarını dini otoriteler tarafından peşinen karşılaması, değişik çap ve tipteki dini otorite marifetiyle akıl ve vicdanla sorgulamadan, filtre etmeden alınan, haklarında hiçbir şüphe edilmeyen yargılar ve kabuller üzerine… Bu, kanaatimce Doğu’nun, diğer bir değişle İslam Dünyasının bugünkü durumuna ışık tutak bir cümle. Skolastik yaklaşım, taşlaşmış zihin, dokundurmazcı tutum İslam Dünyasının fertlerine mahsus bir şey değil, bunu söylemek doğru olmaz ama ben İslam Dünyasının felsefi ve vicdani olarak 2015 senesinde Mars’ta su bulunmuşken neden hala bir bok çukurunda kelime-i şehadet getirmiş domuzların debelenmesinden farksız bir halde olduğu konusunda yazmak istiyorum. Samimi bir müslüman olduğumu, dinî pratikleri tümüyle olmasa bile elimden geldiğince yerine getirdiğimi biliyorsunuz, dolayısıyla burada mevzu edilen mesele İslam değil, İslam Dünyası. İslama canım feda, İslam Dünyasının ağzına sıçayım. Karşımda görünen birbirine her türlü zulmü yaşatmaya kararlı, etimolojik kökeni barış kelimesinden gelen İslamdan kendilerince aldıkları (!) referanslar doğrultusunda birbirini boğazlamaya ahdetmiş alnı secdede bir grup insansı çünkü.  Evrim varsa şayet, bunların kökeninin Homosapiens değil, Neandarthal olduğunu söyleyebilirim sadece.

Son derece klişe bir ifadeyle başlayalım: Deniliyor ki, ‘Dinde reform gerek. Hristiyanlık tarihinde yaşanan reform, İslamda vuku bulmadığı için İslam dünyası geri, vahşi ve ayaklar altında.’ Bu ifadenin gerçekliğine de, gerçek dışılığına da pek çok parametre göz önünde bulundurularak türlü türlü argümanlarla cevap verilebilir. Söz gelimi Hristiyanlıkta reform olgusu ortaya çıktıktan sonra Avrupa’da neler yaşandı? Huzur ve mutluluk, karşılıklı sevgi ve tolerans mı? Tabii ki hayır, Katolikler, protestanlar, kalvinistler, hussitler vesaire, hepsi birbirini yok etmeye çalıştı, sayısız  savaşlar,katliamlar yaşandı Avrupa’da. Din tarih boyunca politikanın bir unsuru oldu bu gezegende, Hobbes (aklımda kaldığı kadarıyla yazıyorum) Leviathan’da “bir insan, Tanrının buyruğunu yerine getirmeye mecburdur. Ancak o insan, bu buyruğu kendisine iletenin hangi amaç ve menfaat doğrultusunda hareket ettiğini bilemez” diye formüle eder bu durumu. Roma İmparatorluğu’nun Hristiyanlığı resmi din olarak kabul ettiğinde Hristiyanlık dinini sömürgelerinin (özellikle Mısır’ın) kalbini kırmamak ve İmparatorluğa bağlılığına zarar vermemek için nasıl tahrif ettiğini hatırlarsınız. (Hatırlamıyorsanız okuyun.)   Hristiyanlıktaki tüm ayrılıklar (şizmalar) ritüellere yönelik değildi, komünyonu, vaftizi, paskalyayı, orucu, Noel’i tartışmıyorlardı, kiliselerin mihraplarını Kudüs yerine Kanarya Adalarına çevirmek gibi bir dertleri de yoktu: Kavga, dövüş olayın politik kazanımları üzerineydi. Bu satırları okuyacak akademisyen kılıklı tipler beni historicism yapmakla itham etmesinler hemen, ne yazdığımın pekâlâ farkındayım.  Bir kere politik gayelerle insanlık tarihi boyunca tekrar tekrar ırzına geçilmemiş olsaydı bu kadar çok peygamber de, din de gelmezdi dünyaya. Ortaçağ Avrupasında Papalığın kendisine tabi olmayan devletlerle savaşlarını anımsayın, yeri geldi yendi, yeri geldi yenildi, hatta yetmiş sene Vatikan’dan çıkartılıp Avignon’da Fransız Kralının hizmetinde yaşamak zorunda kalmışlığı bile var. İlber Ortaylı gibi davranmayı sevmiyorum ama yazmam lazım: Din, kullanılır. Bitti. Bu kadar. Hristiyanlıktaki Reform mücadelesi de bir dizi savaş yarattı eski kıtada, yüz yıldan fazla kan döktüler, yediler birbirlerini. Sonra ne mi oldu? (Tam burada bir telefon geldi, üst müdür. Yemek yedin mi diye sordu, hayır dedim, o zaman seni araçla aldırıyorum, balık yiyeceğiz dedi, o sırada bir yalan uyduramadım, peki diye boyun eğdim, aldılar beni, balık ızgara yaptık iş yerimin bahçesinde. Sidik borum dondu, ne manyak insanlar var hayatımda! Ardından bir de makam odasında bağlama ziyafeti çektik, memurlardan biri bağlamasını getirmiş. Amına koyayım Anadolu’nun, ben bu ülkeye, millete ait değilim lan! Üç saat sonra karnımda nefis palamut ekmekle ama sinirleri alt üst olmuş halde döndüm evime şimdi. Kırk yılın başında ciddi bir şey yazmaya teşebbüs ettim, içime balık düştü.)








