30 Kasım 2015 Pazartesi

Kapanan Kepenkler Üzerine...






Erzurum’a geldim geleli en uzun süreli iznimi kullandım bu kez, iki hafta uzaklaştım bu sevimsiz diyarlardan. Bozulup alt üst olmuş psikolojim için sedatif etkisi oldu bu iznin.  İstanbul’a gittikten kısa bir süre annemin (ne boktan bir halde olduğumu anladığını belli eder şekilde) bana bakıp “çok zor bir dönem geçirdiğinin farkındayım ama bunu bize yansıtmamalısın” şeklinde sitemini haklı bulduğumdan, Yeşilköy’de bir gün kalıp doğruca yazlığa geçtim. Orada geçirdiğim üç gün boyunca tek yaptığım balkonda saatlerce oturup denizi seyretmek, Slayer dinleyerek kitap okumak ve bahçedeki kedilerle zaman geçirmekten ibaretti; sanki hep yalnız değilmişim gibi bu defa yaşadığım yalnızlık çok başka ve iyi geldi bana. Yazın cıvıl cıvıl olan sahil sitelerinde bu mevsimde in cin top oynuyor, bu nedenle o günler yedikleri önlerinde yemedikleri arkalarında olan kediler böyle bir değişimden en olumsuz etkilenen canlılar: ne onlara mama verecek bir meskun kalıyor Kasım ayında, ne de ilgi görebiliyorlar. Bana da, (sanırım) onlara da cennet gibi geldi bu yazlık günlerim, sırf Whiskas mama alayım diye 10km ötedeki Maxi Cityye gidecek kadar gözüm dönmüş, anlayın nasıl kedi krizimin tuttuğunu. Zor ayrıldım oradan, döndüm İstanbul’a.

 
Her şey çok spontane gelişti, terlikler için hoş görün lütfen.





Arkadaki hanım kız büyük olasılıkla sokağa atılmış bir ev kedisi. Nasıl ürkek, naif anlatamam. Diğerleri canına okuyor onun, zavallı hep en son geçiyordu kapların başına.





