Öyle sıkıcı şeyler yazacak oluyorum ki, sonrasında bu kadar
sıkıcı şeyler düşündüğüm için de kendime kızıyorum, içim sıkılıyor. Ardından
içini daraltan sıkıntı hissinden kaçma isteği insanı boş şeylerle oyalanmaya
zorluyor, o andan kurtulma yönünde çaba sarf ediyor kişi, oyunla, oynaşla zaman
geçirmeye başlıyor. Leopardi’nin söylediği gibi sıkıntı hava gibi bir şey, bir
boşluk bulduğu anda dolduruyor orayı ve yerleşip kök saldığı yerden çekip
atamıyoruz; kene gibi emiyor yaşamımızı. Çok önceleri zırvaladığım bir postta
düşünmemek için, varlık sebebimize ve bunun acı veren çözümsüz neticelerine
kafa yormak istemediğimizden oyunla, magazinle, dedikoduyla, anlamsız hobi ve
meraklarla, abartılı cinsel açlıkla ve benzeri uğraşlarla hayatımızı tıka basa
doldurduğumuzu, böylece delirmekten kaçınmaya çabaladığımızı gevelemiştim.
İnsan eğer sorularına cevap alamazsa ve hele ki yanıt bulamadığı bu sorular var
olma, yaşam ve ölüm gibi ontoloji kokan entelektüel meselelere dair sorularsa,
kişinin deliliğin sınırına varması içten bile olmaz. İşte bu kaçınma halini
farkında olmadığımız bir savunma mekanizması nevinden ele almak da mümkün o
yoruma göre; çünkü modern hayatta bu ve benzeri sorulara verilen cevaplar ancak
öteleme nevinden oyalamaya yarıyor insanı, cevapların hiçbirisi gerçek cevap
değil. Özetle, insanlar düşünmekte kaçınıyor ve zamanlarını nasıl ve ne şekilde
düşünmeden harcayabileceklerine odaklanıyor, bunu da zevki ve hazzı odak
noktasına koyarak yapıyorlar diye yazmıştım. Zevk ve hazzın doruk anında başka
hiçbir şey düşünemez çünkü insan, işte abartılı cinsel hayat olarak nitelediğim
şey de, oyun, fuzuli merak ve ilgilerle dolu hayatlar da hep bu neticeye
götürüyor beni. Bu noktada biraz çelişkili şeyler yazıyor olabilirim ama
kendimi anlatıyorum burada, kendime söylüyorum bunları: Her gün, ama her gün
porno izliyorum, xvideos ve xhamster’dan sonra youporn’un da yasaklanmasına
küfürler saydırıp başka alternatifler aramaya koyuluyorum. Hala NBA
transferlerini, yakında başlayacak sezon öncesi yorumları ince ince okuyorum,
politik gelişmeleri, anlamsız çekişmeleri, ıvırı zıvırı basından takip
ediyorum. Beni uyuşturmasına izin vermeyeceğim dediğim televizyonu senelerdir
evime sokmadım belki ama sürekli oyun oynadığım bilgisayarım ve internet
‘salaklaştırma’ dediğim bu görevi fazlasıyla ifa ediyor zaten. Bir yandan da
sürekli kitap okumak suretiyle beynimi sikmekten geri durmuyorum: okumak tıpkı
seks veya porno gibi, gördüğü işlev açısından kafamı uyuşturmaktan başka bir
halta yaramıyor aslında. Filanca yazar şunu söylemiş, öteki de aynı konuda bunu
demiş. Bir başkası da şunu buyurmuş. Başkalarının ne söylediğine sürekli kulak
verip kendi düşüncesi gelişmeyen, aksine düşünmek istemeyen, belki de istese
dahi düşünemeyecek bir et parçasına dönüşüyor beynim. Bu da aynı yere çıkıyor, savunma mekanizması
gibi, aslında akıl sağlığımı koruyorum sanki. Ot oluyorum ama it is OK.