 (-13'te balık mı yenir lan!) 





Devam edelim. Sonra ne mi oldu? Adamların kafasına dank etti, ulan biz birbirimizi yiyip bitiriyoruz, yok oluyoruz, salak mıyız lan biz dediler. Oturdular bir masaya, zaten politik olan din kamuflajlı savaşlara bir son vermek için müzakere ettiler. Karşılıklı tavizler filan derken bu deli saçmasına nokta koyup Westphalia Barışı ve türevlerini imzaladılar. Savaşlar bitmedi, hayır, ama din olgusunun halklar üzerinde azalan etkisi, politik nedenleri din kisvesine büründürmeyi artık imkânsızlaştırıyordu, bir katolik ne kadar hazzetmese de protestanın yaşama hakkı olduğunu düşünmeye başlamıştı falan. Din, kan dökücü ve ezici olmaktan, bir inanış haline devşirilmeye doğru bir şekil almaya başladı. Önemli olan şu: Din aynı din; 325’teki İznik Konsilinde kanonik kabul edilen dört incil bu süreçte değişmedi, yeni ayetler ekleyip beğenmediklerini çıkarmadılar 17. Yüzyılda. Değişen din değil, insanlardı, insanlar artık din için ölmek ve öldürmek istemiyordu bu kadar basit. Düşünürler, filozoflar, dinin toplum üzerinde azalan ve yüzeyselleşen etkisini etik kavramı ile doldurmaya çalıştılar ardından; etik, bir insanlık dini olarak ele alınabilir pek ala. Etik, politik bağlamda bir anlam kazanmadı Batı’da, devletler uluslararası arenada şerefsizliğin her türlüsünü yapmaya devam ettiler, ama etik ferd bazında değer ve karşılık buldu. Farklı olanların toplu halde yaşayabilmeleri için adı konmamış bir sözleşmeye dönüştü.  Kierkegaard diyordu, ‘etik, insanın olması gereken şeye dönüştü yerdir.’ diye. Bunu kabul etmeyen, benimsemeyen de çok oldu, dediğim gibi kişisel bir tercih, pozitif bir mahalle baskısına evrilen etik, bugün bile özellikle Avrupa’daki halkların görünmez temel zemini.

İslam Dünyası hakkında ne yazacağımı toparlayamıyorum, balık yüzünden iki saat dondurucu soğukta beklemek sadece sidik borumu değil beynimi de öldürdü galiba.

İslam dünyasında din kılıklı savaştan bol bir şey yok. Din, en başarılı enstrüman politikada. Hz. Ali versus Muaviye arasında vuku bulan Sıffin Savaşından 2015 senesinin bu son haftalarına kadar, kendini müslüman olarak tanımlayan milletler, politik gayelerini gizlemek için hep dini suiistimal ederek, savaştan önce aynı Yaradan’a secde edip sonra da birbirilerine silah çektiler. Ne hikmetse hepsi de cennete (!) gittiğini sanıyor. Cennetin anahtarı bende olmadığı için son planda kimin nereye gittiği bilemem ama masum birini öldürmenin bütün insanlığı öldürmekle aynı şey olduğunu söyleyen Alemlere Rahmet olarak gönderilen (rahmet, merhametle aynı kökten gelir) bir Peygamber’in ümmetiyiz.


Her şeyin başında, bir Westphalia Barışımız yok. Bunun da öncesinde, İslam Dünyasında düşünce hürriyeti diye bir şey yok. Hiçbir konuda yok, olmadı. Düşünmek,  kişide bilgilenmeyi sağlar, bilgi kendisini ve muhatabını görmeye, bu da anlamaya götürür insanı. Düşünmeyen kişi bilgisizce sürekli içe bakar, kendisini görür, bu durum inandıklarına sıkı sıkıya yapışmasıyla sonuçlanır. Kristalize olmuş bir bağnazlıkla kendi haklılığından başka bir hakikatin olasılığına inanmaz hale gelir, radikalleşir. Radikalleşme, karşıt olana yaşam hakkı tanımamaya götürür kişiyi, savaş başlar. Ne müzakere, ne barış ihtiyacı pekişir. Kendisine (yukarıdaki Hobbes alıntısı) söylenen, dinin buyrukları gibidir, her fecaat dini bir form alır. Bu fanatizm yeri gelir Kabe’yi Haccac Bin Yusuf’un emriyle mancınıklarla yıkar, (Kabe!!! Allah’ın evi!!!) yeri gelir Mısır’ı (müslüman Memlük Devletinden) onbinlerce kişinin öldüğü Ridaniye Savaşıyla alan Yavuz’un bu hamlesi hemen kutsal bir sunum kazanır, ‘halifeliği getirdi’ diye, sanki halifelik migrostan alınabilen bir şeymiş gibi. Din değil burada mesele. İslam dini barış dini. İnsanlar savaşçı. Nasıl “sağ yanağınıza vurursa, siz sol yanağınızı çevirin” diyen bir din, dünyaya yüzyıllar boyunca kan kusturduysa, İslam Dinine mensup insanlar da bundan geri durmadılar.  İşin fenası Hristiyan Avrupa akıllandı, bizim dinimize mensup insanlar akıldan bihaber yaşamaya devam ediyor. Bugün de aynı bok. Birbirini yok etmeye yeminli insanlar, ellerini aynı Rab’be açıp birbirilerine lanetler yağdırıyorlar. Allahû Teala bunları görünce ne diyor, gerçekten merak ediyorum. Selefisini, Şii’sini, Sünni’ini, Vahhabi’sini birbirlerine silah çekmiş halde görünce Rahman ve Rahîm isimleri ne kadar tecelli ediyor olabilir, gerçekten merak ediyorum. 