Döndükten sonra şu yazıda bahsi geçen hanımefendi ile (Kestaneli Pasta diyelim bundan sonra kendisine) bir görüşmem oldu. Bir arkadaşıma az önce linkini verdiğim yazıda sözünü ettiğim hususlardan bahsetmiştim İstanbul’a bir önceki gidişimde, anlattıklarımı sakince dinledikten sonra tutumum yüzünden beni kınamıştı; katı, anlayışsız biri olmanın faydasızlığı üzerinde durdu, birini anlamaya çalışmadan kırıcılığı seçmenin haksızlığından bahsetti konuşurken. Virgilius dengesiz bir manyak olduğu kadar aklıselim ve adildir, biraz düşününce ben de aynı çizgiye geldim o arkadaşımla. İşte Kestaneli Pasta ile tekrar görüşme isteğinin içimde canlanması böyle oluştu, konuşarak sorunları çözebilmeyi, bu mümkün olmayacaksa da zarif, şık bir tavırla yolları ayırma düşüncesi pekişti bende. Kendisine ilettiğim görüşme talebimi ikiletmeden kabul etti, buluştuk. Her zamanki gibi güzel, alımlı haliyle karşımdaydı, neden benim yanımda rahat hissetmediğini, beraberken nasıl bir olumsuzluk yaşadığını sordum kendisine. Önce konuşmaktan kaçındı, epeyce savsakladı ama bu yöndeki ısrarımı görünce yarım ağızla, istemeye istemeye genel olarak O’na karşı çok düşünceli, hassas davranıyor görünsem de bir takım örneklere değinerek bazen çok bencil, incitici, hatta dediğim dedikçi tavırlarım olduğunu, hoyrat olmaktan da kaçınmadığımı söyledi zorlanarak. Baskıcı bir yanım olduğundan bahsetti. Ama dediğim gibi, bunları sanki kerpetenle aldım ağzından, kesinlikle bu konuşmadan memnun bir hali yoktu. Hem özür diledim, hem bu şikâyetlerinde kısmen haklı olduğunu söyledim; fakat bir yandan da O’nun yanında çok doğal, coşkulu ve rahat olduğum için böyle frensiz, dümdüz davrandığımı da eklemek zorunda hissettim kendimi. Zaten her zaman değil, nadiren öyle kırıcı davranıyormuşum falan filan. Bununla beraber bu konuşmayı öyle zor yaptı ki, keyfi de iyiden iyiye kaçtı. (Tam bu nokta ikircikli: Sorunu anlamak için Kestaneli Pasta’yı konuşmaya zorlamışsam, ve şayet O bunu hiç mi hiç istemiyorsa, bu yaptığım bencillik ve baskıcılık mıdır? Söyledikleri yüzünden canı sıkılmış ve neşesi uçmuşsa bana gene sitem etmeye hakkı var mı?) Neyse, bir şeyler içtik, ondan sonra ayrıldık. Ayrılırken benim için rahatlamıştı, en azından problemin ne olduğunu anlamıştım, daha kontrollü, karşımda asker arkadaşımın değil bir hanımefendinin olduğunu aklımdan çıkarmamam gerektiği gerçeğiydi anladığım. Fakat bu defa da Kestaneli Pasta’nın yüzü allak bullaktı fark ettiğim kadarıyla. Ne yapabilirim, konuşsak ayrı problem, konuşmasak ayrı problem. Mesele, o akşam geç saatte yazışırken aydınlığa kavuştu: Meğer Kestaneli Pasta benimle görüşmeye gelirken kestaneli pastayı çok sevdiğimi bildiğinden O’nu yiyeceğim beklentisindeymiş - buna göre hazırlanmış fiziksel ve psikolojik olarak, fakat kendisini söylemeye zorladığım / duyduğum şeylerden ötürü öfkelendiğimi, soğuyup uzaklaştığımı, yanından öyle ayrıldığımı düşünmüş ve hem bunca ümit ve hazırlık için kendisine, hem O’nu konuşmaya zorladığım için bana müthiş kızgınmış. Sadece konuşmak ve sorunu anlamak için o gün kendisiyle buluştuğumu, kestaneli pastayı seviyor olmamın bu durumdan ayrı bir konu teşkil ettiğini söylemem bir şey ifade etmedi, buluşmaya gelirken giydiği jartiyerin suçluluk ve pişmanlık kokulu öfkesini bana yansıttı mesajlarında. Hâlbuki ayrılırken Kestaneli Pasta’nın zannettiği türden bir soğuma, uzaklaşma söz konusu bile değildi bende, tam tersi, aydınlanmış olmanın verdiği bir rahatlama bile yaşamıştım. Fakat son aşamada bu defa bambaşka bir kırılma yaşandı aramızda: İletişim kopukluğunun had safhası bu. Ben kendisini düz ve doğrudan ifade eden biri olarak Kestaneli Pasta ile konuşmaya çabalar, o pastanın muhtevasını anlamaya çalışırken, O’nun içindekileri dile getirmeyip, saklayıp, zerre kadar açığa vurmayıp sonra da beni bu anlaşmazlıktan dolayı itham etmesi başlı başına bir yarılma hadisesi. Sanırım bu defa tam manasıyla bitti. Aslına bakarsanız en sevdiğim pastadır kestaneli pasta, artık bu Kestaneli Pasta hayatımda olmayacak galiba.


