20 Aralık 2015 Pazar

Arasına Balık Girmiş Çalakalem Yazılan Ciddi Konular Üzerine...






Hareket noktamız şu metin olsun:

“Sıradan insan zihninin ne kadar sınırlı ve yetersiz, bilinç açıklığının ne kadar zayıf ve cüzi olduğu, sonsuz zaman akışına fırlatılmış insan hayatının gelip geçici kısalığına, varoluşumuzun asılsız – istikrarsız tabiatına, her yerde önümüzü kesen sayısız muammaya, bunca tezahürün anlamlı karakterine ve hayatın mutlak yetersizliğine rağmen: işte bütün bunlara rağmen herkesin sürekli olarak ve aralıksız felsefe yapmamasından çıkarılabilir. (İnsan soyu mevcudiyet şartları bakımından kendisini böyle bir muammanın içinde bulmasına rağmen) felsefe ile uğraşanlar aslında onların birçoğunu veya bir bölümünü değil, ancak küçük bir azınlığını teşkil eder. Hayır, ancak şurada burada tek tük, mutlak nitelikteki istisnalar felsefe yaparlar. Bu rüya içerisinde geri kalanlar hayvanlardan pek de farklı bir hayat sürmezler ve uzun erimde onlardan ancak birkaç yıllık tedbir ve tedarikl(ilik)eriyle ayrılırlar.
Bunların metafizik ihtiyaçları -ki bu öyle veya böyle kendisini hissettirir- dinler aracılığıyla otoriteler tarafından peşinen tedarik edilir. Ve bunlar her ne olursa olsun onlara kâfi gelir. (…) Bütün bir ömrü, nereden nereye ve hangi maksatla olduğuna dair en küçük bir bilgi kırıntısı olmaksızın sıkıntı, ihtiyaç,  keder ve ıstırap içinde geçirmek ve bütün bunlara ilave olarak her bir konuyla ilgili kendi vahiyleri ve inanmayanlar için hazır tehditleriyle her kanaat ve itikattan rahip ve papazlar zümresi. Dahası şu da bir gerçek ki tıpkı maskelerle maskeler gibi birbirimize bakıyor ve birbirimizle ahbaplık ediyoruz. Kim olduğumuzu bilmiyoruz, kendilerini bile bilmeyen maskelerden farksızız. Hayvanlar bizi tam böyle görüyor ve biz de onları.”

Bu alıntı, Schopenhauer’in Parerga und Paralipomena adlı kitabından kimi pasajların çevrildiği şuradan


Bu iki kısa paragraftan yarattığı çağrışımlar ölçüsünde birkaç tane blog yazısı çıkabilir: İnsanın ne olduğunun ve ne yaptığının bilincine varmaktan ne kadar uzak olduğuna dair hayvandan farklılığı/farksızlığı üzerine küçük bir sınıflandırmaya gidilebilir ama buna geçmişte cesaret etmişim zaten. İnsanların bilerek veya bilmeyerek takındığı ve sonra kendisine dönüşen maskeler hakkında da bizzat kendi üzerimden en merhametsiz sayıklamalarımdan birini dökmüşüm buraya çok geride olmayan bir tarihte. Boşuna sızlanmıyorum Schopi’den 150 sene sonra yaşadığım için, tam tersi olsaydı O beni okuyor olurdu 2000’lerde. Kısmet değilmiş. Neyse.