Kendimden korunuyorum böylece.
Öteden beri kendime baktığımda, kırk yaşına gelmiş
(ön-andropoz evresini şiddetle idrak etmeye başlayan) bir adamın aslında yıllar
önce düşünmeye başladığı şeyler bunlar. Yakın zamanda ise bu bahsettiğim
şeylere ekleyebileceğim, hatta aslında o potada yer alan ama benim yeni fark
ettiğim bambaşka bir sıkıntı öğesini idrak ettim. Geçenlerde blogunu kapatan
biri, blogtaki yazılarında, yazdıklarına gelen yorumlara verdiği karşılıklarda
sık sık “bu kadar haksızlık varken…” söylemini yineliyordu. Başlarda ironi
yapıyor, dalga geçiyor hissine kapılırken, sonrasında gördüğüm/gözlemlediğim
olaylara haksızlık perspektifinden bakmayı denedim ve ansızın içimde müthiş bir
ürperti hissi duyumsadım. Baktığım her yerde, ama her yerde gözüme ilişen
haksızlıktan başka bir şey değildi, ruh büyütecimi ne tarafa yöneltsem kalbime
bir haksızlığın gölgesinin düştüğünü görmeye başladım. Herkes bir başkasının
bencilliği ya da sırf kötülük yapma gayesiyle işlediği fiillerden ötürü
haksızlığa uğramaktaydı; üstelik bu öylesine girift bir sarmala dönüşmüş bir haldeydi
ki, bencil ve kötü insanlar dahi kendilerinden daha bencil ve kötü insanlar
tarafından işkence görmekteydiler. En dar çerçevedeki sosyal hayattan makro
plandaki toplumsal olaylara, basit ve önemsiz görünen spor ya da eğlence unsuru
şeklinde ele alınabilecek gelişmelerden iş hayatına, iç politikadan dış
politikaya, her yerde haksızlıktan kaynaktan acı ve mutsuzluk diz boyu.
Haksızlık hak yemektir, hakkını vermemektir, ‘kılıç da terazi de benim elimde,
istediğim gibi değerlendirir, dilediğimce hak dağıtırım’ demektir. Acıma,
şefkat, merhamet yok. Çünkü insanlar artık [bu ‘artık’ çok iddialı, lafın
gelişi yazdım.] kendilerini zor durumdakilerle, hakkı yenenlerle, başkaları
yüzünden ıstırap çekenlerle özdeşleştirmiyorlar. Özdeşleştirme, ‘hak vermenin’
başlangıç noktasıdır çünkü. Hakkı yenen kişinin mutsuzluğunu ve yaşadığı
parçalanma hissini duyduğunda, insan o mutsuzluğu ortadan kaldırmaya çalışması
gerektiğine kalben inanır. Aksi takdirde Wittgenstein’in [gene Wittgenstein]
dediği gibi ‘içine ruhla üflenmiş boş bir balon gibi ortalarda gezinmeye
başladığı utanarak fark eder’ ve çoğu insanın insanlıklarından vazgeçercesine
tüm bu yaşananları ‘hayatın kanunu’ olarak görüp kabullenmesine de isyan etmeye
başlar.