Yaşım 42. Kendini sosyal hayattan izole etmiş, insanları pek sevmeyen bir tipim. Yalnızlığına her şeyden çok değer veren, yalnızlığını özgürlüğe denk tutup bunu yücelten bir yanım var. Empati ve duygusal zekâ bağlamında ciddi zaaf yaşıyor olabilirim, çünkü başkaları için değil, sadece kendim için varım. Bu açıdan bakıldığında bencillik, hakkımda yapılacak en doğru yorum olur sanırım. Merhametsiz değilim, asla değilim; ama fedakârlık denilen şeyi bir türlü içselleştiremedim – hatta bunu zerre kadar idrak edemediğimi söyleyeyim. Konumuz fedakârlık değil, ama şu var: Bir başkasıyla iletişime geçmek, arka planda bir uzlaşı çabasını getiriyor beraberinde. Bu uzlaşı çabası, sivri köşelerimizi birbirimize batırmadan beraber olmayı zorunlu kılıyor. Benim sivri köşelerimden birisi de yalnız ve özgür olabilmek. Bu lebensraum benim ‘Ben’ olabilmem, kalabilmem için zorunlu. Her insanın kendisi için belirlediği bir lebensraum’u var, diğerleriyle kurduğumuz ilişki hiçbir zaman ‘laf olsun torba dolsun’ türünden olmaz, o kişide ‘bir şey’ vardır ki bizi kendisine çeksin: Zekidir ki konuşmaktan haz alabilelim, güzeldir ki bakmaktan zevk duyalım, zengindir ki bundan menfaatlenelim, dürüsttür ki itimat edelim, aptaldır ki suiistimal edebilelim, seksidir ki arzulayalım, komiktir ki gülelim, ketumdur ki güvenebilelim, ve saire. Yoksa hiç kimse durup dururken yoldan geçen yedi yabancı bir adamla dost olmaya çalışmaz. Hayat ICQ değil sonuçta. Sanal değil, reel ilişkilerden söz ediyorum burada. Bu ilişkiyi kurarken de kendimize odaklanırız, muhatabımız daima süje pozisyonundadır, merkezde daima biz ve lebensraum’umuz var. Velakin bu ilişki kurulurken bizi biz yapan şeylerden fedakârlık yapmak zorunda kalabiliriz, işte şimdi ‘fedakâr olamadığıma dair’ az evvel kullandığım ifadeyi açıklama fırsatı doğdu: Fedakârlık nedir? Çok basit ve saçma örnekler vereyim, Sezonluk kombine bileti cebinde olan fanatik Fenerbahçeli bir adamın sırf sevgilisi maç saatlerinde beraber olmak istiyor diye içi kan ağlayarak bu eziyete katlanmasıdır, evde oturup bilgisayar oyunu eşliğinde nutella kaşıklamak isteyen birinin lanetler okuyarak gittiği bir nişan merasimi ya da filancanın doğum günü partisidir,  sevgilisi sürekli çalıştığı için kendisinin tatile gitme ihtiyacını hep ötelemektir, bir yerinden ter akıtarak kazandığı, biriktirdiği parayı muhatabının saçma sapan harcamalarından ötürü bozulan maddi durumunu toparlasın diye karadeliğe atmaktır.  Kendimden vereyim bir misal, şimdi aklıma geldi: sırf Ex seviyor diye nefret ettiğim bir adamın konserine katlanamam mesela. ‘Ama O’nun yanında olmalısın Oğuz?!’ Hayır, böyle bir zorunluluğum yok. Daha zarif, hassas ve incitici mi davranmalıyım? Evet, doğrudur, ama muhatabım da ‘kırgınlık eşiği’ni biraz yukarı çekmeli, camdan bir kalp gibi dokunsan kırılacak bir zayıflıkta olmamalı.


Evet, yaşım 42. Beşeri münasebetler çerçevesinde fedakârlık bahsi, gençliğimde de pek dikkate aldığım bir şey değildi, ama zamanla, geçen yıllar izdüşümüyle ele alacak olursam iyice uçtu gitti. Kim değer fedakârlık yapmak için? Ne için? Amaç ne? Sevimli gözükmek mi? Takdir edilmek mi? Beğenilmek mi? Böyle al gülüm, ver gülüm yaklaşımları ile kişinin olduğunun farklı görünmesi ne tür bir riyakarlıktır? Oscar Wilde sanki benim için söylemiş, “Maske, yüzdür.” diye. Maskeye ihtiyacım yok benim. Bu yaştan sonra da hiç olmaz. Yüzüm yeter. Neysem oyum. Kestaneli Pasta ile gene görüşmek isterdim, lezzetini seviyorum çünkü. Ama değişmez, rol yapmazdım O’nunla bir daha görüşecek olsaydık: Daha az konuşur, daha çok pasta yerdim en fazla. O’nun canını yakan sivri dilimdi çünkü. Haklıdır kendince. Gel görelim o dili törpüleyemem, buna değmez hiç kimse. Kimin için değişmeye değer ki? İnsan her şeyi kendisi için yapar, dediğim gibi herkes kendi merkezinde yaşıyor. Değişmem gerektiğini düşünüyorsam, değişmem gerektiğini düşündüğüm içindir. Bir başkası benden bunu beklediği için değil. Fedakârlık da aynı çerçevede ele alınabilir; bir şey fedakârlık olsun diye yapılmaz, kişi yapmak istediği için yapar. Bir anne gecenin bir vakti bölünen uykusunda ağlayan çocuğunu işittiğinde yataktan fırlar, bunu yaparken aklına ‘şu an uykumdan ve rahatımdan fedakârlık yapıyorum’ düşüncesi geçer mi? Bir sevgili cebindeki son parayı buluşacağı aşkı için kırmızı gül demetine harcayıp ayrıldıktan sonra evine kilometrelerce yürürken ‘ulan amma fedakâr davrandım, kızı sevindirmek için şimdi bir saat yürüyeceğim’ der mi? Hayır. O anne uykusuz, bu sevgili parasız kalsa da mutludurlar, çünkü yapmak istediklerini yapmış ve gönüllerince mutmain olmuşlardır.

