16 Aralık 2015 Çarşamba

Dilsiz Şeytan'ın Trajedisi Üzerine...








Öyle sıkıcı şeyler yazacak oluyorum ki, sonrasında bu kadar sıkıcı şeyler düşündüğüm için de kendime kızıyorum, içim sıkılıyor. Ardından içini daraltan sıkıntı hissinden kaçma isteği insanı boş şeylerle oyalanmaya zorluyor, o andan kurtulma yönünde çaba sarf ediyor kişi, oyunla, oynaşla zaman geçirmeye başlıyor. Leopardi’nin söylediği gibi sıkıntı hava gibi bir şey, bir boşluk bulduğu anda dolduruyor orayı ve yerleşip kök saldığı yerden çekip atamıyoruz; kene gibi emiyor yaşamımızı. Çok önceleri zırvaladığım bir postta düşünmemek için, varlık sebebimize ve bunun acı veren çözümsüz neticelerine kafa yormak istemediğimizden oyunla, magazinle, dedikoduyla, anlamsız hobi ve meraklarla, abartılı cinsel açlıkla ve benzeri uğraşlarla hayatımızı tıka basa doldurduğumuzu, böylece delirmekten kaçınmaya çabaladığımızı gevelemiştim. İnsan eğer sorularına cevap alamazsa ve hele ki yanıt bulamadığı bu sorular var olma, yaşam ve ölüm gibi ontoloji kokan entelektüel meselelere dair sorularsa, kişinin deliliğin sınırına varması içten bile olmaz. İşte bu kaçınma halini farkında olmadığımız bir savunma mekanizması nevinden ele almak da mümkün o yoruma göre; çünkü modern hayatta bu ve benzeri sorulara verilen cevaplar ancak öteleme nevinden oyalamaya yarıyor insanı, cevapların hiçbirisi gerçek cevap değil. Özetle, insanlar düşünmekte kaçınıyor ve zamanlarını nasıl ve ne şekilde düşünmeden harcayabileceklerine odaklanıyor, bunu da zevki ve hazzı odak noktasına koyarak yapıyorlar diye yazmıştım. Zevk ve hazzın doruk anında başka hiçbir şey düşünemez çünkü insan, işte abartılı cinsel hayat olarak nitelediğim şey de, oyun, fuzuli merak ve ilgilerle dolu hayatlar da hep bu neticeye götürüyor beni. Bu noktada biraz çelişkili şeyler yazıyor olabilirim ama kendimi anlatıyorum burada, kendime söylüyorum bunları: Her gün, ama her gün porno izliyorum, xvideos ve xhamster’dan sonra youporn’un da yasaklanmasına küfürler saydırıp başka alternatifler aramaya koyuluyorum. Hala NBA transferlerini, yakında başlayacak sezon öncesi yorumları ince ince okuyorum, politik gelişmeleri, anlamsız çekişmeleri, ıvırı zıvırı basından takip ediyorum. Beni uyuşturmasına izin vermeyeceğim dediğim televizyonu senelerdir evime sokmadım belki ama sürekli oyun oynadığım bilgisayarım ve internet ‘salaklaştırma’ dediğim bu görevi fazlasıyla ifa ediyor zaten. Bir yandan da sürekli kitap okumak suretiyle beynimi sikmekten geri durmuyorum: okumak tıpkı seks veya porno gibi, gördüğü işlev açısından kafamı uyuşturmaktan başka bir halta yaramıyor aslında. Filanca yazar şunu söylemiş, öteki de aynı konuda bunu demiş. Bir başkası da şunu buyurmuş. Başkalarının ne söylediğine sürekli kulak verip kendi düşüncesi gelişmeyen, aksine düşünmek istemeyen, belki de istese dahi düşünemeyecek bir et parçasına dönüşüyor beynim.  Bu da aynı yere çıkıyor, savunma mekanizması gibi, aslında akıl sağlığımı koruyorum sanki. Ot oluyorum ama it is OK. Kendimden korunuyorum böylece.


