Erzurum’a geldim geleli en uzun süreli iznimi kullandım bu
kez, iki hafta uzaklaştım bu sevimsiz diyarlardan. Bozulup alt üst olmuş
psikolojim için sedatif etkisi oldu bu iznin.
İstanbul’a gittikten kısa bir süre annemin (ne boktan bir halde olduğumu
anladığını belli eder şekilde) bana bakıp “çok
zor bir dönem geçirdiğinin farkındayım ama bunu bize yansıtmamalısın”
şeklinde sitemini haklı bulduğumdan, Yeşilköy’de bir gün kalıp doğruca yazlığa
geçtim. Orada geçirdiğim üç gün boyunca tek yaptığım balkonda saatlerce oturup
denizi seyretmek, Slayer dinleyerek kitap okumak ve bahçedeki kedilerle zaman
geçirmekten ibaretti; sanki hep yalnız değilmişim gibi bu defa yaşadığım
yalnızlık çok başka ve iyi geldi bana. Yazın cıvıl cıvıl olan sahil sitelerinde
bu mevsimde in cin top oynuyor, bu nedenle o günler yedikleri önlerinde
yemedikleri arkalarında olan kediler böyle bir değişimden en olumsuz etkilenen
canlılar: ne onlara mama verecek bir meskun kalıyor Kasım ayında, ne de ilgi
görebiliyorlar. Bana da, (sanırım) onlara da cennet gibi geldi bu yazlık
günlerim, sırf Whiskas mama alayım diye 10km ötedeki Maxi City’ye gidecek kadar gözüm dönmüş, anlayın nasıl kedi krizimin
tuttuğunu. Zor ayrıldım oradan, döndüm İstanbul’a.
| Arkadaki hanım kız büyük olasılıkla sokağa atılmış bir ev kedisi. Nasıl ürkek, naif anlatamam. Diğerleri canına okuyor onun, zavallı hep en son geçiyordu kapların başına. |
Döndükten sonra şu yazıda bahsi geçen hanımefendi ile (Kestaneli Pasta diyelim bundan sonra kendisine)
bir görüşmem oldu. Bir arkadaşıma az önce linkini verdiğim yazıda sözünü
ettiğim hususlardan bahsetmiştim İstanbul’a bir önceki gidişimde,
anlattıklarımı sakince dinledikten sonra tutumum yüzünden beni kınamıştı; katı,
anlayışsız biri olmanın faydasızlığı üzerinde durdu, birini anlamaya çalışmadan
kırıcılığı seçmenin haksızlığından bahsetti konuşurken. Virgilius dengesiz bir
manyak olduğu kadar aklıselim ve adildir, biraz düşününce ben de aynı çizgiye
geldim o arkadaşımla. İşte Kestaneli Pasta ile tekrar görüşme isteğinin içimde
canlanması böyle oluştu, konuşarak sorunları çözebilmeyi, bu mümkün olmayacaksa
da zarif, şık bir tavırla yolları ayırma düşüncesi pekişti bende. Kendisine
ilettiğim görüşme talebimi ikiletmeden kabul etti, buluştuk. Her zamanki gibi
güzel, alımlı haliyle karşımdaydı, neden benim yanımda rahat hissetmediğini,
beraberken nasıl bir olumsuzluk yaşadığını sordum kendisine. Önce konuşmaktan
kaçındı, epeyce savsakladı ama bu yöndeki ısrarımı görünce yarım ağızla,
istemeye istemeye genel olarak O’na karşı çok düşünceli, hassas davranıyor
görünsem de bir takım örneklere değinerek bazen çok bencil, incitici, hatta
dediğim dedikçi tavırlarım olduğunu, hoyrat olmaktan da kaçınmadığımı söyledi