Gelelim yazarın ifadesiyle düşünmekten, kafa yormaktan mahrum/aciz insanların metafizik ihtiyaçlarını dini otoriteler tarafından peşinen karşılaması, değişik çap ve tipteki dini otorite marifetiyle akıl ve vicdanla sorgulamadan, filtre etmeden alınan, haklarında hiçbir şüphe edilmeyen yargılar ve kabuller üzerine… Bu, kanaatimce Doğu’nun, diğer bir değişle İslam Dünyasının bugünkü durumuna ışık tutak bir cümle. Skolastik yaklaşım, taşlaşmış zihin, dokundurmazcı tutum İslam Dünyasının fertlerine mahsus bir şey değil, bunu söylemek doğru olmaz ama ben İslam Dünyasının felsefi ve vicdani olarak 2015 senesinde Mars’ta su bulunmuşken neden hala bir bok çukurunda kelime-i şehadet getirmiş domuzların debelenmesinden farksız bir halde olduğu konusunda yazmak istiyorum. Samimi bir müslüman olduğumu, dinî pratikleri tümüyle olmasa bile elimden geldiğince yerine getirdiğimi biliyorsunuz, dolayısıyla burada mevzu edilen mesele İslam değil, İslam Dünyası. İslama canım feda, İslam Dünyasının ağzına sıçayım. Karşımda görünen birbirine her türlü zulmü yaşatmaya kararlı, etimolojik kökeni barış kelimesinden gelen İslamdan kendilerince aldıkları (!) referanslar doğrultusunda birbirini boğazlamaya ahdetmiş alnı secdede bir grup insansı çünkü.  Evrim varsa şayet, bunların kökeninin Homosapiens değil, Neandarthal olduğunu söyleyebilirim sadece.

Son derece klişe bir ifadeyle başlayalım: Deniliyor ki, ‘Dinde reform gerek. Hristiyanlık tarihinde yaşanan reform, İslamda vuku bulmadığı için İslam dünyası geri, vahşi ve ayaklar altında.’ Bu ifadenin gerçekliğine de, gerçek dışılığına da pek çok parametre göz önünde bulundurularak türlü türlü argümanlarla cevap verilebilir. Söz gelimi Hristiyanlıkta reform olgusu ortaya çıktıktan sonra Avrupa’da neler yaşandı? Huzur ve mutluluk, karşılıklı sevgi ve tolerans mı? Tabii ki hayır, Katolikler, protestanlar, kalvinistler, hussitler vesaire, hepsi birbirini yok etmeye çalıştı, sayısız  savaşlar,katliamlar yaşandı Avrupa’da. Din tarih boyunca politikanın bir unsuru oldu bu gezegende, Hobbes (aklımda kaldığı kadarıyla yazıyorum) Leviathan’da “bir insan, Tanrının buyruğunu yerine getirmeye mecburdur. Ancak o insan, bu buyruğu kendisine iletenin hangi amaç ve menfaat doğrultusunda hareket ettiğini bilemez” diye formüle eder bu durumu. Roma İmparatorluğu’nun Hristiyanlığı resmi din olarak kabul ettiğinde Hristiyanlık dinini sömürgelerinin (özellikle Mısır’ın) kalbini kırmamak ve İmparatorluğa bağlılığına zarar vermemek için nasıl tahrif ettiğini hatırlarsınız. (Hatırlamıyorsanız okuyun.)   Hristiyanlıktaki tüm ayrılıklar (şizmalar) ritüellere yönelik değildi, komünyonu, vaftizi, paskalyayı, orucu, Noel’i tartışmıyorlardı, kiliselerin mihraplarını Kudüs yerine Kanarya Adalarına çevirmek gibi bir dertleri de yoktu: Kavga, dövüş olayın politik kazanımları üzerineydi. Bu satırları okuyacak akademisyen kılıklı tipler beni historicism yapmakla itham etmesinler hemen, ne yazdığımın pekâlâ farkındayım.  Bir kere politik gayelerle insanlık tarihi boyunca tekrar tekrar ırzına geçilmemiş olsaydı bu kadar çok peygamber de, din de gelmezdi dünyaya. Ortaçağ Avrupasında Papalığın kendisine tabi olmayan devletlerle savaşlarını anımsayın, yeri geldi yendi, yeri geldi yenildi, hatta yetmiş sene Vatikan’dan çıkartılıp Avignon’da Fransız Kralının hizmetinde yaşamak zorunda kalmışlığı bile var. İlber Ortaylı gibi davranmayı sevmiyorum ama yazmam lazım: Din, kullanılır. Bitti. Bu kadar. Hristiyanlıktaki Reform mücadelesi de bir dizi savaş yarattı eski kıtada, yüz yıldan fazla kan döktüler, yediler birbirlerini. Sonra ne mi oldu? (Tam burada bir telefon geldi, üst müdür. Yemek yedin mi diye sordu, hayır dedim, o zaman seni araçla aldırıyorum, balık yiyeceğiz dedi, o sırada bir yalan uyduramadım, peki diye boyun eğdim, aldılar beni, balık ızgara yaptık iş yerimin bahçesinde. Sidik borum dondu, ne manyak insanlar var hayatımda! Ardından bir de makam odasında bağlama ziyafeti çektik, memurlardan biri bağlamasını getirmiş. Amına koyayım Anadolu’nun, ben bu ülkeye, millete ait değilim lan! Üç saat sonra karnımda nefis palamut ekmekle ama sinirleri alt üst olmuş halde döndüm evime şimdi. Kırk yılın başında ciddi bir şey yazmaya teşebbüs ettim, içime balık düştü.)








