3 Eylül 2014 Çarşamba

GoT Üzerine...



Başta annem olmak üzere yakın çevremden pek çok insan yıllardır başımın etini yiyorlardı “Game of Thrones” konusunda. Televizyon kullanmayan, Tivibu’ya da La Liga maçlarını izlemek için üye olmuş bir adamcağızım, bunların yanısıra dizi film olgusu beraberinde ekrana ‘bağlanmayı’ da getiriyor ki kendimce en uzak durulası fiilin birine/bir şeye bağlanmak olduğunu bilen biliyor zaten. (Endişeye mahal yok, gene özgürlük konusunu açmayacağım.) GoT üzerine kulağıma erişen farklı bilgiler üzerine uzun zaman önce xhamster’dan “Game of Thrones Sexand Nudity Compilation”ı izlemiştim sadece. Bununla birlikte, İstanbul’daki samimi bir iş arkadaşımın GoT’tan her söz açıldığında dizideki cüce karakterinin (Tyrion) hal ve hareketlerinin ona hep beni hatırlattığını, diziyi izlersem hak vereceğime dair yorumunu bir yere not ettim; eh, insan dışarıdan nasıl göründüğünü bilmek ister. ‘Nasıl biriyim?’ sorusu başka bir şey, ‘insanlar benim hakkımda ne düşünüyorlar?’ merakı başka bir şey. 

 
Biliyoruz a.q.!


Neyse, seneler geçti ve ben gün gelip şark tayinim çıktığımda yapacaklarım listesine aldığım bu diziyi iki gün önce nihayet izlemeye başladım. Birinci sezon, iki günde sekiz bölüm. Bu yazı bittikten sonra da son iki bölümü bitirip ilk sezonunu tamamlayacağım. Güzel dizi; etkileyici görseller, oturmuş karakterler ve özenle yazılmış senaryosu ile gerçekten ‘bağlıyor’ insanı. Lakin sürekli kafamın içinde yankılanan sinir bozucu bir cümle tekrarlanıp durmakta:

-KIŞ GELİYOR-

Ulan ben Erzurum’dayım ya. Gün içerisinde de olmadık yerlerde, iş yerimde, öğlen yemeği yediğim ciğercide, arkadaş sohbetlerinde sürekli bu cümleyi duymaktan bıktım: 

 ‘Eylüle girdik ama hala soğumadı havalar, ekimde kış başlar.’

‘Kasımda kar başlar, Hazirana kadar kalır yerde.’

‘Şu dağı görüyor musun, iki sene evvel Temmuz başında hala kar vardı zirvesinde.”

‘Bu yaz çok sıcak geçti ama kış geliyor.’

Çok affedersiniz ama adamlar diziye korkutucu kış motifini kurguya ekleyecekler diye bu uyarı cümlesini yineleyip dursalar da ben cidden ürperiyorum yeminle: İki gündür diziyi izliyorum ya, dün gece rüyamda her yer karla kaplıydı ve titreyerek uyandım dehşet hissiyle. Erzurum’u da istememiştim ki, Diyarbakır hem sıcaktı hem de dört seneydi hizmet süresi, bu hangi manyağın ne diye şehir kurduğu bilinmez Allahın dağının tepesinde, 1900 metre yüksekliğindeki saçma salak düzlükte mecbur muyum beş yıl boyunca her ‘Kış Geliyor!’ cümlesini duyup tedirginleşmeye? Dokuz ay kış varmış burada dediklerine göre, kabaca 45 ay demektir bu; nerdeyse toplamda 4 yıl ediyor bu süre.

GoT dizisini izlemek için bu kadar beklemem yanlıştı galiba. Hem bayıldım bu yapıma, hem de her ‘Kış geliyor’ cümlesi konuşmalarda geçtiğinde oturaklı bir küfür ediyorum senaryoyu yazanlara.


Not: O sarışın bücür yerine daha düzgün ve iri göğüslü bir parça bulamamaları yazık olmuş.