Ben karışık anlatıyor değilim, siz anlamıyorsunuz. Bana karşı önyargılarınızdan sıyrılıp biraz objektif bakmaya çalışırsanız haklı olduğumu göreceksiniz.


Bu konuyu toparlayayım: Kimsenin lebensraum’umu değiştirecek kadar önemli ve değerli olduğunu düşünmüyorum. Bu konuda rol yapacak kadar da alçalmadım. Eğer bunu biri yapacaksa, ben yapmalıyım, ben istemeliyim, benim içimden gelmeli. Eleştirilmek, ayıplanmak başka bir şey; dikkate aldığım birinden gelirse elbette ben de değerlendiririm, bakınız yukarıda sözünü ettiğim arkadaş. (yalnız kız bana ‘arıza’ demişti o konuşmada, kendisi bildiğin obsesif-kompulsif! Gene de zeki ve vicdanlı biri, hakkını teslim edeyim.)


Şimdi aranızda kimileri çıkar, Steinbeck’in yazdığı gibi “insanın kendi içindeki günahı ayırıp izole etmesi zor, başkalarındakini görmek kolay, ama kendimizde olunca, günahlar hep bir ihtiyaç temeline ya da iyi niyet temeline oturur, sen de sürekli kendini temize çıkarmakla meşgulsün” diye parmak sallar bana. Hıh. 


Neyse, devam edelim.
Yok ya, çok uzadı bu yazı.


İyi oldu bu izin. Ruhum dinlendi. Bol bol taze fasulye ve enginar, bir de biber dolması.


Kestaneli Pasta mı? Hayır. 




Ha, bir de Fransız Konsolosluğunun arkasında, nice hatıralarıma, güzel, keyifli ya da sinirli anlarıma yuva olmuş Deep Bistro, 30 Kasım’da kepenk indirecekmiş, iki arkadaşımla orada yediğimiz yemekle belleğim bir köşesiyle vedalaştım gelmeden önce. 









11 Kasım 2015 Çarşamba

Mark Twain ve 'Virgilius İyi Hissediyor' Üzerine...




Yaşlı Adam şöyle diyor:
Tanrılardan başka hiç kimse, dışarıdan gelmeyen bir düşünceye asla sahip olamamıştır. Adem muhtemelen iyi bir kafaya sahipti, fakat dışarıdan doldurulmadan önce kafası onun hiçbir işine yaramıyordu. Onunla en önemsiz küçük şeyleri bile icat edemezdi. İyi ve kötü arasındaki farka dair bir kavramın gölgesine bile sahip değildi- bu fikri dışarıdan elde etmesi gerekmişti. Ne Adem, ne de Havva, çıplak dolaşmanın edepsizce olduğu fikrini oluşturamazdı; bilgi onlara dışarıdan bir elma ile geldi. İnsan beyni öyle yapılandırılmıştır ki, her ne olursa olursun hiçbir şey oluşturamaz. Ancak dışarıdan elde edilmiş malzemeyi kullanabilir. Sadece bir makinadır ve otomatik olarak çalışır, irade gücüyle değil. Kendi üzerinde hiçbir komutası yoktur, sahibi de onun üzerinde hiçbir komutaya sahip değildir.


Genç Adam, itiraz ediyor bu yorumlara, Adem’i siktir et, ya Shakespeare’in yarattıkları ne olacak diye soru yöneltince, Yaşlı Adam tekrar başlıyor konuşmaya: Shakespeare’in hiçbir şey yaratmadığını, ancak doğru bir şekilde gözlemlediğini ve bunları fevkalade resmettiğini, Tanrı tarafından yaratılmış insanları birebir tasvir ettiğini, ne var ki kendisinin yaratmadığını dile getirirken normal insanların bir dikiş makinası, Shakespeare’in ise Goblen dokuma tezgahı gibi olduğu örneklemesini yaparak “iplikler ve renkler O’na dışarıdan geldi. Dış etkiler, öneriler, deneyimler (okumak, oyunlar izlemek, oyunlar sahnelemek, fikirler edinmek vb.) O’nun zihnindeki desenleri çerçeveye aldı ve O’nun karmaşık ve hayranlık verici makine aksamını çalıştırdı ve bu aksam, dünyayı hala hayrete düşüren o resimlenmiş ve muhteşem kumaşı otomatik olarak imal etti. Eğer Shakespeare okyanustaki çorak ve ıssız bir kaya parçasında doğmuş olsaydı, O’nun o güçlü aklı, işleyecek hiçbir dış malzemeye sahip olamayacak ve icat da edemeyecekti. Ve değerli hiçbir dış etkiye, öğretime, şekillenmeye, telkine ve ilhama sahip olamayacak ve bunları icat edemeyecekti. Böylece Shakespeare hiçbir şey üretemeyecekti.” şeklinde açıklama getiriyor duruma.