Batı’nın sadece ilmi değil, ahlakı da lazım bize. İnsanlar Hristiyanlıktan uzaklaşıp seküler/laik bir zemine kayınca, sulandırılmış dinlerini etik kavramıyla desteklediler ve ortaya bir İnsanlık Dini çıktı. Bunu güzel ve doğru bir şey olarak kabullendiğim düşünülmesin, ne var ki ‘yaşanabilir’ bir dünya yaratmak için buna mecburlardı. Din, Avrupa Hristiyanlığında politik sahada son kullanım tarihini doldurmuştu çünkü. İslam Dünyası ise secde ederken inkâra giden, şehadet getirirken yalanlayan, dua ederken lanet okuyan vahşilerden müteşekkil bir sefiller sürüsü ve bir takım dini pratikleri yerine getirirken kalplerini, vicdanlarını ve akıllarını boşaltmış iğrenç riyakârlardan ibaret insanlardan oluşuyor.


 





İnanmıyorlar. Münafıklık üzerine yazmıştım daha evvel, evet, münafıkların mümin kılığında dolaştığı, mümin hayatı yaşar gibi göründükleri ama içlerinde bozgunculuktan, kan dökmekten, güçle ezmekten başka bir motiv olmayan yalancılar hepsi.


Düşünmeye gerek görmüyorlar. Buradan Büyük Engizisyoncu’ya bile kapı açılır.


Kafamda daha bir sürü şey vardı ama hem uykum geldi hem de soğuktan pelte oldum ya.

Yarabbim… Yüceliğin hürmetine bağışla bizleri. Adaletinle değil, sonsuz merhametinle muamele et. 



Adaletine kalırsak bittik. 










16 Aralık 2015 Çarşamba

Dilsiz Şeytan'ın Trajedisi Üzerine...








Öyle sıkıcı şeyler yazacak oluyorum ki, sonrasında bu kadar sıkıcı şeyler düşündüğüm için de kendime kızıyorum, içim sıkılıyor. Ardından içini daraltan sıkıntı hissinden kaçma isteği insanı boş şeylerle oyalanmaya zorluyor, o andan kurtulma yönünde çaba sarf ediyor kişi, oyunla, oynaşla zaman geçirmeye başlıyor. Leopardi’nin söylediği gibi sıkıntı hava gibi bir şey, bir boşluk bulduğu anda dolduruyor orayı ve yerleşip kök saldığı yerden çekip atamıyoruz; kene gibi emiyor yaşamımızı. Çok önceleri zırvaladığım bir postta düşünmemek için, varlık sebebimize ve bunun acı veren çözümsüz neticelerine kafa yormak istemediğimizden oyunla, magazinle, dedikoduyla, anlamsız hobi ve meraklarla, abartılı cinsel açlıkla ve benzeri uğraşlarla hayatımızı tıka basa doldurduğumuzu, böylece delirmekten kaçınmaya çabaladığımızı gevelemiştim. İnsan eğer sorularına cevap alamazsa ve hele ki yanıt bulamadığı bu sorular var olma, yaşam ve ölüm gibi ontoloji kokan entelektüel meselelere dair sorularsa, kişinin deliliğin sınırına varması içten bile olmaz. İşte bu kaçınma halini farkında olmadığımız bir savunma mekanizması nevinden ele almak da mümkün o yoruma göre; çünkü modern hayatta bu ve benzeri sorulara verilen cevaplar ancak öteleme nevinden oyalamaya yarıyor insanı, cevapların hiçbirisi gerçek cevap değil. Özetle, insanlar düşünmekte kaçınıyor ve zamanlarını nasıl ve ne şekilde düşünmeden harcayabileceklerine odaklanıyor, bunu da zevki ve hazzı odak noktasına koyarak yapıyorlar diye yazmıştım. Zevk ve hazzın doruk anında başka hiçbir şey düşünemez çünkü insan, işte abartılı cinsel hayat olarak nitelediğim şey de, oyun, fuzuli merak ve ilgilerle dolu hayatlar da hep bu neticeye götürüyor beni. Bu noktada biraz çelişkili şeyler yazıyor olabilirim ama kendimi anlatıyorum burada, kendime söylüyorum bunları: Her gün, ama her gün porno izliyorum, xvideos ve xhamster’dan sonra youporn’un da yasaklanmasına küfürler saydırıp başka alternatifler aramaya koyuluyorum. Hala NBA transferlerini, yakında başlayacak sezon öncesi yorumları ince ince okuyorum, politik gelişmeleri, anlamsız çekişmeleri, ıvırı zıvırı basından takip ediyorum. Beni uyuşturmasına izin vermeyeceğim dediğim televizyonu senelerdir evime sokmadım belki ama sürekli oyun oynadığım bilgisayarım ve internet ‘salaklaştırma’ dediğim bu görevi fazlasıyla ifa ediyor zaten. Bir yandan da sürekli kitap okumak suretiyle beynimi sikmekten geri durmuyorum: okumak tıpkı seks veya porno gibi, gördüğü işlev açısından kafamı uyuşturmaktan başka bir halta yaramıyor aslında. Filanca yazar şunu söylemiş, öteki de aynı konuda bunu demiş. Bir başkası da şunu buyurmuş. Başkalarının ne söylediğine sürekli kulak verip kendi düşüncesi gelişmeyen, aksine düşünmek istemeyen, belki de istese dahi düşünemeyecek bir et parçasına dönüşüyor beynim.  Bu da aynı yere çıkıyor, savunma mekanizması gibi, aslında akıl sağlığımı koruyorum sanki. Ot oluyorum ama it is OK. Kendimden korunuyorum böylece.