İsyan etti, peki ne oldu? Hiçbir şey. Hiçbir şeyi
değiştiremez insan. Ne ekonomik sirkülâsyonu, ne toplumsal gelişmeleri, ne
okullarda verilen eğitimi, ne insanların kalplerinde yer ettiğini gördüğü “her
şey benimdir, hiç kimse için hiçbir şey yoktur’ anlayışını değiştiremez. Sözünü
ettiğim isyan, kalpteki bir kanamadan farksızdır, üstelik başkalarına da
onların kalplerinin neden bunca nasırlaştığına bakıp şaşkınlık içinde, bazen
üzüntüyle, bazen de öfkeyle bakar durur. Bakar. Durur. Bu anlattıklarımın hiç
birisini ‘bilinçli’ yapmıyoruz, yaşamıyoruz. Kozmik kaynaklarından
tükenmezcesine oluk oluk akan kötülük ve bencillik zift pınarları altında tüm
insanların yıkandığını, kirlendiklerini, kirlendiğimizi görüp hiçbir şey
yapamıyoruz. Schopenhauer’in dediklerini en derinlerimizde hissetmememiz mümkün
değil: “Bu dünya, var olan ve var olabilecek en kötü dünyadır. Çünkü bu dünya
hakkında, olabilecek en iyi yollu hayaller kurmak dahi manasızdır. Olanı
görmemek saçmadır. Dünya öyle bir kötüdür ki, zar zor ayakta
kalabilmektedir.”Gözümüzü açıp baktığımızda içimizde öyle derin bir acı
hissediyoruz ki, gözümüzü kapatmak başka bir şey gelmiyor elimizden. İç
sıkıntısı eziyor bizi, çaresizliğe gömülüp.
Gözleri kapatmayı nasıl başından kalkamadığım bilgisayar
oyunları ile, Alex-Aykut Kocaman sorunsalı ile, Mehmet Baransu-MİT düellosu
ile, porno bağımlılığı ile, politik çekişmeleri takip ile, insana hiçbir şey
vermeyen pop kültür bilgisi ile, magazin merakı ile, iphone/galaxy tartışması
ile, bitmez La Liga ilgisi ile, işe yaramayan binbir türlü saçmalık ile bağdaştırdığımı
sormasın kimse. Beni öldürmeyen, güç kılar demiş zamanında bir amca, ben de
beni uyuşturan acı çekmeme engel olur diyorum.
Haksızlıklara gelince, namaz kılıyor olsaydım eğer, her
vakitten sonra ellerimi açıp Schopenhauer’ın duasını yinelerdim: “Tüm canlılar
acılardan uzak olsunlar.”
Ω Ω Ω Ω Ω Ω Ω Ω Ω
Bütün yazdıklarımın birbirine benzediğini biliyorum. Sürekli
kendimi tekrar ediyor gibi göründüğümden, son iki paragrafa kadar benzerlerine
pek çok kez rast geldiğiniz sıkıcı bir başka iç dökme nazarıyla ele
almışsınızdır okuduklarınızı; hoş hala ne diye blogu takip ettiğinizi de anlamıyorum
ya neyse, neticede yukarıdaki satırlar 2012 senesinden, virgülüne kadar copy-paste.
Kimseye haksızlık etmeyeyim, farklı kelimelerle, belki
değişik örnekler kullanarak neredeyse aynı yazıyı karalamaya girişmiştim –
birden “ulan bu düşündüklerimi daha evvel yazmış olabilir miyim?” şüphesi doğdu
içimde, evet, üç sene önce aynı halet-i ruhiyeden canı yanmış bir şekilde kusmuşum buraya. O vakit ne tetiklemiş beni de böylesine
coşkuyla yazmışım acaba… Bir şeylere isyan
etmişimdir, içimde patlamıştır. Sonra da kendimi sorgulamışımdır. Hep aynı
terane.
