Hareket noktamız şu metin olsun:
“Sıradan insan
zihninin ne kadar sınırlı ve yetersiz, bilinç açıklığının ne kadar zayıf ve
cüzi olduğu, sonsuz zaman akışına fırlatılmış insan hayatının gelip geçici
kısalığına, varoluşumuzun asılsız – istikrarsız tabiatına, her yerde önümüzü
kesen sayısız muammaya, bunca tezahürün anlamlı karakterine ve hayatın mutlak
yetersizliğine rağmen: işte bütün bunlara rağmen herkesin sürekli olarak ve
aralıksız felsefe yapmamasından çıkarılabilir. (İnsan soyu mevcudiyet şartları
bakımından kendisini böyle bir muammanın içinde bulmasına rağmen) felsefe ile
uğraşanlar aslında onların birçoğunu veya bir bölümünü değil, ancak küçük bir
azınlığını teşkil eder. Hayır, ancak şurada burada tek tük, mutlak nitelikteki
istisnalar felsefe yaparlar. Bu rüya içerisinde geri kalanlar hayvanlardan pek
de farklı bir hayat sürmezler ve uzun erimde onlardan ancak birkaç yıllık
tedbir ve tedarikl(ilik)eriyle ayrılırlar.
Bunların metafizik
ihtiyaçları -ki bu öyle veya böyle kendisini hissettirir- dinler aracılığıyla
otoriteler tarafından peşinen tedarik edilir. Ve bunlar her ne olursa olsun
onlara kâfi gelir. (…) Bütün bir ömrü, nereden
nereye ve hangi maksatla olduğuna
dair en küçük bir bilgi kırıntısı olmaksızın sıkıntı, ihtiyaç, keder ve ıstırap içinde geçirmek ve bütün
bunlara ilave olarak her bir konuyla ilgili kendi vahiyleri ve inanmayanlar için hazır tehditleriyle her kanaat ve
itikattan rahip ve papazlar zümresi. Dahası şu da bir gerçek ki tıpkı maskelerle
maskeler gibi birbirimize bakıyor ve
birbirimizle ahbaplık ediyoruz. Kim olduğumuzu bilmiyoruz, kendilerini bile
bilmeyen maskelerden farksızız. Hayvanlar bizi tam böyle görüyor ve biz de
onları.”
Bu alıntı, Schopenhauer’in Parerga und Paralipomena adlı kitabından kimi
pasajların çevrildiği şuradan.
Bu iki kısa paragraftan yarattığı çağrışımlar ölçüsünde birkaç
tane blog yazısı çıkabilir: İnsanın ne olduğunun ve ne yaptığının bilincine varmaktan
ne kadar uzak olduğuna dair hayvandan farklılığı/farksızlığı üzerine küçük bir
sınıflandırmaya gidilebilir ama buna geçmişte cesaret etmişim zaten. İnsanların bilerek veya bilmeyerek takındığı
ve sonra kendisine dönüşen maskeler hakkında da bizzat kendi üzerimden en
merhametsiz sayıklamalarımdan birini dökmüşüm buraya çok geride olmayan bir tarihte. Boşuna sızlanmıyorum
Schopi’den 150 sene sonra yaşadığım için, tam tersi olsaydı O beni okuyor
olurdu 2000’lerde. Kısmet değilmiş. Neyse.
Gelelim yazarın ifadesiyle düşünmekten, kafa yormaktan
mahrum/aciz insanların metafizik ihtiyaçlarını dini otoriteler tarafından peşinen
karşılaması, değişik çap ve tipteki dini otorite marifetiyle akıl ve vicdanla sorgulamadan,
filtre etmeden alınan, haklarında hiçbir şüphe edilmeyen yargılar ve kabuller
üzerine… Bu, kanaatimce Doğu’nun, diğer bir değişle İslam Dünyasının bugünkü
durumuna ışık tutak bir cümle. Skolastik yaklaşım, taşlaşmış zihin, dokundurmazcı
tutum İslam Dünyasının fertlerine mahsus bir şey değil, bunu söylemek doğru
olmaz ama ben İslam Dünyasının felsefi ve vicdani olarak 2015 senesinde Mars’ta
su bulunmuşken neden hala bir bok çukurunda kelime-i şehadet getirmiş
domuzların debelenmesinden farksız bir halde olduğu konusunda yazmak istiyorum.