31 Ağustos 2014 Pazar

İlk Kan Üzerine...





Az evvel yeni evimdeki ilk cinayeti işledim; tuhaf görünüşlü bir böceği öldürdüm. Hiç istemezdim böyle olmasını. 

Yazık oldu. 

Bu şarkı yakışır bu geceye.

Yeni Şeyler Üzerine...



İstanbul’un tüm semtleri arasında en karmaşık, kozmopolit ve renkli yeri olan Fatih’te geçirdiğim onca senenin ardından şimdi tecrübe ettiğim yeni hayatı kanıksamam pek kolay olmayacak belli. Yanlış anlaşılmasın, rahatsızlık ya da şikâyet bağlamında söylemiyorum bunu; öte yandan sürekli bir ‘Allah Allah’ mırıldanışı ile izliyorum etrafımı ve müthiş bir yabancılık hissediyorum çevremde olan bitene karşı.
Sabah saat 9.00 gibiydi, uyku halinde bir çekiç veya sopa ile düzenli aralıklarla duvara, betona ya da her neyse, bir zemine vuruluyormuşçasına çıkan sinir bozucu bir sesle uyandım. Biri sanki çivi çakıyordu ya da mobilya monte ediyordu ama bu eylem birkaç dakika sürer değil mi? Uykuma devam etme çabam yaklaşık onbeş dakika devam etti, ses kesilmedi, şiddeti artmasa da periyodik olarak iki-üç saniyede bir pat! pat! devam edince kalktım yataktan, pencereyi açtım ve ses dışarıdan mı geliyor diye aşağıya bir göz attığımda, muhtemelen en son yirmi yıl önce, onu da nerede gördüğümü anımsamadığım bir şey çıktı karşıma: Kadının biri yorgan yünlerini tepeleme bir örtü üzerine saçmış, avuçladığı her bir tutamına elindeki sopayla vuruyordu… Bunu neden yaptığı konusunda zerre kadar fikrim yok; kışa hazırlık amacı taşıdığı belli ama yünleri dövünce ne oluyor kim bilir… Tahmin dahi edemem. Bu arada, dairem beşinci katta ve o ses beni bile uyandırdıysa, nasıl güçlü kuvvetli bir kadın olduğu da başka bir konu. 

 
Sözü edilen kadının kuş bakışı görünüşü. Şimdi aklıma geldi, belki o yünleri pataklarken renklerini de değiştiriyor olabilir.

Kalktım, traş olup adama benzedim ve Erzurum’da ilk defa yalnız başıma evden çıkıp bir yerleri dolaşmak için yola koyuldum. Otobüse binip AVM’ye gitmek, orada kahvaltı yapıp mağaza anlamında bir keşif gezisi yapmaktı niyetim. Evden çıkmak için kapıyı açtığımda her sabah karşılaştığım manzara gene bekliyordu beni; bisikletler, kaykaylar vs. Çocuklu apartmanlara, dahası ailelere alışık değilim ben: On yıl yaşadığım evde alt ve üst komşularım senelerdir günlük/haftalık olarak daireleri kiralayan araplardı, onlardan önce de o dairelerde öğrenciler yaşardı. Hiç aile, çocuk filan görmedim ben. Şimdi ise her yer çocuk! Apartman içinde, bahçede, otoparkta türlü yaş gruplarından müteşekkil değişik çap ve tiplerde çocukların oyun egemenliği altında bulunduğum yer. “Amca sen yeni mi taşındın?” soruları geçen hafta itibarıyla başladı, annesini çok merak ettiğim sarışın mavi gözlü tatlı bir bıcırığın dil çıkarmalarına bile mukabele etmeyerek buz gibi geçip gidiyorum yanlarından ama daire kapımın önünde her sabah bisikletler gördüğümde de duraksayıp “neredeyim? Ne yapıyorum ben burada?” sorularıyla etrafı süzmekten alıkoyamıyorum kendimi.

 
Sağdaki benim dairemin kapısı, soldaki ayakkabı mezarlığı da sanırım bisiklet sahiplerinin evine ait.