 (-13'te balık mı yenir lan!) 





Devam edelim. Sonra ne mi oldu? Adamların kafasına dank etti, ulan biz birbirimizi yiyip bitiriyoruz, yok oluyoruz, salak mıyız lan biz dediler. Oturdular bir masaya, zaten politik olan din kamuflajlı savaşlara bir son vermek için müzakere ettiler. Karşılıklı tavizler filan derken bu deli saçmasına nokta koyup Westphalia Barışı ve türevlerini imzaladılar. Savaşlar bitmedi, hayır, ama din olgusunun halklar üzerinde azalan etkisi, politik nedenleri din kisvesine büründürmeyi artık imkânsızlaştırıyordu, bir katolik ne kadar hazzetmese de protestanın yaşama hakkı olduğunu düşünmeye başlamıştı falan. Din, kan dökücü ve ezici olmaktan, bir inanış haline devşirilmeye doğru bir şekil almaya başladı. Önemli olan şu: Din aynı din; 325’teki İznik Konsilinde kanonik kabul edilen dört incil bu süreçte değişmedi, yeni ayetler ekleyip beğenmediklerini çıkarmadılar 17. Yüzyılda. Değişen din değil, insanlardı, insanlar artık din için ölmek ve öldürmek istemiyordu bu kadar basit. Düşünürler, filozoflar, dinin toplum üzerinde azalan ve yüzeyselleşen etkisini etik kavramı ile doldurmaya çalıştılar ardından; etik, bir insanlık dini olarak ele alınabilir pek ala. Etik, politik bağlamda bir anlam kazanmadı Batı’da, devletler uluslararası arenada şerefsizliğin her türlüsünü yapmaya devam ettiler, ama etik ferd bazında değer ve karşılık buldu. Farklı olanların toplu halde yaşayabilmeleri için adı konmamış bir sözleşmeye dönüştü.  Kierkegaard diyordu, ‘etik, insanın olması gereken şeye dönüştü yerdir.’ diye. Bunu kabul etmeyen, benimsemeyen de çok oldu, dediğim gibi kişisel bir tercih, pozitif bir mahalle baskısına evrilen etik, bugün bile özellikle Avrupa’daki halkların görünmez temel zemini.

İslam Dünyası hakkında ne yazacağımı toparlayamıyorum, balık yüzünden iki saat dondurucu soğukta beklemek sadece sidik borumu değil beynimi de öldürdü galiba.

İslam dünyasında din kılıklı savaştan bol bir şey yok. Din, en başarılı enstrüman politikada. Hz. Ali versus Muaviye arasında vuku bulan Sıffin Savaşından 2015 senesinin bu son haftalarına kadar, kendini müslüman olarak tanımlayan milletler, politik gayelerini gizlemek için hep dini suiistimal ederek, savaştan önce aynı Yaradan’a secde edip sonra da birbirilerine silah çektiler. Ne hikmetse hepsi de cennete (!) gittiğini sanıyor. Cennetin anahtarı bende olmadığı için son planda kimin nereye gittiği bilemem ama masum birini öldürmenin bütün insanlığı öldürmekle aynı şey olduğunu söyleyen Alemlere Rahmet olarak gönderilen (rahmet, merhametle aynı kökten gelir) bir Peygamber’in ümmetiyiz.