Öteden beri kendime baktığımda, kırk yaşına gelmiş (ön-andropoz evresini şiddetle idrak etmeye başlayan) bir adamın aslında yıllar önce düşünmeye başladığı şeyler bunlar. Yakın zamanda ise bu bahsettiğim şeylere ekleyebileceğim, hatta aslında o potada yer alan ama benim yeni fark ettiğim bambaşka bir sıkıntı öğesini idrak ettim. Geçenlerde blogunu kapatan biri, blogtaki yazılarında, yazdıklarına gelen yorumlara verdiği karşılıklarda sık sık “bu kadar haksızlık varken…” söylemini yineliyordu. Başlarda ironi yapıyor, dalga geçiyor hissine kapılırken, sonrasında gördüğüm/gözlemlediğim olaylara haksızlık perspektifinden bakmayı denedim ve ansızın içimde müthiş bir ürperti hissi duyumsadım. Baktığım her yerde, ama her yerde gözüme ilişen haksızlıktan başka bir şey değildi, ruh büyütecimi ne tarafa yöneltsem kalbime bir haksızlığın gölgesinin düştüğünü görmeye başladım. Herkes bir başkasının bencilliği ya da sırf kötülük yapma gayesiyle işlediği fiillerden ötürü haksızlığa uğramaktaydı; üstelik bu öylesine girift bir sarmala dönüşmüş bir haldeydi ki, bencil ve kötü insanlar dahi kendilerinden daha bencil ve kötü insanlar tarafından işkence görmekteydiler. En dar çerçevedeki sosyal hayattan makro plandaki toplumsal olaylara, basit ve önemsiz görünen spor ya da eğlence unsuru şeklinde ele alınabilecek gelişmelerden iş hayatına, iç politikadan dış politikaya, her yerde haksızlıktan kaynaktan acı ve mutsuzluk diz boyu. Haksızlık hak yemektir, hakkını vermemektir, ‘kılıç da terazi de benim elimde, istediğim gibi değerlendirir, dilediğimce hak dağıtırım’ demektir. Acıma, şefkat, merhamet yok. Çünkü insanlar artık [bu ‘artık’ çok iddialı, lafın gelişi yazdım.] kendilerini zor durumdakilerle, hakkı yenenlerle, başkaları yüzünden ıstırap çekenlerle özdeşleştirmiyorlar. Özdeşleştirme, ‘hak vermenin’ başlangıç noktasıdır çünkü. Hakkı yenen kişinin mutsuzluğunu ve yaşadığı parçalanma hissini duyduğunda, insan o mutsuzluğu ortadan kaldırmaya çalışması gerektiğine kalben inanır. Aksi takdirde Wittgenstein’in [gene Wittgenstein] dediği gibi ‘içine ruhla üflenmiş boş bir balon gibi ortalarda gezinmeye başladığı utanarak fark eder’ ve çoğu insanın insanlıklarından vazgeçercesine tüm bu yaşananları ‘hayatın kanunu’ olarak görüp kabullenmesine de isyan etmeye başlar.


İsyan etti, peki ne oldu? Hiçbir şey. Hiçbir şeyi değiştiremez insan. Ne ekonomik sirkülâsyonu, ne toplumsal gelişmeleri, ne okullarda verilen eğitimi, ne insanların kalplerinde yer ettiğini gördüğü “her şey benimdir, hiç kimse için hiçbir şey yoktur’ anlayışını değiştiremez. Sözünü ettiğim isyan, kalpteki bir kanamadan farksızdır, üstelik başkalarına da onların kalplerinin neden bunca nasırlaştığına bakıp şaşkınlık içinde, bazen üzüntüyle, bazen de öfkeyle bakar durur. Bakar. Durur. Bu anlattıklarımın hiç birisini ‘bilinçli’ yapmıyoruz, yaşamıyoruz. Kozmik kaynaklarından tükenmezcesine oluk oluk akan kötülük ve bencillik zift pınarları altında tüm insanların yıkandığını, kirlendiklerini, kirlendiğimizi görüp hiçbir şey yapamıyoruz. Schopenhauer’in dediklerini en derinlerimizde hissetmememiz mümkün değil: “Bu dünya, var olan ve var olabilecek en kötü dünyadır. Çünkü bu dünya hakkında, olabilecek en iyi yollu hayaller kurmak dahi manasızdır. Olanı görmemek saçmadır. Dünya öyle bir kötüdür ki, zar zor ayakta kalabilmektedir.”Gözümüzü açıp baktığımızda içimizde öyle derin bir acı hissediyoruz ki, gözümüzü kapatmak başka bir şey gelmiyor elimizden. İç sıkıntısı eziyor bizi, çaresizliğe gömülüp.


