28 Şubat 2013 Perşembe

Kopuş Üzerine...



Yazmıyor değilim. Yazamıyorum da diyemem. Yazmaya başlayıp, neşeli, saçma ya da hüzünlü –her ne ise- bir şeyler gevelerken her defasında üzerime birden bire kapanan koyu gri bulutların altında durduğumu fark ediyorum ve kendi kendime neden yazdığımı, neden bir şeyler paylaşmaya kalkıştığımı sorup, sonrasında ya siliyor, ya da yarım bırakıyorum blogu. Mesele blog değil, hem de hiç değil… İçime öylesine kapandım, kendimi kalın ve aşılmaz duvarların arkasına kapatarak hemen herkesten uzaklaştım son dönemde. En iyi arkadaşlarımı, en yakın dostlarımı –sanki daha önce onları marketten halk gününde indirimli fiyata bulup alışveriş sepetine atmışım da bir süre kullandıktan sonra çöpe fırlatmışım gibi- kolaylıkla hayatımdan çıkardım. Bu güne dek üzerinde durmayıp görmezden geldiğim kimi yanlışlarını ansızın görmezden gelmek istemediğim için güya giyotine –yani bensizliğe- mahkûm ettim hepsini. Ne oldu, onlar benden mahrum kaldılar, ben de kimsesiz kaldım. Zaten pek kimsem yoktu. Hatta, hiç abartısız, neredeyse hiç kimsem yoktu diyebilirim. Onları da yok ettim. İnsanları ne kadar kolay buharlaştırıyorum hayatımdan! Yanan bir muma üflemek gibi bir şey, üfledikten sonra burnunuza sönen mumun fitilinden değişik bir yanık kokusu geliyor, sonra karanlık. İçime kapandım demiştim, bu da açımlanmaya muhtaç bir kavram: Kayıtsızlığım, umursamazlığım, üzüntü duymasızca kestirip atmalarım diz boyu; çok affedersiniz ama sikimde değil hiçbir şey. Sadece dostlarımın üzerlerini çizmekten ve bunca yıl sonra ansızın onlar hiç var olmamışlar gibi farz etmekten bahsetmiyorum: Kaç defa oldu söylemek güç ama pek çok kez kendimi bir yabancı misali yanımda otururken yakaladım, hiçbir şey duymadan, duyumsamadan, ummadan, istemeden, hissetmeden,  beklemeden, soğuk ama rahatsızlık vermeyen bir yalnızlık ve sessizlik ile sarmalanmış halde… Çıt yok. Işık yok. Hala bu yazıyı yarım bırakıp word dosyasını kapatma şansım var ama devam ediyorum şimdilik yazmaya. Üzüntü, mutsuzluk, kırgınlık gibi hislerden tümüyle azade, tek dileğim herkesten uzak olmak. Herkesten kaçarak bir dağ başında son yirmi senesini geçiren rahmetli dayımı çok daha iyi anlar bir hale büründüğümün ne zamandır farkındayım… O’na imrendiğimin de. Ne yakın akrabalarımı, ne arkadaşlarımı, ne de sıradan insanları görmek, herhangi bir beşeri münasebette bulunmak istemiyorum, daha doğrusu kaçıyorum olabildiğince. Geçen hafta işten eve geldiğim bir akşam vakti, iki kat üstümdeki dairede oturan kadın benim alt katımda oturan Arapları şikâyet edip sızlanmak için kapımı çaldı, dakikalarca bıdırdadı. Söylediklerini duymadım bile, başımı sallayıp hı hı diyerek geçiştirdim, o günden sonra bir daha kapıyı çalmasın diye evimin ışıklarını yakmıyorum saat 10’dan önce, karanlıkta oturuyorum. Schiller, Goethe’ye yazdığı bir mektubunda ‘bir şiir halet-i ruhiyesi’nden söz eder, ben de “bir adaya düşerseniz yanınıza almak isteyeceğiniz üç şey nedir?” sorusuna hiçbir şey istemeyecek olduğum absürdlüğünün halet-i ruhiyesinden bahsetmeye çabalıyorum burada. Yaşıyorum ama hayat süren bir ölü gibi… Bir süredir böyle. Birkaç aydır. Eskiden, blogta değindiğim nefret krizlerim vardı, sebepsiz yere tüm varlığa öfke duyduğum, benden uzak durulası anlamsız ataklardı bunlar, yoğun ama kısa periyotlar halinde gelip geçerdi ve normale dönerdim. Normal? Şimdi ise bir şey sabitlendi, çivilendi içime. Yerleşti, gitmiyor. Geçmiyor.
Çoğu zaman söylediklerimle yaptıklarım uyumsuz, farkındayım, ama ikiyüzlü biri değilim ve büyük bir dürüstlük içinde yapıyorum bunları. “Doğru zamanda, doğru yerde” ifadesiyle dile getirilen durumlar vardır ya hani, işte onun tam tersi, yanlış zamanda, yanlış kişilerle olan yanlış şeyler bu defa tetikleyici nevinden öylesine arka arkaya yaşanan olaylar zinciri şeklinde karşıma çıktı ki, içinde bulunduğum ruh hali ile hepsine ve herkese sırtımı döndüm. Gel görelim yukarıda dediğim gibi, kimseyi suçlamıyorum. Asla. Olması gereken oldu. Ya kendimi? Hayır, hiç. Dahası, pişman değilim, utanmıyorum, hatta pek şaşkın olduğumu bile söyleyemem. Dediğim gibi herhangi bir şey hissetmiyorum.