Bu defa ne oldu? Geçen hafta, UEFA Avrupa Liginde gönülden
sevdalısı olduğum Beşiktaş, grubun son maçında Sporting Lizbon’a karşı skor
üstünlüğünü eline almış, taraftarının gözünü okşayan harika bir oyun oynarken,
kalecisi Tolga Zengin’in amatör kümede rastlanabilecek türden yediği acemice
goller yüzünden yenildi ve elendi. Maçı izlerken
içimdeki neşe, yediği her rezil golün ardından sonsuz öfkeye dönüştü. Özel
yetenekli yaratıcı olanların haricinde Türk erkeğinin küfür dağarcığı kısıtlı
ve hep muhatabının annesi üzerine kurulu; dilimiz hemen “ananı skiym” ya da “uruspu
çocuğu” demeye kayıyor ama bu Tolga ibnesinin annesi uzunca bir süre kanser
tedavisi görmüştü, geçen seneydi sanırım, annesini kaybetti. Doğrusu Tolga götü
de Trabzon’dan annesinin İstanbul’da süren tedavisi için Beşiktaş’a transfer
olmuştu, hatta Beşiktaş taraftarı da sürekli –o vakitler kaleci sandıkları-
Tolga’nın moral bulması için annesiyle ilgili şık, moral verici pankartlar
asardı tribünlere. Neyse, kadıncağıza allah rahmet eyler inşallah ama içimden
geldiği gibi küfür de edemiyordum bu anlattıklarım yüzünden, başka türden küfür
de sakinleştirmiyor insanı; “götünü sikiym” desen, bu bir küfür değil, tehdit.
Hatta insan samimi arkadaşına bile götünü sikiym der şaka yollu, ama anne sadece
küfür de anılır. Rahatlayamadım küfür gibi küfür edemediğim için.
Maç 22.00’de başlamış, 23.55 gibi bitmişti. Doğruca yatağa
gittim uyumak için. Sinirden elim ayağım titriyordu, uyuyabilirim sanmıştım.
Gözlerimi yumsam da ilk goldeki sahne zihnimde dönüp duruyordu: Topu iyi kontrol
edemeyen rakip oyuncunun ayağından açılan top Tolga’nın yürüse ellerine
alabileceği bir noktaya düşüyor, ama Tolga mütereddit hareketlerle kalesinden
açılmadığı için topa yetişen rakip basit bir vuruşla gölü atıyordu kalemize.
İkinci golde de dar bir açıdan kötü bir şutu üzerine gelmesine rağmen içeri
alabilmeyi beceriyordu bu kaleci kılıklı. Tekrar tekrar aynı sahneler, sağa
dönüyorum olmuyor, sola dönüyorum olmuyor. Telefonu elime aldım, 01.00’e
geliyordu, kurcalarken twitter’a da göz atayım derken Tolga Zengin heştegine o
bir saat içinde 104.000 tweet atıldığını fark ettim. Bir saatte 104.000’i
görünce, uykumun sinirden kaçmasına, öfkeme, bu duruma olan kızgınlığıma hak
verdim, tatmin oldum. O gece saat 02.00’yi gördüm yatakta kıvrana kıvrana,
nasıl sızdım bilmiyorum ama sabah gözümü açtığımda Tolga hala oradaydı, hala
aynı golleri yiyordu. Gündüz şubeye giderken yüzüm –her zamankinden de- asık,
ekşi, meymenetsizdi sanırım.
Mübalağa ettiğimi sanmayın, ertesi gün, akşama doğru biraz
toparlanmam mümkün olabildi. O akşam, birden kafamda şu soru işareti ortaya
çıkana kadar sızlanmaya devam etti içimdeki ses:
Diyarbakır oldu. Suruç oldu. Ankara oldu.
Beyazıd Abi şehit edildi. Senin biriminden insanlar Diyarbakır’da
şehit edildi.
En iyi arkadaşlarından biri Diyarbakır’da götünü kollamaktan
perişan halde.
İstanbul’dayken şoförün olan ve çok sevdiğin iki memurundan
biri Silvan’da, diğeri Hakkari’de canını kurtarma derdinde.
Suriye. Aylan bebek.
Paris. California.
Sokağa çıkma yasakları. Hendekler. Zorunlu göçler.
Hayatını kaybeden askerler, polisler, çocuklar, kadınlar.
Neler neler oldu, oluyor.
HİÇ BİRİ İÇİN, HİÇ BİR ŞEY İÇİN GECENİN İKİSİNE KADAR
YATAĞIMDA KIVRANDIĞIM, DUA ETTİĞİM, İSYAN ETTİĞİM, GÖZ YAŞI DÖKTÜĞÜM OLMADI!!!