İstanbul’a son gidişimde kitapçı rafında görüp aldığım bu Mark Twain kitabı, yukarıdaki gibi pek çok aykırı görüşün dile getirildiği enteresan bir eser. Daha evvel Tom Sawyer’ı, Huckleberry’nin Maceraları, Prens ve Dilenci’yi, ayrıca kısa hikâyelerini okumuş da olsam (Beyaz Fil ve Cecil Rhodes ve Köpekbalığı isimli öykülerini unutamam.) ve hatta lise zamanında gâvur bir hocamızın tiyatro oyunu haline getirdikten sonra öğrencilere/arkadaşlarıma Reşat Nuri Gültekin Sahnesinde bu oyunu sergileme şansı verilen “The Man That Corrupted Hadleyburg” isimli uzun öyküsüne bayılsam da, hiç böyle direkt, kaygısız, çekincesiz olarak kafasındakileri kâğıda döktüğü bir metnine rastlamamıştım. İnsan Nedir? İsimli kitap Mark Twain’in ağzından konuşan Yaşlı Adam ve sıradan insanların itirazlarını sıralayan Genç Adam arasındaki diyaloglardan oluşuyor.



Peki neden okuması bana iyi hissettirdi bu pasaj?


Aynı şeyi kendime dair, bir sızlanma, yakınma şeklinde kısa bir süre evvel ben yazdım çünkü! Şu içinde her şey olan postta yer vermiştim aşağıdaki satırlara:

“Bir uyarıcıya ihtiyaç duyanlardanım ben, ancak o şekilde harekete geçebiliyorum; bazen bir fikir çakıyor kıvılcımı, bazen bir diyalog ya da gözlem. Zihinsel ve bedensel olarak buna gereksinimim var. Yoksa kendi haline bırakıldığında ne bir zekâ pırıltısı gösterebiliyorum, ne heyecan duyup bunu dışarıya yansıtıyorum. Wittgenstein’in içine ruhla üflenmiş boş bir balon gibi ortalarda dolaşmaktan utanmak üzerine bir ifadesi vardır, tam öyle durumum. İşin fenası, ne kadar böyle olmaktan rezilce utanıyor olsam da, değişmek, kendimi değiştirmek için hiçbir şey yapmaya tenezzül etmeden yanımdan geçip giden ırmağa bön bön bakmaya devam ediyorum.”


Meğer siz de aynı durumdaymışsınız. Neden söylemiyorsunuz lan?!



Mark Twain diyor ki, “Virgilius, dert etme bu durumu, hepimiz öyleyiz. Dışarıdan bir etki olmadan hepimiz patates çuvalıyız. O patatesleri dış etkiler soymadan, sonra dilimlemeden, akabinde tavada kızmış yağa dökmeden bizler kızaramayız. Take it easy hatta hakuna matata, tüm insanlar aynı bok.”



Var olasın Mark Twain abi!













p.s. Yukarıda sözünü ettiğim oyunda bana da bir rol vermek için çok uğraşmıştı yönetmen olan sınıf arkadaşım, tahmin ettiğiniz gibi zerre kadar ilgilenmedim. Kişisel arızalarım sonradan oluşmadı ki, mezuniyet balosuna bile gitmemiş adamım sonuçta:)

7 Kasım 2015 Cumartesi

Kimi İşaretler Üzerine...