zorlanarak. Baskıcı bir yanım olduğundan bahsetti. Ama dediğim gibi, bunları
sanki kerpetenle aldım ağzından, kesinlikle bu konuşmadan memnun bir hali
yoktu. Hem özür diledim, hem bu şikâyetlerinde kısmen haklı olduğunu söyledim;
fakat bir yandan da O’nun yanında çok doğal, coşkulu ve rahat olduğum için
böyle frensiz, dümdüz davrandığımı da eklemek zorunda hissettim kendimi. Zaten
her zaman değil, nadiren öyle kırıcı davranıyormuşum falan filan. Bununla
beraber bu konuşmayı öyle zor yaptı ki, keyfi de iyiden iyiye kaçtı. (Tam bu
nokta ikircikli: Sorunu anlamak için Kestaneli Pasta’yı konuşmaya zorlamışsam,
ve şayet O bunu hiç mi hiç istemiyorsa, bu yaptığım bencillik ve baskıcılık
mıdır? Söyledikleri yüzünden canı sıkılmış ve neşesi uçmuşsa bana gene sitem
etmeye hakkı var mı?) Neyse, bir şeyler içtik, ondan sonra ayrıldık. Ayrılırken
benim için rahatlamıştı, en azından problemin ne olduğunu anlamıştım, daha
kontrollü, karşımda asker arkadaşımın değil bir hanımefendinin olduğunu
aklımdan çıkarmamam gerektiği gerçeğiydi anladığım. Fakat bu defa da Kestaneli
Pasta’nın yüzü allak bullaktı fark ettiğim kadarıyla. Ne yapabilirim, konuşsak
ayrı problem, konuşmasak ayrı problem. Mesele, o akşam geç saatte yazışırken
aydınlığa kavuştu: Meğer Kestaneli Pasta benimle görüşmeye gelirken kestaneli
pastayı çok sevdiğimi bildiğinden O’nu yiyeceğim beklentisindeymiş - buna göre
hazırlanmış fiziksel ve psikolojik olarak, fakat kendisini söylemeye zorladığım
/ duyduğum şeylerden ötürü öfkelendiğimi, soğuyup uzaklaştığımı, yanından öyle
ayrıldığımı düşünmüş ve hem bunca ümit ve hazırlık için kendisine, hem O’nu
konuşmaya zorladığım için bana müthiş kızgınmış. Sadece konuşmak ve sorunu
anlamak için o gün kendisiyle buluştuğumu, kestaneli pastayı seviyor olmamın bu
durumdan ayrı bir konu teşkil ettiğini söylemem bir şey ifade etmedi, buluşmaya
gelirken giydiği jartiyerin suçluluk ve pişmanlık kokulu öfkesini bana yansıttı
mesajlarında. Hâlbuki ayrılırken Kestaneli Pasta’nın zannettiği türden bir
soğuma, uzaklaşma söz konusu bile değildi bende, tam tersi, aydınlanmış olmanın
verdiği bir rahatlama bile yaşamıştım. Fakat son aşamada bu defa bambaşka bir
kırılma yaşandı aramızda: İletişim kopukluğunun had safhası bu. Ben kendisini
düz ve doğrudan ifade eden biri olarak Kestaneli Pasta ile konuşmaya çabalar, o
pastanın muhtevasını anlamaya çalışırken, O’nun içindekileri dile getirmeyip,
saklayıp, zerre kadar açığa vurmayıp sonra da beni bu anlaşmazlıktan dolayı
itham etmesi başlı başına bir yarılma hadisesi. Sanırım bu defa tam manasıyla
bitti. Aslına bakarsanız en sevdiğim pastadır kestaneli pasta, artık bu
Kestaneli Pasta hayatımda olmayacak galiba.