Kırk yaşına gelmiş olsam da hala bir ergen gibi düşünmek, sezinlemek, yorumlamak ve bunları kağıda dökmek ne kadar zavallıca! 






Kendime –uzaklaşabildiğim kadar dışarıdan- baktığımda, içimde, hemen herkesin içinde bulunan, ruhunun derinliklerinde yer alan, ta yaratılıştan itibaren hayatımı geçirdiğim bir cennet köşesi ve bir cehennem köşesini gözlemliyorum. Hepimiz öyleyiz, Rus çarlarının yazlık saray/kışlık saray isimli konutları gibi, bizler de kendimizle baş başa kaldığımız zamanlarda bu iki mekândan birinde konaklıyor gibiyiz. Hiç de uyduruk bir şeyden söz etmiyorum, “Tanrı’nın melekûtu içinizdedir” ya da “tat twam asi” yaklaşımına/inanışına paralel olarak, içimizde iyi ve kötünün izdüşümü niteliğinde bir cennet, bir de cehennem prototipi var, benliğimiz bu ikisi arasında gidip geliyor; halet-i ruhiye diye ifade ettiğimiz durum, bu iki mekândan hangisini o an için mesken tuttuğumuzla doğrudan ilintili. Aralarında da araf bölgesi, geçişlerimizde konakladığımız. İşte, anlatmaya çabalayıp bir türlü hakkıyla kelimelere dökemediğim böyle bir şey: Pişmanlık, utanç ya da şaşkınlık gibi duyguların tümünün ötesinde sakin ve umarsızca izleyip kabul ettiğim, içimdeki cehennemin yayılıp cennet sınırlarını aşarak genişlemesi ve yayılmasından ibaret tüm olan biten. Sanki ‘ben yapmadım, miki yaptı’ der gibi mi yazıyorum? Ama ben yapmadım ki… Sadece seyrediyorum olan biteni. Ayrıca dönüşümden söz etmiyorum, bozulma, yozlaşma filan söz konusu değil… Lakin karanlık bölgenin, (‘dark side of force’ geyiği yapmıyorum burada), yabanın egemenliğinin nasıl da baskın hale geldiğine şahitlik etmekteyim. Canım yanmıyor, acı çekmiyorum. Şikâyetçi olamayacak kadar dingin, sakin bir bekleyişte seyrediyorum olan biteni… Issızlık arzusu ile şişip duran benliğim, herkesten uzaklaşıp/herkesi uzaklaştırıp yalnız kalmak istiyor. ‘Büyük bir dürüstlük içinde yapıyorum bunları’ demiştim az evvel, evet, yalancıktan ilgi, sahte samimiyet, içten olmayan sevgi gösterileriyle de devam edebilirdim hayatıma, kimse de farkına varmazdı çünkü cidden iyi rol yaparım ben. Ama hayır, içimdeki (görece) kötü hali dışarıya sızdırmayacağım diye makyaj yapıp kandırıkçı davranacak kadar da riyakâr değilim. O kadar da değil.

Ailemin gözünde hayırlı bir evlat, sevgilimin gözünde mükemmel bir sığınak, mecburî iletişimde olduğum iş arkadaşlarımın gözünde güvenilir bir ortak olmaya çabalıyorum… Ama, kimsenin beni görmediği, sadece kendimle baş başa aldığım zamanlarda ne olduğumu, nasıl olduğumu irdelediğimde,  












Neyse, yeter a.q. Kendimi tutamayıp sileceğim yoksa hepsini.

29 Aralık 2012 Cumartesi

Paschendale Üzerine... (Uçuk Kaçık, Aşırı Kişisel, Tahammül Sınırlarını Zorlayacak Türden Sıkıcı Bir Müzikal Yazı)