Samimi bir müslüman olduğumu, dinî pratikleri tümüyle olmasa bile elimden
geldiğince yerine getirdiğimi biliyorsunuz, dolayısıyla burada mevzu edilen mesele
İslam değil, İslam Dünyası. İslama canım feda, İslam Dünyasının ağzına sıçayım.
Karşımda görünen birbirine her türlü zulmü yaşatmaya kararlı, etimolojik kökeni
barış kelimesinden gelen İslamdan kendilerince
aldıkları (!) referanslar doğrultusunda birbirini boğazlamaya ahdetmiş alnı
secdede bir grup insansı çünkü. Evrim
varsa şayet, bunların kökeninin Homosapiens değil, Neandarthal olduğunu
söyleyebilirim sadece.
Son derece klişe bir ifadeyle başlayalım: Deniliyor ki, ‘Dinde
reform gerek. Hristiyanlık tarihinde yaşanan reform, İslamda vuku bulmadığı
için İslam dünyası geri, vahşi ve ayaklar altında.’ Bu ifadenin gerçekliğine
de, gerçek dışılığına da pek çok parametre göz önünde bulundurularak türlü
türlü argümanlarla cevap verilebilir. Söz gelimi Hristiyanlıkta reform olgusu
ortaya çıktıktan sonra Avrupa’da neler yaşandı? Huzur ve mutluluk, karşılıklı
sevgi ve tolerans mı? Tabii ki hayır, Katolikler, protestanlar, kalvinistler,
hussitler vesaire, hepsi birbirini yok etmeye çalıştı, sayısız savaşlar,katliamlar yaşandı Avrupa’da. Din tarih boyunca politikanın bir unsuru oldu bu
gezegende, Hobbes (aklımda kaldığı kadarıyla yazıyorum) Leviathan’da “bir
insan, Tanrının buyruğunu yerine getirmeye mecburdur. Ancak o insan, bu buyruğu
kendisine iletenin hangi amaç ve menfaat doğrultusunda hareket ettiğini bilemez”
diye formüle eder bu durumu. Roma İmparatorluğu’nun Hristiyanlığı resmi din
olarak kabul ettiğinde Hristiyanlık dinini sömürgelerinin (özellikle Mısır’ın)
kalbini kırmamak ve İmparatorluğa bağlılığına zarar vermemek için nasıl tahrif
ettiğini hatırlarsınız. (Hatırlamıyorsanız okuyun.)
Hristiyanlıktaki
tüm ayrılıklar (şizmalar) ritüellere yönelik değildi, komünyonu, vaftizi,
paskalyayı, orucu, Noel’i tartışmıyorlardı, kiliselerin mihraplarını Kudüs
yerine Kanarya Adalarına çevirmek gibi bir dertleri de yoktu: Kavga, dövüş
olayın politik kazanımları üzerineydi. Bu satırları okuyacak akademisyen
kılıklı tipler beni historicism yapmakla itham etmesinler hemen, ne yazdığımın pekâlâ
farkındayım. Bir kere politik gayelerle
insanlık tarihi boyunca tekrar tekrar ırzına geçilmemiş olsaydı bu kadar çok
peygamber de, din de gelmezdi dünyaya. Ortaçağ Avrupasında Papalığın kendisine
tabi olmayan devletlerle savaşlarını anımsayın, yeri geldi yendi, yeri geldi
yenildi, hatta yetmiş sene Vatikan’dan çıkartılıp Avignon’da Fransız Kralının hizmetinde yaşamak
zorunda kalmışlığı bile var. İlber Ortaylı gibi davranmayı sevmiyorum ama yazmam
lazım: Din, kullanılır. Bitti. Bu kadar. Hristiyanlıktaki Reform mücadelesi de
bir dizi savaş yarattı eski kıtada, yüz yıldan fazla kan döktüler, yediler
birbirlerini. Sonra ne mi oldu? (Tam burada bir telefon geldi, üst müdür. Yemek
yedin mi diye sordu, hayır dedim, o zaman seni araçla aldırıyorum, balık
yiyeceğiz dedi, o sırada bir yalan uyduramadım, peki diye boyun eğdim, aldılar
beni, balık ızgara yaptık iş yerimin bahçesinde. Sidik borum dondu, ne manyak
insanlar var hayatımda! Ardından bir de makam odasında bağlama ziyafeti çektik,
memurlardan biri bağlamasını getirmiş. Amına koyayım Anadolu’nun, ben bu ülkeye,
millete ait değilim lan! Üç saat sonra karnımda nefis palamut ekmekle ama
sinirleri alt üst olmuş halde döndüm evime şimdi. Kırk yılın başında ciddi bir
şey yazmaya teşebbüs ettim, içime balık düştü.)