Ankara’daydım. Ulus’taki heykeli, Kızılay meydanını ya da Atakule’yi gördüğümden değil, ama Dikmen’in bilmediğim bir yokuşunu çıktığımdan şüphem yoktu. Caddeye paralel kaldırımda, cephesi caddeye bakan apartmanların önünden yukarı doğru yavaş yavaş adımlıyordum.  Gireceğim apartmana vardığımda, benim yürüdüğüm kaldırımla cadde arasında duran yüksekçe bir set dikkatimi çekti, setin üzerinde biri siyah, diğeri gri iki iri köpek, apartman girişinin birkaç metre önünde hareketsizce duran sarı beyaz tüyleri olan besili bir kediye pis pis bakıyorlardı, yüzlerindeki mide bulandırıcı, iğrenç bir ifade dikkatimi çekti, ancak insanlarda görülebilecek türden. Ürktüm onları ve yüzlerini görünce, ama o setten aşağı, bulunduğum yere atlayabileceklerine ihtimal vermedim. Kedi de aynı kanaatte olsa gerek ki, sessiz ve hareketsiz o iki köpeği süzüyordu durduğu yerden. Ansızın iki köpek kaygısızca o yüksek noktadan aşağıya sıçradı, korkudan tüylerimin diken diken olmasıyla derhal apartman kapısından içeri fırlayıp kapıyı da kapatmam bir oldu. Kapıyı kapatır kapatmaz hayıflanmaya başladım, keşke kediyi de kapıp içeriye öyle girseydim diye. Köpeklerden siyah olanı dişleriyle kendisine direnmeyen kediyi yakaladı, gri olan da ona alkış tutuyormuşçasına hırlayıp gülüyormuş gibi geldi bana. Derken, nasıl oldu bilmiyorum, rüyalarda bir mantık aramak da yersiz olur zaten, gri köpek kapalı kapının önünde beklerken, siyah köpek ve ağzındaki kedi içeride, hemen arkamda belirdi. Siyah köpek benimle ilgisizdi, tek derdi ağzındaki kediydi. Dehşetle bakıyordum onlara, kediyi dişlemiş halde yere vurup duruyordu, öldürmek için. Başımı çevirdim bu sahneyi görmemek için, bu arada kediden hiçbir ses çıkmıyordu, o şekilde bedeni yere çarparken öldüğünü de biliyordum ama hiç kan akmaması şaşırtmıştı beni. Derken hemen oradan çıkmak istedim, cesaretimi toplayıp kapıyı açtım, kapı önünde bekleyen gri köpeğe sertçe bağırıp küfür ettim, köpek sanki yeni farkıma varmış gibi derhal kaçtı benden, uzaklaştı. Kapıyı açtığımı gören içerdeki siyah köpek de dışarı çıkmak için arkamdan davrandı, hem kendimi korumak hem de onu hapsetmek için hızla kapattım kapıyı, dışarı çıkamadı böylece. Kudurdu içeride. Çabuk çabuk yürüyerek uzaklaşırken, içimde kediyi neden korumadığıma dair sızı vicdanımı kanatıyordu sanki.

Hayatımda bu kadar korktuğum, böylesine kötü uyandığım bir rüya olmamıştı sanırım. Şurada yazdığım saçma rüya bile böylesine sarsmamıştı beni, titreyerek, buz gibi terler içinde uyandım gecenin bir vakti. Allak bullak halde kalktım yataktan, üzerimi değiştirdim, mutfağa gidip suyu diktim kafama, o sırada okunmaya başlayan sabah ezanı içimi bir parça rahatlatır gibi oldu, hatta namaz kılmayı bile aklımdan geçirdim ama sonra vazgeçtim. (Alakasız ama, tekrar yattığımda ondan da pişman oldum.)

Gün ağarınca annemi aradım, Nablusî’nin kitaplarını ezberlemiş bir şişko teyzedir kendisi, bu özelliğini bilen herkes ona sorar gördükleri rüyaların tabirlerini. Hatta İstanbula geçen gidişimde beraber otururken muhabbet nereden açıldıysa Yusuf Peygamber’in ve Danyal Peygamber’in yaptıkları tabirler hakkında laflamış, Danyal’ınkini ona “insanlık tarihi, devlet felsefesi bu rüyada gizli, hala düşünürlerin üzerinde en çok kafa yorduklarını metinlerden biridir” diyerek Nabukadnezzar’ın rüyasını ona okumuştum. Neyse, meğer grip olmuş, salya sümük aksırarak dinledi anlattıklarımı. Arada köpeklere sıra gelince sözümü kesip renklerini sordu; ardından bu gibi bir rüyayı tetikleyebilecek türden herhangi bir film izleyip izlemediğimi ya da başka bir şey olup olmadığını sordu. Sonrasında kendisine sormadan benim de tahmin edebileceğim şeylere geldi sıra; etrafımda bana zararı dokunmayacak, ama bazı kişilerin çok olumsuz etkileneceği şeyler olacakmış, bir şey yapamadığım için üzülecekmişim, ama sonunda kediyi öldüren siyah köpeği hapsetmiş olmamın da güzel olduğundan bahsetti. Köpeğin rengine neden hemen dikkat ettiğini sordum, köpeğin dişi ya da erkek olması, büyüklüğü, rengi çok farklı yorumlanırmış, iri siyah köpek içlerinde en kötü ve zararlı olanmış. Bugün bir sadaka vermemi tavsiye etti telefonu kapatırken, ben de dinlenmesini, sıcak şeyler içmesini, gribini de babama bulaştırmaması için ısrarla temkinli olmasını istedim.   