Ne ara böyle bir adama dönüştüm bilmiyorum. Şimdi gene meseleyi yaşlanmaya mı bağlayacağım, onu da yazının başında kestirmek güç, ne de olsa çalakalem yazıyorum çoğu zaman olduğu gibi. Bununla beraber müziğin üzerimdeki tüyler ürpertici etkisini ilerleyen yaşa bağlamak mümkün değil. Annemin dediğine göre parmak kadar velet olduğum vakitler, TRT1’in yayın saati başlamadan evvel TV’de çalan cingıl müziğini dinleyerek ağlarmışım ben, ama televizyonu da kimselere kapattırmazmışım – anlaşılan o ki daha o vakitler manyak bir tip olacağım belliymiş. Peki ama dönüştüğümü söylediğim şey ne? Dönüştüğüm şeyden önce, öncesini anlatmaya başlamamda fayda var. Nasıl çocukken içimde duygusal bir dalgalanma yaratan bestelere sebepsiz ağlıyormuştuysam (bakınız: gramerin canını çıkartmak) yaşım ilerledikçe, hatta koca adam olduğumda görünürde hatıranın canlanması, çağrışım benzeri hiçbir sebep yokken kimi müzikler, şarkılar beni ağlatır oldu. Kendince yoğun bir lirizm ile yoğrulmuş bütün besteler değil, ama artık ne tür bir süzgeçten geçirip kalbimdeki hangi hissi/kılcal damarlara ulaşabildiyseler, öyle müzik parçaları var ki absentheşisesinden koca bir yudum almışım gibi içimi kavuruyordu, akabinde tüm nörolojik sistemimde bir zelzele meydana geliyordu ve olur olmaz gözyaşına boğuluyordum. Albinoni’nin Adagio’sunu, Mendelssohn’un Keman Konçertosunu senelerce dinlemedim bu yüzden, aksi takdirde durduğum yerde haykıracak hale geliyor, ezilip büzüldüğümü hissediyordum. Beethoven’in 7. Senfonisininikinci bölümü içimi kırlarda ağlayarak koşma zorlamasıyla dolduruyordu ama bu şehirde kır filan olmadığından gözlerimi yumup hayal etmekten öteye gidemezdim. Ippolitov-Ivanov’un ‘In A Village’i veya Smetana’nın Moldau’su ve hatta Bach’ın Toccata’sı, hep bu bağlamda ele alabileceğim besteler. Aşktan, romantizmden bahsetmiyorum, duygusallık sözünü ettiğim. Ayrıca parmak basmaya çabaladığım etkiyi örneklerken hep klasik müzik bestelerini zikretmeme bakıp genelleme yapmak doğru olmayabilir çünkü bütün klasik müzik eserleri aynı yönde bir tesir bırakmıyordu üzerimde.  Söz gelimi Beethoven’nin 5. Senfonisinin Birinci bölümü, Iron Maiden’in Seventh Son Of A Seventh Sonşarkısını, Vivaldi’nin Dört Mevsim’i ise Metallica’nın klasik dönemini feci halde anımsatır bana. Yani bunları çok beğeniyor olsam da az evvel değindiğim elektrik çarpması etkisi yaratmaz hiç biri. Düşünce akışımı yazıya geçirirken şu an aklıma seneler evvel yaptığım bir genelleme geldi: Müzik üçe ayrılır diye yazmıştım- trajik, erotik ve hardcore porn. Hardcore porn olarak yorumladığım müzik, ismiyle müsemma, duygudan ya da duygusal bir kıpraşımı tetikleyecek tüm olgulardan azade. Ne gibi, yirmi yılı aşkın süredir dinmeyen bir tutkuyla dinlediğim Slayer gibi. Benim nazarımda porno ve Slayer (Tıpkı CHP ile Fenerbahçe arasında olduğu gibi) birbirlerine sıkı sıkıya bağlı, aynı rahimden çıkmış çift yumurta ikizlerinden farksızlar. Sadece Slayer değil tabi, o kategoride Overkill’den Slipknot’a, Sepultura’ya, hatta Megadeth’e de yer açabiliriz. Erotik müzik daha geniş bir hatta çiziyor, Soul’dan Blues’a, Rock’tan Klasik müziğe kocaman bir yelpaze söz konusu… Trajik olarak ele aldığım, aslında şimdi lirikdemenin daha doğru olacağını şimdi düşündüğüm tasnif ise yazının en tepesinde değindiğim etkiyi yaratan besteler, beni alt üst eden. Kimi müzik eserlerinin beni böylesine çarpması ise çok fazla garipsenmemeli. Gazalî’nin müzik hakkında dikkat çekici bir yorumunu koyayım buraya: “Baharın ve çiçeklerin, udun ve saz tellerinin etkilemediği kişinin mizacı o kadar hasta ve bozuktur ki, ilacı yoktur. Ezgiler, nağmeler söz anlamayan bebeklere ve hattâ deveye bile müessirdir. Ağlayan çocuk, musiki etkisiyle susar ve uyur. Deve de musiki etkisiyle yükünün ağırlığını unutur.”Eh, develere tesirli oluyorsa, benim gibi öküzlere haydi haydi olur.

Bir sürü şey saydım buraya dek, “cicim ne çok şey dinlemiş, neler de bilirmiş bu adam” denilsin diye değil. Kendime dair gözlemlediğim bir dönüşümden bahsetmiştim, ne de olsa kendim çalıp kendim oynuyorum ve kendime yazıyorum bunları.