Öteden beri kendime baktığımda, kırk yaşına gelmiş (ön-andropoz evresini şiddetle idrak etmeye başlayan) bir adamın aslında yıllar önce düşünmeye başladığı şeyler bunlar. Yakın zamanda ise bu bahsettiğim şeylere ekleyebileceğim, hatta aslında o potada yer alan ama benim yeni fark ettiğim bambaşka bir sıkıntı öğesini idrak ettim. Geçenlerde blogunu kapatan biri, blogtaki yazılarında, yazdıklarına gelen yorumlara verdiği karşılıklarda sık sık “bu kadar haksızlık varken…” söylemini yineliyordu. Başlarda ironi yapıyor, dalga geçiyor hissine kapılırken, sonrasında gördüğüm/gözlemlediğim olaylara haksızlık perspektifinden bakmayı denedim ve ansızın içimde müthiş bir ürperti hissi duyumsadım. Baktığım her yerde, ama her yerde gözüme ilişen haksızlıktan başka bir şey değildi, ruh büyütecimi ne tarafa yöneltsem kalbime bir haksızlığın gölgesinin düştüğünü görmeye başladım. Herkes bir başkasının bencilliği ya da sırf kötülük yapma gayesiyle işlediği fiillerden ötürü haksızlığa uğramaktaydı; üstelik bu öylesine girift bir sarmala dönüşmüş bir haldeydi ki, bencil ve kötü insanlar dahi kendilerinden daha bencil ve kötü insanlar tarafından işkence görmekteydiler. En dar çerçevedeki sosyal hayattan makro plandaki toplumsal olaylara, basit ve önemsiz görünen spor ya da eğlence unsuru şeklinde ele alınabilecek gelişmelerden iş hayatına, iç politikadan dış politikaya, her yerde haksızlıktan kaynaktan acı ve mutsuzluk diz boyu. Haksızlık hak yemektir, hakkını vermemektir, ‘kılıç da terazi de benim elimde, istediğim gibi değerlendirir, dilediğimce hak dağıtırım’ demektir. Acıma, şefkat, merhamet yok. Çünkü insanlar artık [bu ‘artık’ çok iddialı, lafın gelişi yazdım.] kendilerini zor durumdakilerle, hakkı yenenlerle, başkaları yüzünden ıstırap çekenlerle özdeşleştirmiyorlar. Özdeşleştirme, ‘hak vermenin’ başlangıç noktasıdır çünkü. Hakkı yenen kişinin mutsuzluğunu ve yaşadığı parçalanma hissini duyduğunda, insan o mutsuzluğu ortadan kaldırmaya çalışması gerektiğine kalben inanır. Aksi takdirde Wittgenstein’in [gene Wittgenstein] dediği gibi ‘içine ruhla üflenmiş boş bir balon gibi ortalarda gezinmeye başladığı utanarak fark eder’ ve çoğu insanın insanlıklarından vazgeçercesine tüm bu yaşananları ‘hayatın kanunu’ olarak görüp kabullenmesine de isyan etmeye başlar.


İsyan etti, peki ne oldu? Hiçbir şey. Hiçbir şeyi değiştiremez insan. Ne ekonomik sirkülâsyonu, ne toplumsal gelişmeleri, ne okullarda verilen eğitimi, ne insanların kalplerinde yer ettiğini gördüğü “her şey benimdir, hiç kimse için hiçbir şey yoktur’ anlayışını değiştiremez. Sözünü ettiğim isyan, kalpteki bir kanamadan farksızdır, üstelik başkalarına da onların kalplerinin neden bunca nasırlaştığına bakıp şaşkınlık içinde, bazen üzüntüyle, bazen de öfkeyle bakar durur. Bakar. Durur. Bu anlattıklarımın hiç birisini ‘bilinçli’ yapmıyoruz, yaşamıyoruz. Kozmik kaynaklarından tükenmezcesine oluk oluk akan kötülük ve bencillik zift pınarları altında tüm insanların yıkandığını, kirlendiklerini, kirlendiğimizi görüp hiçbir şey yapamıyoruz. Schopenhauer’in dediklerini en derinlerimizde hissetmememiz mümkün değil: “Bu dünya, var olan ve var olabilecek en kötü dünyadır. Çünkü bu dünya hakkında, olabilecek en iyi yollu hayaller kurmak dahi manasızdır. Olanı görmemek saçmadır. Dünya öyle bir kötüdür ki, zar zor ayakta kalabilmektedir.”Gözümüzü açıp baktığımızda içimizde öyle derin bir acı hissediyoruz ki, gözümüzü kapatmak başka bir şey gelmiyor elimizden. İç sıkıntısı eziyor bizi, çaresizliğe gömülüp.


Gözleri kapatmayı nasıl başından kalkamadığım bilgisayar oyunları ile, Alex-Aykut Kocaman sorunsalı ile, Mehmet Baransu-MİT düellosu ile, porno bağımlılığı ile, politik çekişmeleri takip ile, insana hiçbir şey vermeyen pop kültür bilgisi ile, magazin merakı ile, iphone/galaxy tartışması ile, bitmez La Liga ilgisi ile, işe yaramayan binbir türlü saçmalık ile bağdaştırdığımı sormasın kimse. Beni öldürmeyen, güç kılar demiş zamanında bir amca, ben de beni uyuşturan acı çekmeme engel olur diyorum.


Haksızlıklara gelince, namaz kılıyor olsaydım eğer, her vakitten sonra ellerimi açıp Schopenhauer’ın duasını yinelerdim: “Tüm canlılar acılardan uzak olsunlar.”