Otobüs durağına yürüdüm, yaklaşık yüz elli metre bir mesafe. Ötede davul zurna çalan iki adamın etrafında kümelenip eğleniyormuş gibi yapan ve düğün için gelinin evden çıkmasını beklediklerini düşündüğüm bir grup insana içimden küfrederek vardım durağa, beklemeye başladım. 

 On dakika geçti  geçmedi, bu defa teşrif buyuran gelinin bindiği süslü arabanın arkasından kornalarla yeri göğü inleten konvoy, beklediğim durağın önünden hızla akıp gidince biraz evvel ki küfrüm “inşallah gelin vajinusmustur, damadınki de kalkmaz” bedduasıyla yer değiştirdi, evet bu gerizekalı konvoylara alışığım işte İstanbuldan, onlar da benim naif dileklerime yabancı değiller. Bütün konvoylara lanet olsun. 

Az sonra belediye otobüsü geldi, AVM’ye gittiğini teyit ederek kardelenkartı (evet, kardelenkart) bipletip şoföre yakın bir yere oturdum ne olur ne olmaz diye. Etrafı tanımak için sağa sola turist gibi bakar, güzergâhı öğrenmeye çalışırken iki ya da üç durak sonra aile olduklarını tahmin ettiğim kalabalık bir grup bindi otobüse, hepsi adına en son binen genç bir kadın kartını toplu olarak bipletirken şoför kadına sordu:
-          O şapkalı adam da sizinle birlikte mi?
-          Hangi şapkalı adam?
-          Başında şapka olan. (Kep aslında.)
-          Eeee…Evet, onun için de bastım abi.
-          Adı ne o adamın?
-          Adı mı? Mehmet?
-          Çağır onu yanıma.
-          Ne oldu ki?
-          Çağır yanıma. Asker arkadaşım o benim.

Bu gerçek olamayacak diyaloğa şahit olunca haliyle güzergâh öğrenme çabası filan kalmadı bende. Mehmet (amca) geldi belediye şoförünün yanına, asker arkadaşı da değillermiş anladığım kadarıyla ama nasıl olduysa koyu bir sohbete daldılar. Kader beni ne biçim bir memlekete attı diye düşünürken, ilerde AVM’yi gördüm, indim otobüsten. 



AVM’ye gidecekken yakında bir başka cafeye takıldı gözüm, gittim orada yaptım kahvaltımı. Değişik bir sofra kültürü var bu şehrin, kahvaltıda illa ki bir kase dolusu patates kızartması koyuyorlar servise, gene aynı şeyi yaptılar; ben de yedim ne yapayım. Bununla birlikte bambaşka bir güzellik var, kapalı mekânmış, dumansız alanmış, hepsi hikâye: sigara içene saygıda kusur etmiyor Erzurum’daki işletmeciler, bu kaçıncı oldu bilmiyorum, masanın üzerine koyduğum paketi gören garsonun hemen kül tablası getirmesi ve utangaç sorumu “için abi, sorun yok” diye yanıtlaması artık rutin oldu benim için. Püfür püfür içtim sigaramı. 

 
Çayın yanında illa ki bir dilim limon getirmeleri bir başka adetleri. Kıtlama meselesine gelince, çaya şeker atmayı yıllar evvel bıraktığım için rabbime şükürler olsun!

Banyo halısı alıp geldim evime. Birazdan banyoyu iyice bir temizlemeli ve banyo halı takımını yerleştirip hazırlamam gerek evimi: Yarın çamaşır makinem gelecek, tesisatçılara ayıp olmasın.