Evet, bir şeyler değişti, karardı, katılaştı… Ağlamamaya başladım. İlk başlarda şaşırdığımı itiraf edeyim, Dvorak’ın Slawicher Tanz’ını, Bach’ınAir on G String’ini kılım kıpırdamadan dinleyebildiğimi fark ettim. Kendime yasakladığım besteler de dâhil, dinlediğimde sanki bir şeyler, kimi hassas alıcılar içimden sökülmüştü de eskisi gibi titremiyordum. Bununla mücadele etmenin, eskisi gibi olayım demenin, o durumu özlemenin anlamı yok. Tıpkı nörolojide geçen beyindeki reseptörlergibi, belli ölçülerde ona paralel diyebileceğimiz şekilde eski insanlar kalpte yer alan letâiflerin varlığına inanırlardı, bu letâifler kalbin güzelliklerden lezzet almasını, ince ve latif (aynı kökten geliyor) bir halde olmasını sağlayan unsur olarak bilinirdi. İşte bu çerçevede ele alacak olursam içimdeki katılaşma ve donuklaşmanın, kimi duyguları eskisi gibi derin ve şiddetli hissedemememin miladını hayatı yaşayış şeklimdeki değişimle özdeşleştirebilirim. Hayvan gibi yiyip içip, hayvan gibi yaşayıp, insanî nice değerden koparak, beni ben yapan niteliklere sırtımı döndükten sonra bir de bu hayvanlıktan anlamsız bir böbürlenmeyle ile geçti onca sene… Kaç sene? Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Buzul çağının yavaş yavaş gelmesi gibi, birden bire olmadı, ama her ne olduysa içimdeki ‘ben’i kesip budadı ve hala arta kalanlarla idare etmek zorunda etrafımdaki insanlar. Bu konuyu uzatmaya gerek yok, blogun eski sayfalarında yeterince gevelemiştim bunları. Dağıtmadan devam edeyim: Ben değişince, bozulunca, kendi adıma söylüyorum, yaşadıklarımla yozlaşınca, ruhumdaki filtrenin ayarları da değişti… Sanki ince güzellikleri tutup yakalayacak ruh süzgecimdeki delikler gevşedi, yavşadı, açıldı ve ben eskisi gibi hissedememeye başladım. Bunu kabullenmek acıdır. En başta duyulan şaşkınlık, sonrasında yerini karamsarlığa, hayal kırıklığına, Şair’in buyurduğu “Belanı istedin, Allah da verdi” mısraının gerçekliğine, en sonunda da derin bir ümitsizliğe düşüp fasit bir dairede iyice batmaya götürür insanı. Ölen ölmüştür, ceset haline gelen kalbi Lazar misali diriltecek İsa ise ortalarda görülmemektedir. Gene dağıtıyorum, burada bitireyim o bahsi. Zaten tümüyle farklı bir şey anlatmaya kalkışacağım şimdi.





Bütün bunların bir istisnası var… Her dinlediğimde içsel bir zenginlikle duyumsayıp titreyerek, damarlarımdaki kanın çekilircesine gerilip dinlediğim bir şarkı değil ama, o nedenle öz açısından bakıldığında istisna bile sayılmaz aslında. Gene de ağır basan his isyan olsa da, hemen her dinlediğimde gözlerimin dolduğu bir şarkı bu. Hayatı boyunca milliyetçi olamamış ve milliyetçiliğin insanlık tarihinin en berbat icadı olduğuna biber dolmasına iman ettiğim gibi inanmış biri olsam da, sonuçta elâlemin yüz sene evvel birbirini kesip biçtiği bir savaşı konu edinen bir şarkıdan böylesine etkilenmek ilk bakışta tuhaf gelecek, biliyorum. Bununla beraber mesele, geniş perspektiften bakıldığında tüm savaşlara pek ala uyarlanabilir ki kişi bir anlığına herhangi bir devletin uyruğu olma düşüncesinden sıyrılıp “insan” esaslı bakabildiğinde, bütün savaşların ne kadar anlamsız, çılgın bir hoyratlıkla işlenmiş toplu cinayetlerden ibaret olduğunu fark etmekte zorlanmaz. (Bu dediğimi ara sıra Bülent Arınç bile yapabiliyor, demek ki mümkün...) İşte, Iron Maiden’in Paschendale isimli şarkısı bu etkiyi yaratmakla her işittiğimde beni bulunduğum ortamdan, mekândan kopartma gücünü haiz. Birinci Dünya Savaşında, Batı Cephesi olarak bilinen bölgede yaşanan (Remarque’ın ‘BatıCephesinde Yeni Bir Şey Yok’ kitabının konu edindiği) PasschendaeleSavaşını anlatıyor şarkı… Üç ay süren, Alman güçlerine karşı İngiliz, Fransız ve Belçika ordularının savaştığı bu garip isimli kasaba çevresinde yaklaşık bir milyon kişi hayatını kaybetmiş, aşırı yağışların çamur deryasına dönüştürdüğü siperlerde hardal gazı da tarihte ilk defa kullanılmış. Ne için? Bilmiyorlardı eminim. Öl dendiği için. Öldür denildiği için. Ruhları ve bedenleri omzu kalabalık birkaç kocabaşa ait yüzbinler, savaşlarda yok oluyorlar, sanki hiç var olmamışlar gibi. Kendileri olamamışlar gibi. Tolstoy ne güzel der:

“Askersin; sana ateş etmeyi, süngülemeyi, uygun adım yürümeyi, spor yapmayı, okumayı öğrettiler, eğitime ve teftişe götürdüler. Belki de savaşa gittin, Türklerle ve Japonlarla savaştın. Yaptıklarının iyi mi ya da kötü mü olduğunu kendine sormak aklına gelmedi, değil mi?(…)Yaptıklarından senin değil üstlerinin sorumlu olacağı konusunda söylediklerinin gerçek dışı olduğu da açıktır. Senin vicdanın sende değil de bir onbaşıda, başçavuşta, bölük komutanında, albayda ya da başka birisinde bulunabilir mi? (…) Ve insan, yaptığı bir şeyden dolayı her zaman sorumludur. Zina suçu öldürmekten çok daha hafif değil midir ve bir insanın diğerine ^zina yap, ben senin günahını üstleniyorum çünkü senin amirinim^ demesi mümkün müdür?”

İnce Kırmızı Hat filminde, tepedeki Japon askerlerini püskürtüp o stratejik noktayı ele geçirmeye çalışan timde yalan kızıl saçlı Amerikalı askerin, çatışma esnasında yakın mesafeden bir Japon’u vurmasından hemen bir saniye sonra dehşete düşmüş bir yüz ifadesiyle iç sesinden yankılanan şu sözlere ne kadar benziyor değil mi?

“Bir adam öldürdüm. Bu, yapabileceğin en kötü şeydi. Tecavüzden bile kötü. Birini öldürdüm ama kimse bunun için beni suçlamayacak.”

Kimse suçlamayacaksa, bir suç yoksa, neden vicdan kabullenmiyor bunu? Gene de çoğu insan çeşitli savunma mekanizmalarıyla üzerini örtebiliyor vicdanının itirazı, bu savunma mekanizmalarının kandırmacası o kişiye mazur gösterebiliyor yaptıklarını… Sanki nereden geldiği, nerede yaşadığı bilinmeyen bir büyük şeytan var; bizden daha güçlü, daha karanlık, daha baskın bir şey, insanların içine cinayet tohumu atan, böylece dünyayı, güneşi, doğayı insanlardan çalan. Savaşı meşru gösteren, bir takım ‘yüce’ idealler uğruna doğru ve gerekli bir eylem olarak öven popülist ‘Er Ryan’ı Kurtarmak’ filmiyle aynı yıl gösterime girmiş İnce Kırmızı Hat, savaşın anlamsızlığı ve hiçbir gerekçe ile haklılık payı taşıyamayacağını sinema diliyle ifade eden bir manifesto olarak pek ala ele alınabilir. Filmde ağır yaralı bir Japon askerinin can çekişirken yanı başındaki muzaffer bir Amerikalı askere bakıp kendi iç sesiyle söylediklerini de bu paragrafa eklemek vacip oldu artık:

“Erdemli biri misin? Ya nazik? Kendine güvenin buradan mı kaynaklanıyor? Sevilen biri misin? Bil ki, ben de senin gibiydim. Peki, güzelliğe ve hakikate bağlı olduğun için ıstırabının hafifleyeceğini mi hayal ediyorsun?”

Belki de gerçekten yaşlandım. Çünkü dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanmış, yaşanan, yaşanacak tüm savaşların hiç de kahramanlık türküleriyle yüceltilecek bir yanı olmadığını, insanların öldüğünü… öldürdüğünü çok yalın bir şekilde, kendi diliyle anlatan Paschendale şarkısını her ne zaman dinlesem yanaklarım geriliyor, gözlerim doluyor… Otuz yılı aşkın süren müzik hayatlarında ürettikleri hemen her şeyi binlerce kez dinlemiş bir hayranları olarak, tipik bir Iron Maiden klasiği diyebileceğim bu şarkıyı benim için diğerlerinden ayıran en belirgin özellik, dokunaklı sözleri ve haykırarak yakılan bir ağıt havasını tüm ağırlığı ile taşıyan vokalinin yanı sıra, şarkının ana riff’inin ardarda ateş alan bir silah sesi hissi yaratması ve kulakta bir savaş meydanı atmosferi yaratması… Sözleri olmasaydı da salt müziği dinleyen kimse eskilerin tabiriyle “gûş-i şinev küca, dide-i itibâr kû?” (Nerede gören göz, hani işiten kulak?) diye sorulmaya gerek kalmadan şarkıyla bir harp meydanının notalarla resminin çizildiğini tahmin etmesi zor olmazdı…





Paschendale

In a foreign field he lay
(Yabancı topraklarda yatıyordu)
Lonely soldier, unknown grave
(Yalnız bir asker, bilinmeyen mezarında)
On his dying words he prays
(Son dileği, ölmeden önce söylediği,)
Tell the world of Paschendale
(Paschendale’i herkesin bilmesiydi.)