         Ω            Ω            Ω            Ω            Ω            Ω            Ω            Ω            Ω



Bütün yazdıklarımın birbirine benzediğini biliyorum. Sürekli kendimi tekrar ediyor gibi göründüğümden, son iki paragrafa kadar benzerlerine pek çok kez rast geldiğiniz sıkıcı bir başka iç dökme nazarıyla ele almışsınızdır okuduklarınızı; hoş hala ne diye blogu takip ettiğinizi de anlamıyorum ya neyse, neticede yukarıdaki satırlar 2012 senesinden, virgülüne kadar copy-paste.


Kimseye haksızlık etmeyeyim, farklı kelimelerle, belki değişik örnekler kullanarak neredeyse aynı yazıyı karalamaya girişmiştim – birden “ulan bu düşündüklerimi daha evvel yazmış olabilir miyim?” şüphesi doğdu içimde, evet, üç sene önce aynı halet-i ruhiyeden canı yanmış bir şekilde kusmuşum buraya. O vakit ne tetiklemiş beni de böylesine coşkuyla yazmışım acaba…  Bir şeylere isyan etmişimdir, içimde patlamıştır. Sonra da kendimi sorgulamışımdır. Hep aynı terane.


Bu defa ne oldu? Geçen hafta, UEFA Avrupa Liginde gönülden sevdalısı olduğum Beşiktaş, grubun son maçında Sporting Lizbon’a karşı skor üstünlüğünü eline almış, taraftarının gözünü okşayan harika bir oyun oynarken, kalecisi Tolga Zengin’in amatör kümede rastlanabilecek türden yediği acemice goller yüzünden yenildi ve elendi. Maçı izlerken içimdeki neşe, yediği her rezil golün ardından sonsuz öfkeye dönüştü. Özel yetenekli yaratıcı olanların haricinde Türk erkeğinin küfür dağarcığı kısıtlı ve hep muhatabının annesi üzerine kurulu; dilimiz hemen “ananı skiym” ya da “uruspu çocuğu” demeye kayıyor ama bu Tolga ibnesinin annesi uzunca bir süre kanser tedavisi görmüştü, geçen seneydi sanırım, annesini kaybetti. Doğrusu Tolga götü de Trabzon’dan annesinin İstanbul’da süren tedavisi için Beşiktaş’a transfer olmuştu, hatta Beşiktaş taraftarı da sürekli –o vakitler kaleci sandıkları- Tolga’nın moral bulması için annesiyle ilgili şık, moral verici pankartlar asardı tribünlere. Neyse, kadıncağıza allah rahmet eyler inşallah ama içimden geldiği gibi küfür de edemiyordum bu anlattıklarım yüzünden, başka türden küfür de sakinleştirmiyor insanı; “götünü sikiym” desen, bu bir küfür değil, tehdit. Hatta insan samimi arkadaşına bile götünü sikiym der şaka yollu, ama anne sadece küfür de anılır. Rahatlayamadım küfür gibi küfür edemediğim için.







Maç 22.00’de başlamış, 23.55 gibi bitmişti. Doğruca yatağa gittim uyumak için. Sinirden elim ayağım titriyordu, uyuyabilirim sanmıştım. Gözlerimi yumsam da ilk goldeki sahne zihnimde dönüp duruyordu: Topu iyi kontrol edemeyen rakip oyuncunun ayağından açılan top Tolga’nın yürüse ellerine alabileceği bir noktaya düşüyor, ama Tolga mütereddit hareketlerle kalesinden açılmadığı için topa yetişen rakip basit bir vuruşla gölü atıyordu kalemize. İkinci golde de dar bir açıdan kötü bir şutu üzerine gelmesine rağmen içeri alabilmeyi beceriyordu bu kaleci kılıklı. Tekrar tekrar aynı sahneler, sağa dönüyorum olmuyor, sola dönüyorum olmuyor. Telefonu elime aldım, 01.00’e geliyordu, kurcalarken twitter’a da göz atayım derken Tolga Zengin heştegine o bir saat içinde 104.000 tweet atıldığını fark ettim. Bir saatte 104.000’i görünce, uykumun sinirden kaçmasına, öfkeme, bu duruma olan kızgınlığıma hak verdim, tatmin oldum. O gece saat 02.00’yi gördüm yatakta kıvrana kıvrana, nasıl sızdım bilmiyorum ama sabah gözümü açtığımda Tolga hala oradaydı, hala aynı golleri yiyordu. Gündüz şubeye giderken yüzüm –her zamankinden de- asık, ekşi, meymenetsizdi sanırım.