Her şeyin başında, bir Westphalia Barışımız yok. Bunun da öncesinde, İslam Dünyasında düşünce hürriyeti diye bir şey yok. Hiçbir konuda yok, olmadı. Düşünmek,  kişide bilgilenmeyi sağlar, bilgi kendisini ve muhatabını görmeye, bu da anlamaya götürür insanı. Düşünmeyen kişi bilgisizce sürekli içe bakar, kendisini görür, bu durum inandıklarına sıkı sıkıya yapışmasıyla sonuçlanır. Kristalize olmuş bir bağnazlıkla kendi haklılığından başka bir hakikatin olasılığına inanmaz hale gelir, radikalleşir. Radikalleşme, karşıt olana yaşam hakkı tanımamaya götürür kişiyi, savaş başlar. Ne müzakere, ne barış ihtiyacı pekişir. Kendisine (yukarıdaki Hobbes alıntısı) söylenen, dinin buyrukları gibidir, her fecaat dini bir form alır. Bu fanatizm yeri gelir Kabe’yi Haccac Bin Yusuf’un emriyle mancınıklarla yıkar, (Kabe!!! Allah’ın evi!!!) yeri gelir Mısır’ı (müslüman Memlük Devletinden) onbinlerce kişinin öldüğü Ridaniye Savaşıyla alan Yavuz’un bu hamlesi hemen kutsal bir sunum kazanır, ‘halifeliği getirdi’ diye, sanki halifelik migrostan alınabilen bir şeymiş gibi. Din değil burada mesele. İslam dini barış dini. İnsanlar savaşçı. Nasıl “sağ yanağınıza vurursa, siz sol yanağınızı çevirin” diyen bir din, dünyaya yüzyıllar boyunca kan kusturduysa, İslam Dinine mensup insanlar da bundan geri durmadılar.  İşin fenası Hristiyan Avrupa akıllandı, bizim dinimize mensup insanlar akıldan bihaber yaşamaya devam ediyor. Bugün de aynı bok. Birbirini yok etmeye yeminli insanlar, ellerini aynı Rab’be açıp birbirilerine lanetler yağdırıyorlar. Allahû Teala bunları görünce ne diyor, gerçekten merak ediyorum. Selefisini, Şii’sini, Sünni’ini, Vahhabi’sini birbirlerine silah çekmiş halde görünce Rahman ve Rahîm isimleri ne kadar tecelli ediyor olabilir, gerçekten merak ediyorum. 


Batı’nın sadece ilmi değil, ahlakı da lazım bize. İnsanlar Hristiyanlıktan uzaklaşıp seküler/laik bir zemine kayınca, sulandırılmış dinlerini etik kavramıyla desteklediler ve ortaya bir İnsanlık Dini çıktı. Bunu güzel ve doğru bir şey olarak kabullendiğim düşünülmesin, ne var ki ‘yaşanabilir’ bir dünya yaratmak için buna mecburlardı. Din, Avrupa Hristiyanlığında politik sahada son kullanım tarihini doldurmuştu çünkü. İslam Dünyası ise secde ederken inkâra giden, şehadet getirirken yalanlayan, dua ederken lanet okuyan vahşilerden müteşekkil bir sefiller sürüsü ve bir takım dini pratikleri yerine getirirken kalplerini, vicdanlarını ve akıllarını boşaltmış iğrenç riyakârlardan ibaret insanlardan oluşuyor.


 





İnanmıyorlar. Münafıklık üzerine yazmıştım daha evvel, evet, münafıkların mümin kılığında dolaştığı, mümin hayatı yaşar gibi göründükleri ama içlerinde bozgunculuktan, kan dökmekten, güçle ezmekten başka bir motiv olmayan yalancılar hepsi.


Düşünmeye gerek görmüyorlar. Buradan Büyük Engizisyoncu’ya bile kapı açılır.


Kafamda daha bir sürü şey vardı ama hem uykum geldi hem de soğuktan pelte oldum ya.

Yarabbim… Yüceliğin hürmetine bağışla bizleri. Adaletinle değil, sonsuz merhametinle muamele et. 



Adaletine kalırsak bittik. 










Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!