Erzurum’un bende yarattığı bir başka değişik duygu ise, gökyüzünü görebilmem… İstanbul’da, dar aralıklarla dikilmiş yüksek binaların arasından zar zor görünen gök, bulutlar, güneş, şimdi balkonunda durduğum evimin en etkileyici manzarasını oluşturuyor dağlarla birlikte. Uzun uzun bakıyorum dağlara, bulutlara. Saçma gelecek belki ama İstanbul’da yere odaklanmaktan göğe zaman ya da fırsat kalmıyordu, belki de aklıma gelmiyordu. Burada tüm şaşaası ile arza sunuyor endamını bulutlar. Daha önce yazlıkta balkona oturup büyülenmiş gibi denizi ve dalgaları dakikalarca izleyen ben, alışık olmadığım bir şekilde bu defa illüzyona uğramışçasına bulutlara bakıyorum.  Çıplak dağların üzerine tahta kurulmuş sultan misali hareketsiz duran, sakin, haşmetli bulutlara. 

 
Bebek ya da Salacak manzarasını hafife almıyorum elbette, fakat pencereden baktığımda elimdeki malzeme bu, bence hiç fena değil.




Ne tuhaf bir memleket burası… Alışacağım elbette.

28 Ağustos 2014 Perşembe

"I See Dead People" Üzerine...





Pek çok insan, Batı ülkelerinde ölülere defin merasimi öncesinde yapılan ölü makyajını henüz hayattayken uygulamaya başlıyor. Ruhları, kalpleri ölü. Işıltılarıyla ters orantılı cesetler halinde yaşıyor gibiler. Görkemli taç giyme törenleri ve alkışlarla, kimisi zerafet ve incelik kokan yapmacık davranışlarıyla ya da mide bulandırıcı güzellik ve aura çabalarıyla, daha türlü türlü yalanlara sarmalanıp canlı bedenlerin içindeki cansız yaratıklar halinde süregidiyor "miş" gibi yaşamak. 

İnsanmış gibi.

Değerliymiş gibi.

Önemliymiş gibi.

Güzelmiş gibi.

Erdemliymiş gibi.

İyiymiş gibi.



Bana gelince, elbette bir kadavrayım, kendisine sürekli otopsi yapıp duran. Benim makyajım kelime ve jestlerim oldu her zaman. Ne vakit öldüm, nedir miladı bu halimin, ne zaman başladı, ne diye bu yola girdim de böyle oldum, doğrusu bilmiyorum.
Ama mezarda yaşamayıp, dünyada ölü olan herkesten, en az kendim kadar nefret ediyorum.







27 Ağustos 2014 Çarşamba

Metallica'nın "Escape" İsimli Şarkısı üzerine...



Erzurum’daki ikinci gecemde, defalarca sebepsiz bölünen huzursuz uykumda gördüğüm rüya, sanki bu şehirde başıma geleceklerin habercisi gibiydi: Karanlık bir ortamda bir grup adam bana tecavüz etmeye çalışıyordu ve onlara engel olacak gücüm yoktu bu kâbusta. Bu satırları okuyan kişiler o sahneyi ve beni zihinlerinde canlandırsınlar istemiyorum elbette ama çoook uzun seneler önce kendisiyle anal seks yapmak istediğimi söylediğim bir kadının beni reddeden “sana yapsalar hoşuna gider mi?” absurd cevabıyla karşılaştığımda birden içimin daralması misali, dehşet içinde uyandım, çığlık atmış olabilirim hatta. Yanlış anlaşılmasın, içime girmediler ama düpedüz zorladılar sfinkter kasımı. 