Rüya ile amel etmek pek akıllıca gelmiyor kulağa, gene de günlerdir süren huzursuzluğum taçlandı bu kâbus ile.


O kediyi kurtarmalıydım… Hala aklımda.

Bakalım neler olacak. 








22 Ekim 2015 Perşembe

Memurus'lar ve Fitneus Fücurus'lar Bağlamında Dağınık Bir "Killing is My Business and Business is Good" Mızıldanması Üzerine...





Mesleğimin insan doğasına tümüyle aykırı, aklı başında adamın yapacağı iş olmadığı bilinmeyen bir şey değil. Hiyerarşinin en alt basamağındaki de, piramidin tepesindeki de pişmandır bu mesleği seçtiğine, lanet ediyordur vakti zamanında verdiği karara. Bunların hepsi tamam, bilinen hususlar zaten. Ne var ki ülkenin içinde bulunduğu sosyo-politik manzarada, mevcut konjonktürün gidişatı ile her bir güvenlik bürokrasisi dehşet verici bir paranoya girdabına kapılmış halde buldu kendisini, ‘hakkımda ne düşünüyorlar’ kaygısı bir noktadan sonra histeri krizlerine düçar etti insanları. ‘Filanca kişi falancalara yakın diye duydum, eğer o filanca onlara benim hakkımda kötü bir şey söylerse yandım’, ‘şu adamı tembelliği yüzünden sözlü olarak uyarsam ya da ikaz için cezai yaptırımda bulunursam bunun bana dönüşü nasıl olur?’, ‘bu adam hakkında vebalı olduğu kanaati hâkim,  öyleyse ona pozitif davrandığımı gördüklerinde benim de vebalı olduğumu düşünürler’, ‘x konuda şöyle bir tavır almam gerekiyor ama böyle yapmak zorundayım’ gibi kaygılar, insana zincire vurulmuş hissi yaşatmaktan başka bir halta yaramıyor.  Normalde insanın bencilliğini baskılaması gereken unsurlar hukuktur, ahlaktır, vicdandır. Bu üçü bu yüzden var. Lakin distopik bir hal almış yeni panoramada kimlikler de belirsiz, kişilikler de muğlak. Sürekli bir endişe yumağında herkes. Kuzu postundaki kişi, aslında kurt da olabilir, kurt sandığımız aslında bir kuzudur belki de. Yetmezmiş gibi zarf atmalar, mimiklere ve jestlere anlam yüklemeler, falancalara ne kadar küfür edildiği ya da edilmediğinden tutun da filancalara ne kadar övgüler yağdırıldığına kadar tüm hareketlerin gözlem altında tutulduğu, dikkatle izlendiğini bilmek ne korkunç bir durum… Ne biçim bir meslek bu, doğasında yer alan boktanlık, iyice lağım haline dönüştü böylece. ‘İyi’ denilen birinin bir süre sonra ‘aslında kötü, hem de çok kötü’ olduğunu öğrenebiliyoruz, ‘kötü’ denilen birinin de ‘gerçekte iyi olduğunu ama hakkında kötü diyen birileri yüzünden’ karalandığını, bu yaftadan kurtulmak için cansiperane savaştığını duyuyoruz. Bu iyi-kötü meselesi gene sosyo-politik şartların zaruri neticesi şeklinde karşımıza çıkıyor, çünkü kimileri iyi bu ülkede, kimileri kötü. Kişiler aynı ama iyi ya da kötü olması mütemadiyen değişmekte rüzgârın yönüne bağlı olarak, kimsenin ‘kendi’ olamadığı bir ülkede, kimsenin ‘kendi’ olmayı hayal edemeyeceği hale gelmiş bir meslek… Fısıltıyla konuşmalar, kimi (bazen) sahte bir hayretle kalkan kaşlar, ilgisiz ve belki de gerçek dışı endişelerin yarattığı tereddütler, bildiğini bilmezden gelmeler, bilmediğini çoktan beri biliyormuş gibi davranmalar…


Amına koyayım ben böyle işin. Gerçekten, herkesin savaşının herkesle olduğu dayanılmaz bir güvensizlik ve korku sarmalında gününü/kıçını kurtarmaktan öte bir tasası bulunmuyor bizim meslek mensuplarının. O kadar acınası bir hal ki, bir iftira, bir ima, bir söz, bir yalan, her an bir yerlerden zıplayıp Alien filmindeki şeytani yaratık gibi kişiye yapışarak onu yok edebilir, nereden kimden geldiğinin önemi yok.