Gözleri kapatmayı nasıl başından kalkamadığım bilgisayar oyunları ile, Alex-Aykut Kocaman sorunsalı ile, Mehmet Baransu-MİT düellosu ile, porno bağımlılığı ile, politik çekişmeleri takip ile, insana hiçbir şey vermeyen pop kültür bilgisi ile, magazin merakı ile, iphone/galaxy tartışması ile, bitmez La Liga ilgisi ile, işe yaramayan binbir türlü saçmalık ile bağdaştırdığımı sormasın kimse. Beni öldürmeyen, güç kılar demiş zamanında bir amca, ben de beni uyuşturan acı çekmeme engel olur diyorum.


Haksızlıklara gelince, namaz kılıyor olsaydım eğer, her vakitten sonra ellerimi açıp Schopenhauer’ın duasını yinelerdim: “Tüm canlılar acılardan uzak olsunlar.”


         Ω            Ω            Ω            Ω            Ω            Ω            Ω            Ω            Ω



Bütün yazdıklarımın birbirine benzediğini biliyorum. Sürekli kendimi tekrar ediyor gibi göründüğümden, son iki paragrafa kadar benzerlerine pek çok kez rast geldiğiniz sıkıcı bir başka iç dökme nazarıyla ele almışsınızdır okuduklarınızı; hoş hala ne diye blogu takip ettiğinizi de anlamıyorum ya neyse, neticede yukarıdaki satırlar 2012 senesinden, virgülüne kadar copy-paste.


Kimseye haksızlık etmeyeyim, farklı kelimelerle, belki değişik örnekler kullanarak neredeyse aynı yazıyı karalamaya girişmiştim – birden “ulan bu düşündüklerimi daha evvel yazmış olabilir miyim?” şüphesi doğdu içimde, evet, üç sene önce aynı halet-i ruhiyeden canı yanmış bir şekilde kusmuşum buraya. O vakit ne tetiklemiş beni de böylesine coşkuyla yazmışım acaba…  Bir şeylere isyan etmişimdir, içimde patlamıştır. Sonra da kendimi sorgulamışımdır. Hep aynı terane.


Bu defa ne oldu? Geçen hafta, UEFA Avrupa Liginde gönülden sevdalısı olduğum Beşiktaş, grubun son maçında Sporting Lizbon’a karşı skor üstünlüğünü eline almış, taraftarının gözünü okşayan harika bir oyun oynarken, kalecisi Tolga Zengin’in amatör kümede rastlanabilecek türden yediği acemice goller yüzünden yenildi ve elendi. Maçı izlerken içimdeki neşe, yediği her rezil golün ardından sonsuz öfkeye dönüştü. Özel yetenekli yaratıcı olanların haricinde Türk erkeğinin küfür dağarcığı kısıtlı ve hep muhatabının annesi üzerine kurulu; dilimiz hemen “ananı skiym” ya da “uruspu çocuğu” demeye kayıyor ama bu Tolga ibnesinin annesi uzunca bir süre kanser tedavisi görmüştü, geçen seneydi sanırım, annesini kaybetti. Doğrusu Tolga götü de Trabzon’dan annesinin İstanbul’da süren tedavisi için Beşiktaş’a transfer olmuştu, hatta Beşiktaş taraftarı da sürekli –o vakitler kaleci sandıkları- Tolga’nın moral bulması için annesiyle ilgili şık, moral verici pankartlar asardı tribünlere. Neyse, kadıncağıza allah rahmet eyler inşallah ama içimden geldiği gibi küfür de edemiyordum bu anlattıklarım yüzünden, başka türden küfür de sakinleştirmiyor insanı; “götünü sikiym” desen, bu bir küfür değil, tehdit. Hatta insan samimi arkadaşına bile götünü sikiym der şaka yollu, ama anne sadece küfür de anılır. Rahatlayamadım küfür gibi küfür edemediğim için.







Maç 22.00’de başlamış, 23.55 gibi bitmişti. Doğruca yatağa gittim uyumak için. Sinirden elim ayağım titriyordu, uyuyabilirim sanmıştım. Gözlerimi yumsam da ilk goldeki sahne zihnimde dönüp duruyordu: Topu iyi kontrol edemeyen rakip oyuncunun ayağından açılan top Tolga’nın yürüse ellerine alabileceği bir noktaya düşüyor, ama Tolga mütereddit hareketlerle kalesinden açılmadığı için topa yetişen rakip basit bir vuruşla gölü atıyordu kalemize. İkinci golde de dar bir açıdan kötü bir şutu üzerine gelmesine rağmen içeri alabilmeyi beceriyordu bu kaleci kılıklı. Tekrar tekrar aynı sahneler, sağa dönüyorum olmuyor, sola dönüyorum olmuyor. Telefonu elime aldım, 01.00’e geliyordu, kurcalarken twitter’a da göz atayım derken Tolga Zengin heştegine o bir saat içinde 104.000 tweet atıldığını fark ettim. Bir saatte 104.000’i görünce, uykumun sinirden kaçmasına, öfkeme, bu duruma olan kızgınlığıma hak verdim, tatmin oldum. O gece saat 02.00’yi gördüm yatakta kıvrana kıvrana, nasıl sızdım bilmiyorum ama sabah gözümü açtığımda Tolga hala oradaydı, hala aynı golleri yiyordu. Gündüz şubeye giderken yüzüm –her zamankinden de- asık, ekşi, meymenetsizdi sanırım.