Relieve all that he's been through
(Hafiflet O’nun çektiği acıları)
Last communion of his soul
(Son bir paylaşımda bulun ruhuyla)
Rust your bullets with his tears
(Mermilerin onun gözyaşlarıyla paslansın)
Let me tell you 'bout his years
(Dur da sana onun hikâyesini anlatayım)

Laying low in a blood filled trench
(Kanlar içindeki bir siperde saklanarak)
Kill time 'til my very own death
(Öleceğim ana dek zaman öldürüyorum)
On my face I can feel the falling rain
(Yağan yağmuru yüzümde duyarken)
Never see my friends again
(Dostlarımı bir daha asla göremeyeceğimi biliyorum)

In the smoke, in the mud and lead
(Duman, çamur ve kurşunlar arasında)
Smell the fear and the feeling of dread
(Korkunun kokusunu içime çekip bok gibi hissediyorum)
Soon be time to go over the wall
(Bu çile bitecek yakında)
Rapid fire and end of us all
(Seri atışlar altında hepimizin sonu gelecek, görüyorum.)

Whistles, shouts and more gun fire
(Daha fazla silah sesi, ıslıklar, haykırışlar)
Lifeless bodies hang on barbed wire
(Bir dikenli telde takılı kalmış cansız vücutlar)
Battlefield nothing but a bloody tomb
(Savaş meydanı kanlı bir mezardan başka nedir ki?)
Be reunited with my dead friends soon
(Ölmüş arkadaşlarımla tekrar bir araya gelmekten başka…)

Many soldiers eighteen years
(Çoğu asker, on sekiz yaşında)
Drown in mud, no more tears
(Çamurda boğulmuş, gözyaşları dinmiş)
Surely a war no-one can win
(Kazananı elbet olmayacak bir savaşta)
Killing time about to begin
(Öldürme zamanı az sonra başladığında)


Home, far away, from the war, a chance to live again
(Evimde, savaştan uzakta, hayata dönmem için hala bir fırsat var)
Home, far away,
(Evim, çok uzakta)
But the war, no chance to live again
(Ama yeniden yaşayabilme ihtimali yok bu savaşta.)

The bodies of ours and our foes
(Düşmanlarımızın ve bizimkilerin bedenleri)
The sea of death it overflows
(Her yeri kaplıyor ölüm denizi)
In no man's land, God only knows
(Tanrı biliyor, sahipsiz topraklarda)
Into jaws of death we go
(Gidiyoruz ölümün dişlerinin arasına)

Crucified as if on a cross
(Bir çarmıha gerilmiş gibi)
Allied troops they mourn their loss
(Müttefikler kayıplarının yasını tutmakta)
German war propaganda machine
(Alman savaş propaganda makinesi)
Such before has never been seen
(Hiç görülmemiş şekilde çalışmakta)

Swear I heard the angels cry
(Yeminle söylüyorum, meleklerin ağladığını işittim)
Pray to God no more may die
(Tanrıya yalvarıp ne olur daha fazla insan ölmesin diyorlardı)
So that people know the truth
(Öyle ki insanlar bu hakikati bilsinler)
Tell the tale of Paschendale
(Anlatsınlar Paschandale hikayesini)

Cruelty has a human heart
(Zulmün bağrında bir insan kalbi yatar)
Every man does play his part
(Herkes kendi rolünü oynar.)
Terror of the men we kill
(Kıydığımız onca kişinin dehşetine karşın)
The human heart is hungry still
(O insan kalbinin açlığı ermez sona)

I stand my ground for the very last time
(Son kez savunuyorum toprağımı)
Gun is ready as I stand in line
(Silah hazır, ben sırada dururken)
Nervous wait for the whistle to blow
(Islığın çalmasını kaygıyla bekleyiş)
Rush of blood and over we go
(Ve oluk oluk akan kan, bitti artık, hadi.)



Blood is falling like the rain
(Yağmur damlaları gibi düşüyor kanlar)
Its crimson cloak unveils again
(Kızıl bir pelerin gibi ortaya çıkıyor yine)
The sound of guns can't hide their shame
(Ne kadar gürleseler de utançlarını saklayamıyor silahlar)
And so we die on Paschendale
(Ve böylece ölüyoruz biz Paschandale’de.)

Dodging shrapnel and barbed wire
(Şarapnellerden ve dikenli tellerden sakınarak)
Running straight at cannon fire
(Bodoslama koşmak, top atışlarına)
Running blind as I hold my breath
(Körlemesine koşturmak, nefesimi tutup)
Say a prayer symphony of death
(Dudaklarımda ölüm senfonisi gibi bir duayla)

As we charge the enemy lines
(Düşman hattına saldırırken)
A burst of fire and we go down
(Bir infilak sesi ve herkes yere sindi)
I choke a cry but no-one hears
(Benden bir boğulma sesi, kimsenin işitmediği)
Feel the blood go down my throat
(Gırtlağımdan aşağı akan kanın hissi)

Home, far away, from the war, a chance to live again
(Evimde, savaştan uzakta, hayata dönmem için hala bir fırsat var)
Home, far away,
(Evim, çok uzakta)
But the war, no chance to live again
(Ama yeniden yaşayabilme ihtimali yok bu savaşta.)