Simülasyon ve dissimülasyon üzerine geçmişte yazmıştım bir şeyler. Yukarıda, ‘mesleğin doğasından’ bahsederken, şüphecilik üzerine de konuşmak şart, bu bağlamda görülenden şüphe, gösterilmeyenden ya da görülmeyenden endişe bu mesleğin kodlarında yazılı. Elias Canetti (evet, gene Canetti, hep Canetti, her zaman her yerde en büyük Hobbes ve Canetti) simülasyon ve dissimülasyon hakkında yazarken, ‘bugüne dek bu denli az kelimeyle bu kadar çok şey anlatabilen başka bir hikaye yoktur.’ diye yücelttiği kısa bir hikayeye yer verir kitabında:

“Çamaşırcı bir adamın, alışılmışın dışında yükleri taşıyabilen bir eşeği vardı. Çamaşırcı adam onu beslemek için üstüne bir kaplan postu örtüp gece olunca onu başka insanların mısır tarlalarına götürdü; eşek onların mısırlarını doya doya yiyip tadını çıkardı. Kimse yaklaşmaya ya da kovalamaya cesaret edemedi, çünkü herkes onu kaplan zannetti. Ama bir gün bir gözcü ona pusu kurdu. Üstünü toz grisi bir cüppeyle örtmüştü ve elinde bu av hayvanını öldürmek için yayını tutuyordu. Eşek onu uzaktan görünce, aşkla harekete geçti ve adamı dişi bir eşek zannetti. Bu yüzden anırarak ona koştu. Gözcü eşeği sesinden tanıdı ve onu öldürdü.”


Bu tuhaf, okuyucuda ilk anda hafiften bir iğrenti yaratan hikâyecik, buraya kadar gevelemeye çalıştığım hede hödeyi kendi lisanında fevkalade özetliyor: kumpas, aldatma, olduğundan farklı görünme. Kandırmaca ile dolu bu kısa öyküde eşek, üzerindeki posttan ötürü bir kaplan görünümündedir ve çiftlik sahiplerini bir güzel kandırmıştır. Gözcü, üzerine sardığı gri örtü nedeniyle bir eşeğe benzemektedir. Her ne kadar kaplan kendisini görür görmez kaplanın gıdası olduğundan hareketle kendisine saldıracağını farz etse de, aslında karnı mısırlarla doymuş olan kaplan kılıklı eşeğin şehvetine hedef olan bir dişi eşekten başka bir şey değildir. Özetle, korkutucu görünmeye çabalayan zararsız bir canlı ve zararsız görünmeye çalışan tehlikeli bir canlı, sahip olduğu gücü ve iktidarı gizleyen ve sahip olduğu gücü ve iktidarı olduğundan çok daha fazlaymış gibi gösteren bir kandırmaca içindedir.


Bu alıntıyı boşuna yapmadım. Günümüz memleket fotoğrafından bahsediyormuşum gibi ele alabilirsiniz ama ben hala bizim mesleğin hali pürmelalini anlatıyorum. Eşek sandığımız kaplan çıkıyor, kaplan diye düşündüğümüz de eşek. Vebalıları aramızdan temizlerken bir de bu mücadelenin etkeni ya da edilgeni olabilme kaygısıyla hareket alanı kısıtlanıyor iyice ve götümüzü kollamaktan iş yapamaz hale dönüyoruz bir yerde sonra.


Aşağıdaki resme bir bakın, ne görüyorsunuz?








1- Patilerini önünde birleştirip başını hafifçe eğmiş kedi, endişe ile arkadaki palyaço suratlı hemcinsinin hangi hamleyi yapacağını kestirmeye mi çalışıyor?

2- Arkadaki palyaço suratlı, şaşkın şaşkın durup öndeki kedinin kendisi hakkında hangi hinliği yapmayı düşündüğünü mü anlamaya çalışıyor?

3- Tedirginlik? Gerilim?




Bu ülkedeki devlet – çünkü benim mesleğim devletin somut hali- böyle bir şey. Schiller taa 1793 yılında Alman prenslerinden Holstein-Augustenberg’e yazdığı bir mektupta “saatçi, tamir etmek için eline aldığı saati durdurur; fakat devlet, o canlı saat, işlerken tamir edilmek ister; asıl hüner dönen çarkı çalışırken değiştirivermektir.” der. Bizde devlet bozulan saate önce hiddetle bir balyoz indiriyor, sonra çarklardaki dişlilerin birbiriyle mücadelesine mahal veriyor. Vatandaş da bu saat neden çalışmıyor diye sızım sızım sızlanmaktan öte bir şey yapmıyor.  


Not: Fitneus Fücurus şu demek.