Mübalağa ettiğimi sanmayın, ertesi gün, akşama doğru biraz toparlanmam mümkün olabildi. O akşam, birden kafamda şu soru işareti ortaya çıkana kadar sızlanmaya devam etti içimdeki ses:


Diyarbakır oldu. Suruç oldu. Ankara oldu.
Beyazıd Abi şehit edildi. Senin biriminden insanlar Diyarbakır’da şehit edildi.
En iyi arkadaşlarından biri Diyarbakır’da götünü kollamaktan perişan halde.
İstanbul’dayken şoförün olan ve çok sevdiğin iki memurundan biri Silvan’da, diğeri Hakkari’de canını kurtarma derdinde.
Suriye. Aylan bebek.
Paris. California.
Sokağa çıkma yasakları. Hendekler. Zorunlu göçler.
Hayatını kaybeden askerler, polisler, çocuklar, kadınlar.
Neler neler oldu, oluyor.


HİÇ BİRİ İÇİN, HİÇ BİR ŞEY İÇİN GECENİN İKİSİNE KADAR YATAĞIMDA KIVRANDIĞIM, DUA ETTİĞİM, İSYAN ETTİĞİM, GÖZ YAŞI DÖKTÜĞÜM OLMADI!!!
KENDİSİNE BİLMEM NE, ANASINA BİLMEM BAŞKA NE YAPTIĞIM TOLGA ZENGİN GÖTÜ KADAR DERT EDİNMEDİM BUNLARI!!!


Yalan ve riyakarlık içimize çektiğimiz havaya bile bulaşmış sanki ve bizler akıl sağlığımızı korumaya çalışır, gerçeğe ulaşmaya çalışırken içimizden benim gibileri bu arada zaten belli belirsiz olan vicdanını ve duyarlılığını da yitirdi. Nasırlaşma bu. Bunca acı ve ıstıraba şahit olunca içini kanatması gereken o  olaylar, vaka-i adiye halini alıverdi ve ben bir masum bir çocuğun ölümüne değil, Tolga Zengin’in yediği hatalı gol için kahrolur hale geldim. Sevdiğim –bu nasıl sevgiyse- insanların dertlerini duyumsamaktan çok, hayatım boyunca görmediğim, tanışmadığım bir adamın annesine sinir içinde küfür etme, O’nun yüzünden gece vakitlerine kadar uyuyamama noktasına eriştim. Tolga kim?  Bana ne Tolga’dan! Kime ne?  İnsanlara ne? İnsanlığa ne? Bu adam sahaya mayın döşemiş de oyuncuları mı öldürmüş? Elinde kalashnikov’la okul basıp çocuklara mı kıymış? Bir tanka binip cami mi bombalamış?  Hastaneye mi dalmış beline sardığımı bombalı yelekle? Ne yapmış, aptalca goller yemiş. Hepsi bu.


Yaşanan onca trajedi varken, kan ve göz yaşı dökülürken benim bir ‘oyun’a, sanal bir mücadeleye bu kadar bağlanmamda ve böylesine dertlenmemdeki yüzeysellik, bayağı ruh hali bambaşka bir çılgınlık yarattı üzerimde. Kendimi bildim bileli, genel bir duygusuzluk, aşırıya kaçan bir nesnel tavır vardır üzerimde. Merhametsiz olduğumu düşünmüyorum, lakin hayatım boyunca yalın bakmaya çabaladım gördüklerime. Gezi olayları sırasında Ex ile aramızda yaşanan ilk büyük duygusal kopuş kendini bu belirgin farkla göstermişti; politik değil, ama insani açıdan tümüyle farklı bakıyorduk yaşananlara ve o benim taş kalpli olmakla eleştiriyordu sanırım, ben de O’nun vicdanının muhakemesini ele geçirdiğini düşünüyordum.


Tolga Zengin olayı bana gösterdi ki, aslında taş kalpliliğe teslim olmuş haldeyim. Sanki boynuma kadar bir beton çukuruna gömmüşler beni. Görüyorum, izliyorum, ama tınmıyorum bile.


Yukarıda alıntıladım eski post, yaşanan haksızlıklara karşı acı çekmemek için kendimi uyuşturmaktan bahsediyordu.
Şimdiyse görüyorum ki, buz kalıbından farksızım. Dönüştüğüm şey insani vasıflardan uzak.



George Orwell bir yerde nefis bir trajedi tanımı yapar: “Erdem zafer kazanamazsa ama yine de insanın onu yok eden güçlerden daha soylu olduğu hissedilirse, işte o zaman trajedi ortaya çıkar” der. Benim trajedimin, dünyada, ülkemizde ve çevremizde yaşanan makro trajedinin trajedi olduğunu hissedememekten ve tepki verememekten geçtiğini görüyorum artık.


Tamiri mümkün mü? Bilmiyorum, bilemiyorum.  

4 Aralık 2015 Cuma

A Midwinter Night's Incubus Üzerine...