(-13'te balık mı yenir lan!)
Devam edelim. Sonra ne mi oldu? Adamların kafasına dank
etti, ulan biz birbirimizi yiyip bitiriyoruz, yok oluyoruz, salak mıyız lan biz
dediler. Oturdular bir masaya, zaten politik olan din kamuflajlı savaşlara bir
son vermek için müzakere ettiler. Karşılıklı tavizler filan derken bu deli
saçmasına nokta koyup Westphalia Barışı ve türevlerini imzaladılar. Savaşlar
bitmedi, hayır, ama din olgusunun halklar üzerinde azalan etkisi, politik
nedenleri din kisvesine büründürmeyi artık imkânsızlaştırıyordu, bir katolik ne
kadar hazzetmese de protestanın yaşama hakkı olduğunu düşünmeye başlamıştı falan.
Din, kan dökücü ve ezici olmaktan, bir inanış haline devşirilmeye doğru bir
şekil almaya başladı. Önemli olan şu: Din aynı din; 325’teki İznik Konsilinde
kanonik kabul edilen dört incil bu süreçte değişmedi, yeni ayetler ekleyip
beğenmediklerini çıkarmadılar 17. Yüzyılda. Değişen din değil, insanlardı,
insanlar artık din için ölmek ve öldürmek istemiyordu bu kadar basit. Düşünürler,
filozoflar, dinin toplum üzerinde azalan ve yüzeyselleşen etkisini etik kavramı ile
doldurmaya çalıştılar ardından; etik, bir insanlık dini olarak ele alınabilir
pek ala. Etik, politik bağlamda bir anlam kazanmadı Batı’da, devletler uluslararası
arenada şerefsizliğin her türlüsünü yapmaya devam ettiler, ama etik ferd
bazında değer ve karşılık buldu. Farklı olanların toplu halde yaşayabilmeleri
için adı konmamış bir sözleşmeye dönüştü. Kierkegaard diyordu, ‘etik, insanın olması
gereken şeye dönüştü yerdir.’ diye. Bunu kabul etmeyen, benimsemeyen de çok
oldu, dediğim gibi kişisel bir tercih, pozitif bir mahalle baskısına evrilen
etik, bugün bile özellikle Avrupa’daki halkların görünmez temel zemini.
İslam Dünyası hakkında ne yazacağımı toparlayamıyorum, balık
yüzünden iki saat dondurucu soğukta beklemek sadece sidik borumu değil beynimi
de öldürdü galiba.
İslam dünyasında din kılıklı savaştan bol bir şey yok. Din,
en başarılı enstrüman politikada. Hz. Ali versus Muaviye arasında vuku bulan Sıffin Savaşından 2015 senesinin bu son
haftalarına kadar, kendini müslüman olarak tanımlayan milletler, politik
gayelerini gizlemek için hep dini suiistimal ederek, savaştan önce aynı Yaradan’a
secde edip sonra da birbirilerine silah çektiler. Ne hikmetse hepsi de cennete
(!) gittiğini sanıyor. Cennetin anahtarı bende olmadığı için son planda kimin
nereye gittiği bilemem ama masum birini öldürmenin bütün insanlığı öldürmekle
aynı şey olduğunu söyleyen Alemlere Rahmet olarak gönderilen (rahmet,
merhametle aynı kökten gelir) bir Peygamber’in ümmetiyiz.