Mübalağa ettiğimi sanmayın, ertesi gün, akşama doğru biraz toparlanmam mümkün olabildi. O akşam, birden kafamda şu soru işareti ortaya çıkana kadar sızlanmaya devam etti içimdeki ses:


Diyarbakır oldu. Suruç oldu. Ankara oldu.
Beyazıd Abi şehit edildi. Senin biriminden insanlar Diyarbakır’da şehit edildi.
En iyi arkadaşlarından biri Diyarbakır’da götünü kollamaktan perişan halde.
İstanbul’dayken şoförün olan ve çok sevdiğin iki memurundan biri Silvan’da, diğeri Hakkari’de canını kurtarma derdinde.
Suriye. Aylan bebek.
Paris. California.
Sokağa çıkma yasakları. Hendekler. Zorunlu göçler.
Hayatını kaybeden askerler, polisler, çocuklar, kadınlar.
Neler neler oldu, oluyor.


HİÇ BİRİ İÇİN, HİÇ BİR ŞEY İÇİN GECENİN İKİSİNE KADAR YATAĞIMDA KIVRANDIĞIM, DUA ETTİĞİM, İSYAN ETTİĞİM, GÖZ YAŞI DÖKTÜĞÜM OLMADI!!!
KENDİSİNE BİLMEM NE, ANASINA BİLMEM BAŞKA NE YAPTIĞIM TOLGA ZENGİN GÖTÜ KADAR DERT EDİNMEDİM BUNLARI!!!


Yalan ve riyakarlık içimize çektiğimiz havaya bile bulaşmış sanki ve bizler akıl sağlığımızı korumaya çalışır, gerçeğe ulaşmaya çalışırken içimizden benim gibileri bu arada zaten belli belirsiz olan vicdanını ve duyarlılığını da yitirdi. Nasırlaşma bu. Bunca acı ve ıstıraba şahit olunca içini kanatması gereken o  olaylar, vaka-i adiye halini alıverdi ve ben bir masum bir çocuğun ölümüne değil, Tolga Zengin’in yediği hatalı gol için kahrolur hale geldim. Sevdiğim –bu nasıl sevgiyse- insanların dertlerini duyumsamaktan çok, hayatım boyunca görmediğim, tanışmadığım bir adamın annesine sinir içinde küfür etme, O’nun yüzünden gece vakitlerine kadar uyuyamama noktasına eriştim. Tolga kim?  Bana ne Tolga’dan! Kime ne?  İnsanlara ne? İnsanlığa ne? Bu adam sahaya mayın döşemiş de oyuncuları mı öldürmüş? Elinde kalashnikov’la okul basıp çocuklara mı kıymış? Bir tanka binip cami mi bombalamış?  Hastaneye mi dalmış beline sardığımı bombalı yelekle? Ne yapmış, aptalca goller yemiş. Hepsi bu.


Yaşanan onca trajedi varken, kan ve göz yaşı dökülürken benim bir ‘oyun’a, sanal bir mücadeleye bu kadar bağlanmamda ve böylesine dertlenmemdeki yüzeysellik, bayağı ruh hali bambaşka bir çılgınlık yarattı üzerimde. Kendimi bildim bileli, genel bir duygusuzluk, aşırıya kaçan bir nesnel tavır vardır üzerimde. Merhametsiz olduğumu düşünmüyorum, lakin hayatım boyunca yalın bakmaya çabaladım gördüklerime. Gezi olayları sırasında Ex ile aramızda yaşanan ilk büyük duygusal kopuş kendini bu belirgin farkla göstermişti; politik değil, ama insani açıdan tümüyle farklı bakıyorduk yaşananlara ve o benim taş kalpli olmakla eleştiriyordu sanırım, ben de O’nun vicdanının muhakemesini ele geçirdiğini düşünüyordum.


Tolga Zengin olayı bana gösterdi ki, aslında taş kalpliliğe teslim olmuş haldeyim. Sanki boynuma kadar bir beton çukuruna gömmüşler beni. Görüyorum, izliyorum, ama tınmıyorum bile.


Yukarıda alıntıladım eski post, yaşanan haksızlıklara karşı acı çekmemek için kendimi uyuşturmaktan bahsediyordu.
Şimdiyse görüyorum ki, buz kalıbından farksızım. Dönüştüğüm şey insani vasıflardan uzak.



George Orwell bir yerde nefis bir trajedi tanımı yapar: “Erdem zafer kazanamazsa ama yine de insanın onu yok eden güçlerden daha soylu olduğu hissedilirse, işte o zaman trajedi ortaya çıkar” der. Benim trajedimin, dünyada, ülkemizde ve çevremizde yaşanan makro trajedinin trajedi olduğunu hissedememekten ve tepki verememekten geçtiğini görüyorum artık.


Tamiri mümkün mü? Bilmiyorum, bilemiyorum.  

2 yorum:

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!