Bu korkunç rüya, sanırım Erzurum’da karşı karşıya olduğum çaresizliğin farklı bir suretle bilinçaltıma yansıması ile ilgili: Hayatını dilediği gibi, kaygısız, sorgusuz, özgürlüğün zirvesinde yaşayan biriyim ben; birine/bir nesneye bağlı-bağımlı olmadım, olmamayı seçtim. Zifiri mutsuz olacağımı bilsem de tercihlerimi hep kayıtsız ve sınırsız özgürlüğüm üzerine yaptım her zaman. Kimisi bana kızdı, bazıları alay etti, hafife aldı, böyle yaşamayı seçtiğim için sefalet içinde yapayalnız öleceğimi veya tabutumu kaldıracak dört kişi bulunmayacağını düşünen ailem gibi üzülenler ya da bir köşede gülümseyerek daha ne kadar, kaç yaşıma dek böyle yaşamaya devam edeceğimi merak eden arkadaşlarım oldu – hala da bekleşiyorlar. Hâlbuki insan tercihini (her ne sebeple) terk eder ve gönlünün istediğini terk edip, şartların kendisine dayattığı zorunlulukların tarafına geçerse, o kimse artık özgür olduğunu iddia edemez. Belki egom gereğinden fazla gelişmiş ve o yüzden üzerime hiçbir sorumluluk almadığım hayatımdaki öncelikli kriterin “canım ne istiyorsa o” prensibi olduğunu savunuyorumdur, bilmiyorum. Öyle de olsa yapacak bir şey yok; riyakâr değilim, kimseyi kandırmadım, yalan söylemedim ya da bir illüzyon gösterisi yapmadım: Korkak olabilirim ama “life is for my own to live my own way” düsturuyla yaşadım hep. 

Peki Erzurum’da geçirdiğim bu kısa sürede,ne oldu da hayat neden beni sikmeye hazır hale geldi? Rüyamda, bilinçaltımda bile canlanan şey ne? Kısaca, yukarıda anlattıklarıma işaret ederek söyleyeyim, seçtiğim ve mutlu olduğum yaşam tarzımı değiştirmeye zorluyor beni. Elbette direneceğim elimden geldiğince ama ne kadar gücüm yetecek, bilemiyorum. Söz gelimi bir araba almam lazım burada. Araba kullanmayı da öğrenmem gerekiyor tabiatıyla. Ehliyetini 1992 senesinde almış ama hayatında sadece iki defa, 2001 ve 2006 senesinde, o da BM sınavlarında direksiyon sınavları için şoför koltuğuna geçmiş biri olarak arabaya hiç ihtiyaç duymadım bu zamana dek, hatta bu konudaki telkin ve ısrarları da kesin bir dille savuşturmuştum. Lakin genelde Erzurum’un düzeni, özelde ikamet ettiğim lojmanın şehirdeki konumu hayatımı normal çerçevede sürdürebilmem için araba kullanmaya mecbur ediyor beni. Düpedüz baskı var üzerimde; sadece çevreden, pozisyonumun gerektirdiği beklentilerden değil, bunların yanısıra şehrin doğasından da kaynaklanan bir zorunluluk hali: İstanbul’da çoğu zaman yük ve ıstırap haline gelen ve hiç tenezzül etmediğim otomobil, bu şehirde çamaşır makinesi ya da kombi türünden bir ihtiyaç şekline bürünüyor. Kışın dokuz ay sürdüğü, anlatılanlara bakılırsa karın yerde altı ay çakılı kaldığı bu kentte ne metro, ne vapur, ne tramvay var, toplu taşıma sefillik içinde. Erzurum hayatı tarzıma sertçe müdahale edip tercihlerimin dışına sokmaya çalışıyor beni, heteroseksüel ilişki türünü benimsemiş – üstelik homofobik bir adamı, pasif gay olmaya zorluyor. 


Bir de mutfak meselesi var: On yıla yakın bir süre kendi evinde yalnız ve tek başına yaşamış biri, omlet bile yapmadan mutlu mesut geçirmişti onca zamanı; dışarıda karnımı doyurarak ya da yemeksepeti.com siparişleriyle gayet güzel geçti yıllarım. Şimdi, lojmanların etrafında, evimin yakın çevresinde ne bir restoran var, ne de aktif bir sipariş ağı: Açım. Ekmek arası kaşarla geçiyor akşamlar. Çorbayı, patlıcanı özledim ya!
Erzurum beni zorla değiştirecek, benim gibi status quo’cu bir adam nazarında sikilmekle eşdeğer bu durum. Dehşet içindeyim. 

Hiç mutlu değilim. Meselenin vehameti türlü formlarda rüyama bile giriyor a.q.