İki akşam evvel, sipariş verdiğim etli kuru fasulye+pilav + kadayıf dolmasını mideye indirdikten sonra porno mu izleyeyim, yoksa Gregor’un instagramdan paylaşıp 8/10 verdiği O Pagador de Promessas (The Given Word) isimli filmi mi seyredeyim diye kararsızlık içinde düşünürken birden cereyanlar kesildi. Burada pek kesinti olmaz, olsa da kısa sürer, çabucak gelir elektrik. Saat 9pm. Pencereden baktım, nefretlik Palandöken Dağlarının hemen eteklerinde oturduğum lojmanlar, dışarıda hiptonize eden bir görüntü var: Zaten şehirden ve şehir ışıklarından çok uzaktayız, (Erzurum’un şehir ışıkları!) dışarıda tek bir ışık hüzmesi çarpmıyor göze. Fakat şiddetli tipi ve yoğun kar yüzünden garip bir beyazlık hâkim pencerenin önünde, kimse gecenin bir vakti demez. (Not: akşam ezanının saat 4pm’den önce okunduğu yerde 9pm için gecenin körü demenin nesi yanlış?) Pencereden baktığımda görüş açımın elverdiği ölçüde hiçbir blokta ışık hüzmesi yoktu, fakat tipiyle yağan kar sanki pastel boya darbesiymiş gibi hem beyaza boyuyordu her yeri, hem de zifir karanlıkta beyaz rengin garip atmosferini yaratıyordu. Toplamı 80 kadar, iki çeşit blok var burada: Turuncular ve yeşiller. Turuncular biraz daha eski, kombili bloklar. Yeşiller ise hem yeni, hem daireleri biraz daha geniş. Yeşil bloklardan birinde oturan benim için en değerli şey ise bunların ötesinde, merkezi ısıtma sistemine sahip olması. Alt kattaki meskûn yakmadığı takdirde evinizdeki kombiyi ne kadar çalıştırsanız da verim almanız çok mümkün olmayabiliyor, İstanbul’daki evimde bu çileyi yıllarca çektiğimden iyi biliyorum. Ve şimdi oturduğum daire, yeşil bloklarda, yani merkezi ısıtma. Daima sıcak, elektrik kesilse bile. İşte, boş boş oturup bilgisayarda ne izlesem diye düşünürken birden karanlığa gömülmek o kadar da rahatsız etmedi beni, birazdan gelirdi zaten, bir sigara yakıp mutfakta beklemeye başladım. Sigara bitti, elektrik gelmedi. Tekrar salona yürüyüp perdeyi araladım; bembeyaz bir karanlık, fırtınalı kar. Turuncu blokların olduğu tarafa bakıp orada oturan arkadaşlarımı, iş yerindeki mesai arkadaşlarımı hayal ettim. Kim bilir nasıl üşüyorlardı, elektrik olmadığından ısıtıcı filan da çalıştırmaları mümkün değildi, ben rahattım ama onlar titremeye başlamıştılar, hava sıcaklığı -7, -8 civarındaydı neredeyse. O an, bir kez daha ne kadar talihli olduğumu düşüncesi geldi aklıma ve keyiflendim. Erzurum’da göreve başlayacağım zaman sormuşlardı bana, ben sırf merkezi ısıtma olduğu için yeşil bloklarda yer alan şimdiki dairemi seçmiştim, en üst kat olmasına rağmen. Dedim ya, keyiflendim. İvan İlyiç’in ölüm haberini alan yakın dostunun derhal aklından geçen “İvan İlyiç öldü. Ben ölmedim. Öyleyse mutlu olmalıyım” cümleleri gibi. Öyle ince bir çizgi ki bu, bir santim daha ileri kayacak olsa Schadenfreude sınırlarına girecek. İnsan bir dertten sıyrıldığına sevinirken aynı derdi çeken başkaları için üzülemiyor. Bu gerçekten çok zor. Söz gelimi Ex’ten ayrıldığımda (Bakınız Zehir ve Doz Serisi) bir gözümden mutluluk ve huzur gözyaşı, diğerinden de O’nun acısını duyumsadığım türden hüzün gözyaşı akmadı mesela. O’nun içinde bulunduğu durum yüzünden üzülmüştüm elbette ama ben acı çekmiyordum, üzülmüyordum sonuçta. Neyse, döndüm mutfağa, bir sigara daha yaktım. Birazdan gelirdi elektrikler, artık gelsindi yani, epey uzamıştı bu bekleyiş. O sigara da bitti. Tekrar salona gitme, perdeyi aralama, sonra salondaki kanepeyi uzanıp telefonda twitter, instagram kurcalama. Derken, ansızın, bir ürperti hissettim vücudumda, sanki buzdolabını açtığınızda üzerinize soğuk hava kütlesi gelir ya, öyle işte. Gayri ihtiyari kalkıp kalorifer peteklerine uzattım elimi. Buz gibi! Cayır cayır yanması gereken kaloriferler kaput! This parrot is no more! Üşümenin psikolojik bir yanı olduğu şüphe götürmez bir gerçek, ‘ürperti’, birden titremeye dönüştü. Ulan ben yeşil bloklardayım, bu kaloriferin elektrik kesintisiyle ne işi olur, dışarıdaki tipi evi ne kadar zamanda yaşanmaz hale getirir türünden endişe çığlıkları kafama üşüştü hemen. İlk defa o zaman mum yakmaya gerek gördüm, demiştim ya, dışarıdaki zerre miktarda ışık yok ama kar-tipi veya her ne doğa etkisinden kaynaklanıyorsa artık, tuhaf bir aydınlık var. Üşüyünce hemen wc ihtiyacı da peydahlanır bende, bu da anlaşılmaz bir tür vücut tepkisi. Uzun kollu termal bir atlet giydim içime, onun üzerine de eski bir kazak. Arada bir gidip petekleri kontrol ediyorum, sanki elime sıcak geldiği anda üşümem duracak gibi bir hal. Hayır, buz. Saate baktım, 10pm’e geliyor, en iyi gidip yatmak diye düşündüm. Yorganımın üzerine bir de battaniye koydum, ayaklarımı da çorapla koruma altına aldım. Yatağa kıvrılmadan önce pili bitecek hale gelmiş telefonumu şarja taktım, olur da ben uyurken elektrik gelirse dolsun diye. Tesbih böceği pozisyonunda uyku dualarıma üşüyüp hasta olmama duaları ekleyip sızmayı bekledim öylece. Ağırlık çöktü üzerime. Dalmak üzereydim.