Her şeyin başında, bir Westphalia Barışımız yok. Bunun da
öncesinde, İslam Dünyasında düşünce hürriyeti diye bir şey yok. Hiçbir konuda
yok, olmadı. Düşünmek, kişide
bilgilenmeyi sağlar, bilgi kendisini ve muhatabını görmeye, bu da anlamaya
götürür insanı. Düşünmeyen kişi bilgisizce sürekli içe bakar, kendisini görür, bu
durum inandıklarına sıkı sıkıya yapışmasıyla sonuçlanır. Kristalize olmuş bir
bağnazlıkla kendi haklılığından başka bir hakikatin olasılığına inanmaz hale
gelir, radikalleşir. Radikalleşme, karşıt olana yaşam hakkı tanımamaya götürür
kişiyi, savaş başlar. Ne müzakere, ne barış ihtiyacı pekişir. Kendisine (yukarıdaki
Hobbes alıntısı) söylenen, dinin buyrukları gibidir, her fecaat dini bir form
alır. Bu fanatizm yeri gelir Kabe’yi Haccac Bin Yusuf’un emriyle mancınıklarla
yıkar, (Kabe!!! Allah’ın evi!!!) yeri gelir Mısır’ı (müslüman Memlük Devletinden)
onbinlerce kişinin öldüğü Ridaniye Savaşıyla alan Yavuz’un bu hamlesi hemen
kutsal bir sunum kazanır, ‘halifeliği getirdi’ diye, sanki halifelik migrostan
alınabilen bir şeymiş gibi. Din değil burada mesele. İslam dini barış dini.
İnsanlar savaşçı. Nasıl “sağ yanağınıza vurursa, siz sol yanağınızı çevirin”
diyen bir din, dünyaya yüzyıllar boyunca kan kusturduysa, İslam Dinine mensup
insanlar da bundan geri durmadılar. İşin
fenası Hristiyan Avrupa akıllandı, bizim dinimize mensup insanlar akıldan
bihaber yaşamaya devam ediyor. Bugün de aynı bok. Birbirini yok etmeye yeminli insanlar,
ellerini aynı Rab’be açıp birbirilerine lanetler yağdırıyorlar. Allahû Teala
bunları görünce ne diyor, gerçekten merak ediyorum. Selefisini, Şii’sini, Sünni’ini,
Vahhabi’sini birbirlerine silah çekmiş halde görünce Rahman ve Rahîm isimleri
ne kadar tecelli ediyor olabilir, gerçekten merak ediyorum.
Batı’nın sadece ilmi değil, ahlakı da lazım bize. İnsanlar Hristiyanlıktan
uzaklaşıp seküler/laik bir zemine kayınca, sulandırılmış dinlerini etik
kavramıyla desteklediler ve ortaya bir İnsanlık Dini çıktı. Bunu güzel ve doğru
bir şey olarak kabullendiğim düşünülmesin, ne var ki ‘yaşanabilir’ bir dünya
yaratmak için buna mecburlardı. Din, Avrupa Hristiyanlığında politik sahada son
kullanım tarihini doldurmuştu çünkü. İslam Dünyası ise secde ederken inkâra
giden, şehadet getirirken yalanlayan, dua ederken lanet okuyan vahşilerden
müteşekkil bir sefiller sürüsü ve bir takım dini pratikleri yerine getirirken
kalplerini, vicdanlarını ve akıllarını boşaltmış iğrenç riyakârlardan ibaret
insanlardan oluşuyor.
İnanmıyorlar. Münafıklık üzerine yazmıştım daha evvel, evet,
münafıkların mümin kılığında dolaştığı, mümin hayatı yaşar gibi göründükleri ama içlerinde
bozgunculuktan, kan dökmekten, güçle ezmekten başka bir motiv olmayan
yalancılar hepsi.
Düşünmeye gerek görmüyorlar. Buradan Büyük Engizisyoncu’ya bile
kapı açılır.
Kafamda daha bir sürü şey vardı ama hem uykum geldi hem de
soğuktan pelte oldum ya.
Yarabbim… Yüceliğin hürmetine bağışla bizleri. Adaletinle
değil, sonsuz merhametinle muamele et.
Adaletine kalırsak bittik.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!