Yaşım 42. Kendini sosyal hayattan izole etmiş, insanları pek
sevmeyen bir tipim. Yalnızlığına her şeyden çok değer veren, yalnızlığını
özgürlüğe denk tutup bunu yücelten bir yanım var. Empati ve duygusal zekâ
bağlamında ciddi zaaf yaşıyor olabilirim, çünkü başkaları için değil, sadece
kendim için varım. Bu açıdan bakıldığında bencillik, hakkımda yapılacak en
doğru yorum olur sanırım. Merhametsiz değilim, asla değilim; ama fedakârlık
denilen şeyi bir türlü içselleştiremedim – hatta bunu zerre kadar idrak
edemediğimi söyleyeyim. Konumuz fedakârlık değil, ama şu var: Bir başkasıyla
iletişime geçmek, arka planda bir uzlaşı çabasını getiriyor beraberinde. Bu
uzlaşı çabası, sivri köşelerimizi birbirimize batırmadan beraber olmayı zorunlu
kılıyor. Benim sivri köşelerimden birisi de yalnız ve özgür olabilmek. Bu
lebensraum benim ‘Ben’ olabilmem, kalabilmem için zorunlu. Her insanın kendisi
için belirlediği bir lebensraum’u var, diğerleriyle kurduğumuz ilişki hiçbir zaman
‘laf olsun torba dolsun’ türünden olmaz, o kişide ‘bir şey’ vardır ki bizi kendisine
çeksin: Zekidir ki konuşmaktan haz alabilelim, güzeldir ki bakmaktan zevk
duyalım, zengindir ki bundan menfaatlenelim, dürüsttür ki itimat edelim, aptaldır
ki suiistimal edebilelim, seksidir ki arzulayalım, komiktir ki gülelim,
ketumdur ki güvenebilelim, ve saire. Yoksa hiç kimse durup dururken yoldan
geçen yedi yabancı bir adamla dost olmaya çalışmaz. Hayat ICQ değil sonuçta.
Sanal değil, reel ilişkilerden söz ediyorum burada. Bu ilişkiyi kurarken de
kendimize odaklanırız, muhatabımız daima süje pozisyonundadır, merkezde daima
biz ve lebensraum’umuz var. Velakin bu ilişki kurulurken bizi biz yapan
şeylerden fedakârlık yapmak zorunda kalabiliriz, işte şimdi ‘fedakâr olamadığıma
dair’ az evvel kullandığım ifadeyi açıklama fırsatı doğdu: Fedakârlık nedir?
Çok basit ve saçma örnekler vereyim, Sezonluk kombine bileti cebinde olan
fanatik Fenerbahçeli bir adamın sırf sevgilisi maç saatlerinde beraber olmak
istiyor diye içi kan ağlayarak bu eziyete katlanmasıdır, evde oturup bilgisayar
oyunu eşliğinde nutella kaşıklamak isteyen birinin lanetler okuyarak gittiği
bir nişan merasimi ya da filancanın doğum günü partisidir, sevgilisi sürekli çalıştığı için kendisinin
tatile gitme ihtiyacını hep ötelemektir, bir yerinden ter akıtarak kazandığı,
biriktirdiği parayı muhatabının saçma sapan harcamalarından ötürü bozulan maddi
durumunu toparlasın diye karadeliğe atmaktır.
Kendimden vereyim bir misal, şimdi aklıma geldi: sırf Ex seviyor diye nefret ettiğim bir adamın konserine katlanamam mesela.
‘Ama O’nun yanında olmalısın Oğuz?!’ Hayır, böyle bir zorunluluğum yok. Daha
zarif, hassas ve incitici mi davranmalıyım? Evet, doğrudur, ama muhatabım da ‘kırgınlık
eşiği’ni biraz yukarı çekmeli, camdan bir kalp gibi dokunsan kırılacak bir
zayıflıkta olmamalı.
Evet, yaşım 42. Beşeri münasebetler çerçevesinde fedakârlık
bahsi, gençliğimde de pek dikkate aldığım bir şey değildi, ama zamanla, geçen
yıllar izdüşümüyle ele alacak olursam iyice uçtu gitti. Kim değer fedakârlık yapmak
için? Ne için? Amaç ne? Sevimli gözükmek mi? Takdir edilmek mi? Beğenilmek mi? Böyle
al gülüm, ver gülüm yaklaşımları ile kişinin olduğunun farklı görünmesi ne tür
bir riyakarlıktır? Oscar Wilde sanki benim için söylemiş, “Maske, yüzdür.” diye.