İngilizce “beep!” diye ses çıkardı prize takılı telefonum, tam dalmak üzereyken kulağıma gelen bu sesi “biip! Elektrik geldi!” diye anladım ben, sızmak üzereyken açtım gözlerimi, yavaşça doğruldum yataktan. Saate baktım, 10.15pm. Kalktım, elektrik düğmesini parmakladım: Cereyan gene yok! Telefona uzandım, şarj olmaya devam etmediğine göre akım yok! Hemen salona yürüdüm karanlıkta, pencereden baktım. Yeşil bloklar karanlıkta, turuncular ise ışıl ışıl! Belli ki bir anlığına benim de oturduğum yeşillere uğramış, sonra beğenmeyip turuncu bloklara gitmiş elektrik. Sinirlerim bozuldu. Ev iyice soğumuş, giydiklerime ek olarak bir de hırka aldım üzerime, mutfağa gittim, bir sigara. Tipi, pastel boya effect. Yıldızsız ve bulutlu karanlıkta ürperten aydınlık bir hava. Bekledim bir süre, belki merhamet edipnbize de gelir elektrik diye. Gelmedi. İyice üşüme geldi onun yerine. Saate baktım, 10.45pm. Gene gidip yatmaya karar verdim nihayet ve gidip yattım telefonu şarja geri taktıktan sonra. Daldım uykuya çok geçmeden, ve öyle garip rüyalar gördüm ki, detaylarını şimdi hatırlasam kitap olurdu karalayacaklarım. Kırık dökük hatırladığım kadarıyla bir roman yazarıydım, sonra uzaylılar geliyordu ve romanda kedi olmamasını eleştiriyordu. Ne kadar salak bir irkilmeyle uyandığımı tarif edemem. Yatakta sırt üstü durup karanlıktan görmediğim tavana bakarken “beep!” Hemen kalkmadım bu kez, saatin kaç olduğunu tahmin bile edemiyorum zaten o rüyadan sonra, kalkıp su içmem lazım diye giye geçirdim aklımdan, ağzım kuru, dudaklarım çatlamış haldeydi. Telefona uzandım saate bakayıp diye: 11.50pm! Daha 12 bile olmamış! Kalktım çabucak, sanki çok acil bir işim varmış da gecikmişim gibi. Önce salona geçip pencereye baktım, şerefsiz Tesla yeşil bloklara uğramış nihayet. Kalorifer petekleri ılık, bu iyi, demek yanmaya başladı. Moralim yerine geldi ama hala rüyadan ötürü mal halim devam ediyor. Su içtikten sonra dudaklarıma da krem sürdüm çatlaklar için, bilgisayarı açtım, rüyam o sırada taze olduğundan Tartini gibi hemen kaleme alsam belki şu an çok başka türlü bir metin okuyor olacaktınız ama hayır, ‘uyurum zaten birazdan’ diye düşünüp üşendim, yazmadım bir şey. Haber siteleri, öylesine gezinmeler, oradan oraya atlamalar derken, gene geldik pornhub’a, xhamster’a. Bir gün seyretmezsem rahat etmiyorum sanki, ben adam olmam dostlar. İspanya ikinci ligten maç özetleri seyreder gibi filmden filme atlamaya  başladım, ama ev ısındıkça benim de keyfim geldi. Pisboğazlık baş gösterdi sonra: O saatte nutella yenmez ama canım çekti işte. Uykum iyice kaçtı böylece. Tumblr’da komik kedi gifleri ve big boobs ablalar, onedio.com galerileri filan derken, epey bir zaman geçti böyle. Gözüm de saatte, hem yatmam lazım diyorum hem de kalkıp gitmiyorum yatağa. Dışarısı -10’u buldu, saat 01.27am olduğunda, o uyuşuk halimde birden oturduğum yerde sarsılma hissettim. Hepimiz deprem görmüş insanlarız, tüylerimiz diken diken oluyor böyle bir ihtimali düşündüğümüz anda, ilk saniye sesli olarak hassiktir kelimesi çıktı ağzımdan, sonra belki de koltukta fazla kaykıldım diye aklımdan geçirecekken birden daha şiddetli ve uzun, 3-4 saniye süren bir sallanma geldi. Zıpkın gibi ayağa fırladım, tam bir Virgilius fotoğrafı: Elimde sigara, önümde sarışın big boobs bir ablaya DP, ağzımda çabucak mırıldanmaya başladığım ayetel kürsi. Bina yıkılsa, depremden ölmezsek donarak ölücez, dışarısı zemherir kıyamet. Her halükarda münker nekir sıçar ağzıma... Bilgisayarı kapattım, sigarayı söndürdüm, tekrar saldırıya geçen idrar torbamı hızla wc’de boşalttıktan sonra düpedüz koşa koşa yatağa attım kendimi, yorganın altında tesbih böceği taklidi yapıp kıvrıldım.



Sabah gördüm, deprem Kiğı’da vuku bulmuş. 5.3


Benim kişisel sarsıntılarım ise küçük çaplı bir deprem fırtınasına denk sayılır o gece.