See my spirit on the wind
(Rüzgârla dolanan ruhuma bir bak)
Across the lines, beyond the hill
(Cephelerin karşı tarafında, tepenin ardında)
Friend and foe will meet again
(Dost ve Düşman, gene beraber olacak)
Those who died at Paschendale
(Paschendale’de can verdikten sonra)


İnsanların birbirlerini adına ‘savaş’ denilen toplu katliamlarda öldürmeleri beni geçmişe nazaran çok daha fazla üzüyor artık. Hayatta kalanların ölüleri ‘kendileri için ölmüş’ gibi ele almalarına, çoktan toprak olmuş cesetlerinin yattığı mezarlarına gidip türlü martavallarla dolu anma törenleri düzenlemelerine, hayattayken esamesi okunmayan binlercesinin zorla ölüme gönderilmelerinin ardından kahraman seviyesine yükseltilmesine isyan ediyorum. Sağ iken kendilerine bir kırıntının bile çok görüldüğü zavallılar onlar… 

Belki de gerçekten yaşlandım, ben neler geveliyorum, bu adam neler yazıyor...

13 Aralık 2012 Perşembe

Yıldönümü ve Sokak Lambası Üzerine...



İnsanın iliklerine işleyen ayaza rağmen pencereyi açmaya davrandım, sırf ev sigara kokmasın diye. Sokağa bakıp leziz dumanı içime çekmeyi başlamamın hemen ardından kaldırımda beliren büyüleyici güzellikteki bir kıza, alımlı yürüyüşüne, endamına kilitli kaldı gözlerim. Doğrusu müthiş bir yaratıktı ve daha o saniye düşmüş çenemi kapatıp dudaklarımı ısırarak hayal gücümde o kızla ilgili başrollerini kendisiyle paylaştığım sıcak bir senaryo kurgulamaya başlamışken, ortalığı ışıl ışıl eden hemen köşedeki sokak lambası bir sonraki saniyeyi bile beklemedi, bana ibnelik yapmak için olsa gerek, cart diye sönüverdi. Apartman dairelerinin soluk ışığı ancak kendini aydınlatmaya yetiyor, tüm sokak karanlığa gömüldü tabi. Verdiği boktan hizmetin bu somut örneklemesinden ötürü Fatih Belediyesinin şahs-ı manevisine ettiğim birkaç ağır küfürden sonra kendi kendime “kosmos da O’ndan yana…” diye sesli sesli söylendim.



Gündüz vakti konuştuğumuzda Hatun, “bugün bizim yıldönümümüz” demişti. Pek umursamayıp, inanmayıp dalgaya vurduğumu fark edince bir de açıklama yapmaya kalkıştı: Tanışma yıldönümümüz başkaymış, sevgili olmamızın yıldönümü başka… Hiçbir şey hatırlamadığımı, o dönem hayatımın çok karışık olduğunu falan söyleyecek oldum, ı ıh, geri adım atmadı. Bugün bizim yıldönümümüzmüş. “Yıldönümümüzmüş”kelimesini yazmak otuz saniye sürdü, yazdığımı düzgün okuyabilmek de 20 saniyemi aldı; açıkçası bu postu sırf o sözcüğün bana çektirdiği bu kısa azabı unutmak için hafızamdan silmek isteyebilirim ama Hatun bir yıl boyunca bugünü düşünüp vakti zamanı –bugün- geldiğinde de mutlu olup, mutlu hissedip benimle de paylaşmak için beklemiş, kim bilir kaç defa takvime bakmıştır ya da notlar almıştır ajandasına… Üstelik dediğine göre dördüncü yılımız bitmiş. Telefonu kapattıktan sonra bir süre dört olamaz, üç yıl anca olmalı, o da kesin değil filan diye kendi kendimi kandırmaya çalıştım, en sonunda da “unut... insan hissettiği yaştadır” deyişine sığınarak bu konuşmayı silmiştim hafıza kayıtlarımdan. Ta ki sokak lambası her şeyi mahvedene kadar.



Böyle romantik bir kadının benim gibi biriyle ne işi olur vallahi çözemedim, bunca yıldır anlayamadım. Gizli bir gündemi mi var, doğrusu emin değilim. Aşk söz konusuysa, çoğu zaman yüklemsiz bir cümle gibi bir şeyim ben, kavram var da fiil yok yani.






Pencereyi kapattım. Akan burnumu Markafoni’den gelen kutunun içine eşantiyon olarak koydukları Kotex marka, ipeksi yumuşaklığı ve hassas yan yüzeyleri olan, ayrıca sıvı kilit sistemi ile geliştirilmiş emici bölgelere sahip tek kullanımlık yeni stil kağıt mendilime silerek “kosmos da O’ndan yana, evet, herkes O’nu tutuyor zaten.” diye iç geçirdim. Bilgisayarın başına oturmadan evvel perdeyi aralayıp bakınca, sokak lambasının tekrar yanmış olduğunu gördüm. A.q.’mun Fatih Belediyesi, size oy veren benim lan! Siz tüzel kişiliksiniz, size ne kosmostan, size ne vicdandan!

25 Kasım 2012 Pazar

Masai'ler Üzerine...