Maskeye ihtiyacım yok benim. Bu yaştan sonra da hiç olmaz. Yüzüm yeter. Neysem
oyum. Kestaneli Pasta ile gene görüşmek isterdim, lezzetini seviyorum çünkü.
Ama değişmez, rol yapmazdım O’nunla bir daha görüşecek olsaydık: Daha az konuşur,
daha çok pasta yerdim en fazla. O’nun canını yakan sivri dilimdi çünkü.
Haklıdır kendince. Gel görelim o dili törpüleyemem, buna değmez hiç kimse.
Kimin için değişmeye değer ki? İnsan her şeyi kendisi için yapar, dediğim gibi
herkes kendi merkezinde yaşıyor. Değişmem gerektiğini düşünüyorsam, değişmem
gerektiğini düşündüğüm içindir. Bir başkası benden bunu beklediği için değil. Fedakârlık
da aynı çerçevede ele alınabilir; bir şey fedakârlık olsun diye yapılmaz, kişi yapmak
istediği için yapar. Bir anne gecenin bir vakti bölünen uykusunda ağlayan
çocuğunu işittiğinde yataktan fırlar, bunu yaparken aklına ‘şu an uykumdan ve
rahatımdan fedakârlık yapıyorum’ düşüncesi geçer mi? Bir sevgili cebindeki son parayı
buluşacağı aşkı için kırmızı gül demetine harcayıp ayrıldıktan sonra evine
kilometrelerce yürürken ‘ulan amma fedakâr davrandım, kızı sevindirmek için
şimdi bir saat yürüyeceğim’ der mi? Hayır. O anne uykusuz, bu sevgili parasız
kalsa da mutludurlar, çünkü yapmak istediklerini yapmış ve gönüllerince mutmain
olmuşlardır.
Ben karışık anlatıyor değilim, siz anlamıyorsunuz. Bana
karşı önyargılarınızdan sıyrılıp biraz objektif bakmaya çalışırsanız haklı
olduğumu göreceksiniz.
Bu konuyu toparlayayım: Kimsenin lebensraum’umu değiştirecek
kadar önemli ve değerli olduğunu düşünmüyorum. Bu konuda rol yapacak kadar da
alçalmadım. Eğer bunu biri yapacaksa, ben yapmalıyım, ben istemeliyim, benim
içimden gelmeli. Eleştirilmek, ayıplanmak başka bir şey; dikkate aldığım
birinden gelirse elbette ben de değerlendiririm, bakınız yukarıda sözünü
ettiğim arkadaş. (yalnız kız bana ‘arıza’ demişti o konuşmada, kendisi bildiğin
obsesif-kompulsif! Gene de zeki ve vicdanlı biri, hakkını teslim edeyim.)
Şimdi aranızda kimileri çıkar, Steinbeck’in yazdığı gibi “insanın
kendi içindeki günahı ayırıp izole etmesi zor, başkalarındakini görmek kolay,
ama kendimizde olunca, günahlar hep bir ihtiyaç temeline ya da iyi niyet
temeline oturur, sen de sürekli kendini temize çıkarmakla meşgulsün” diye
parmak sallar bana. Hıh.
Neyse, devam edelim.
Yok ya, çok uzadı bu yazı.
İyi oldu bu izin. Ruhum dinlendi. Bol bol taze fasulye ve
enginar, bir de biber dolması.
Kestaneli Pasta mı? Hayır.
Ha, bir de Fransız Konsolosluğunun arkasında, nice
hatıralarıma, güzel, keyifli ya da sinirli anlarıma yuva olmuş Deep Bistro, 30
Kasım’da kepenk indirecekmiş, iki arkadaşımla orada yediğimiz yemekle belleğim
bir köşesiyle vedalaştım gelmeden önce.