KENDİSİNE BİLMEM NE, ANASINA BİLMEM BAŞKA NE YAPTIĞIM TOLGA
ZENGİN GÖTÜ KADAR DERT EDİNMEDİM BUNLARI!!!
Yalan ve riyakarlık içimize çektiğimiz havaya bile bulaşmış
sanki ve bizler akıl sağlığımızı korumaya çalışır, gerçeğe ulaşmaya çalışırken
içimizden benim gibileri bu arada zaten belli belirsiz olan vicdanını ve duyarlılığını
da yitirdi. Nasırlaşma bu. Bunca acı ve ıstıraba şahit olunca içini kanatması
gereken o olaylar, vaka-i adiye halini
alıverdi ve ben bir masum bir çocuğun ölümüne değil, Tolga Zengin’in yediği
hatalı gol için kahrolur hale geldim. Sevdiğim –bu nasıl sevgiyse- insanların
dertlerini duyumsamaktan çok, hayatım boyunca görmediğim, tanışmadığım bir
adamın annesine sinir içinde küfür etme, O’nun yüzünden gece vakitlerine kadar
uyuyamama noktasına eriştim. Tolga kim? Bana
ne Tolga’dan! Kime ne? İnsanlara ne?
İnsanlığa ne? Bu adam sahaya mayın döşemiş de oyuncuları mı öldürmüş? Elinde
kalashnikov’la okul basıp çocuklara mı kıymış? Bir tanka binip cami mi
bombalamış? Hastaneye mi dalmış beline
sardığımı bombalı yelekle? Ne yapmış, aptalca goller yemiş. Hepsi bu.
Yaşanan onca trajedi varken, kan ve göz yaşı dökülürken benim
bir ‘oyun’a, sanal bir mücadeleye bu kadar bağlanmamda ve böylesine
dertlenmemdeki yüzeysellik, bayağı ruh hali bambaşka bir çılgınlık yarattı
üzerimde. Kendimi bildim bileli, genel bir duygusuzluk, aşırıya kaçan bir
nesnel tavır vardır üzerimde. Merhametsiz olduğumu düşünmüyorum, lakin hayatım
boyunca yalın bakmaya çabaladım gördüklerime. Gezi olayları sırasında Ex ile
aramızda yaşanan ilk büyük duygusal kopuş kendini bu belirgin farkla
göstermişti; politik değil, ama insani açıdan tümüyle farklı bakıyorduk yaşananlara
ve o benim taş kalpli olmakla eleştiriyordu sanırım, ben de O’nun vicdanının
muhakemesini ele geçirdiğini düşünüyordum.
Tolga Zengin olayı bana gösterdi ki, aslında taş kalpliliğe
teslim olmuş haldeyim. Sanki boynuma kadar bir beton çukuruna gömmüşler beni.
Görüyorum, izliyorum, ama tınmıyorum bile.
Yukarıda alıntıladım eski post, yaşanan haksızlıklara karşı
acı çekmemek için kendimi uyuşturmaktan bahsediyordu.
Şimdiyse görüyorum ki, buz kalıbından farksızım. Dönüştüğüm
şey insani vasıflardan uzak.
George Orwell bir yerde nefis bir trajedi tanımı yapar: “Erdem
zafer kazanamazsa ama yine de insanın
onu yok eden güçlerden daha soylu olduğu hissedilirse, işte o zaman trajedi
ortaya çıkar” der. Benim trajedimin, dünyada, ülkemizde ve çevremizde yaşanan
makro trajedinin trajedi olduğunu hissedememekten ve tepki verememekten
geçtiğini görüyorum artık.
Tamiri mümkün mü? Bilmiyorum, bilemiyorum.

çok şaşkınım bu yazıyı okuduğuma, bilahere konuşmak istiyorum
YanıtlaSilHaftaya İstanbuldayım canikom.
YanıtlaSil