Dün akşam bu sıralarda, cebimizdeki Dar es Salaam biletine rağmen saatler süren rötarlar nedeniyle bir türlü ayrılamadığımız Kilimanjaro Havaalanının orta halli bir evin misafir odasından daha geniş olmayan VIP salonunun önünde, gökyüzünde tek tük görülen yıldızlara ve güneş batıp ortalığı karanlığa gömmeden önce Kilimanjaro’yu uzun uzun seyrettiğim tarafa bakarak burnumu karıştırıyor, bir yandan da yaşadığım olağanüstü günün etkisini üzerimde hala tüm yoğunluğuyla hissederken hayatın anlamını düşünüyordum. Çok havalı bir cümle kurduğumun farkındayım ben de. Ngorongoro ve Arusha’daki (vahşi değil) “doğal hayat”ı, oradaki düzeni, yaşam zincirini, tüm o hayatın ortasında aslanlarla, buffalolarla, sırtlanlarla, gergedanlarla, devekuşlarıyla, su aygırlarıyla, antiloplarla, fillerle komşuluk ilişkisi içinde yaşayan Masai’leri anımsadım tekrar. Masai’lerin hiç birinin “hayatın anlamı” üzerine kafa yorduğunu düşünmek akıllıca olmazdı. Hayatın anlamını aramak derken, aslında “yabancılaşmaya” (alienation) neyin mani olacağını ifade etmeye çalışıyoruz. Hayatın Anlamı Arayışı, Yabancılaşma durumunun sonrasında ortaya çıkıyor. Milyonlarca yabancılaşma tanımından biri şuydu: Yabancılaşma, insanın kendisinden, başkalarından ve en geniş manada dünyadan kopmasıdır. Bir eylem ya da eylemin sonucudur, bunun sonucunda da bir başka kişiye, kişilere, kültüre yabancı hale geldiğini hisseder. Bu hali ne kadar sık ve yoğun hissettiğinizi düşünün bir. Ben kendi namıma hayatımın yarısından fazla bu anlattığım durumu duyumsadım. Ya Masai’ler? Adamlara böyle bir kavramı nasıl anlatabilirsiniz? Tanzanya’ya has, bizim ineklerin biraz irisi ve kemiklisi hayvanlar besliyorlar, bütün vahşi hayvanlarla bir arada yaşıyorlar ve kimse kimseye zarar vermiyor: yırtıcılar heriflerin sürüsüne dahi saldırmıyorlarmış. Biz ve bizim gibi safari arabalarında gezenlerle dalga geçer gibi ortalıkta umarsızca kendilerine özgü kıyafetleriyle yalınayak dolaşan bu adamlarda ne yabancılaşması olacak? Yırtıcılarla aralarındaki adı konmamış barış halini tasavvur etmeye çalıştım, bir Masai’ye bunun aksini nasıl anlatabiliriz? Yabancılaşma… peh. İstediğiniz kadar Hegel’i anlatın, Marx’ın yorumunu, Feuerbach’ın baharatını açıklayın, modern düşünürlerin yardımına başvurun; olmaz. Bir Masai hiç birini anlamaz.

Masai’leri boşverelim. Şehirleşmiş, umduğumdan çok daha düzgün ve ileri bir hayatla karşılaştığım Tanzanya halkı da büyük oranda neden bahsedildiğini idrak edemeyecektir. Dört günde adamların zihin kodlarını çözdüm demiyorum elbette, lakin genel sükûnet, iç huzurun yansımasından ibarettir ve ters istikamete baktığımızda, yani bunların yokluğunda gene yabancılaşmaya, kopuşa ve insanın kayboluşuna varıyor konular.

Fotojenik olmadıklarını biliyorum. Sırtlarına aldıkları masa örtülerinden Arusha'da ben de kendime aldım. Masai ve masa örtüsü? Neden olmasın?



Bizler, yani Batılılar ve Batılı olamayıp da yarı-Batı terbiyesi/düşüncesi alıp ne idüğü belirsiz hale gelmiş bunalım insanlar, mutlu olmak istiyoruz ama bunun için mutluluğumuzu feda ediyoruz. Şu çok açık: Batı Dünyası yerküreye böylesine hâkim değil iken, dünyanın dört bir köşesine erişip kendi materyalist anlayışını empoze etmemişken böyle bir Yabancılaşma illeti görülmemişti. Avrupa’da başladı, tüm dünyaya yayıldı. Hayatın anlamını kaybetmeyen, hayatın anlamını aramaz ki. Sağlığı sıhhati yerinde olan insanın yok yere ilaç araması kadar muhal olurdu bu durum.

Çok dağınık anlattım, feci halde de uykum var. Dört gün Tanzanya’ya gittim, gelene kadar gene tüm koca kafalı ibnelere küfür edip durdum. Hegel’den itibaren omzunda filozof apoleti olan herkes ruhumuzu sikti, kalplerimizi çoraklaştırıp fakirleştirdi sonra da orta yerde desteksiz sik gibi kalan beynimizle hayatın anlamını arayıp durduk. Hâlbuki hayatın anlamı, “hayatın anlamını neden arıyoruz?” sorusunda gizli.

Bir de affedersiniz öküz gibi ananas yedim. Ne biçim bir şeymiş o ya…