Ne ara böyle bir adama dönüştüm bilmiyorum. Şimdi gene meseleyi yaşlanmaya mı bağlayacağım, onu da yazının başında kestirmek güç, ne de olsa çalakalem yazıyorum çoğu zaman olduğu gibi. Bununla beraber müziğin üzerimdeki tüyler ürpertici etkisini ilerleyen yaşa bağlamak mümkün değil. Annemin dediğine göre parmak kadar velet olduğum vakitler, TRT1’in yayın saati başlamadan evvel TV’de çalan cingıl müziğini dinleyerek ağlarmışım ben, ama televizyonu da kimselere kapattırmazmışım – anlaşılan o ki daha o vakitler manyak bir tip olacağım belliymiş. Peki ama dönüştüğümü söylediğim şey ne? Dönüştüğüm şeyden önce, öncesini anlatmaya başlamamda fayda var. Nasıl çocukken içimde duygusal bir dalgalanma yaratan bestelere sebepsiz ağlıyormuştuysam (bakınız: gramerin canını çıkartmak) yaşım ilerledikçe, hatta koca adam olduğumda görünürde hatıranın canlanması, çağrışım benzeri hiçbir sebep yokken kimi müzikler, şarkılar beni ağlatır oldu. Kendince yoğun bir lirizm ile yoğrulmuş bütün besteler değil, ama artık ne tür bir süzgeçten geçirip kalbimdeki hangi hissi/kılcal damarlara ulaşabildiyseler, öyle müzik parçaları var ki absentheşisesinden koca bir yudum almışım gibi içimi kavuruyordu, akabinde tüm nörolojik sistemimde bir zelzele meydana geliyordu ve olur olmaz gözyaşına boğuluyordum. Albinoni’nin Adagio’sunu, Mendelssohn’un Keman Konçertosunu senelerce dinlemedim bu yüzden, aksi takdirde durduğum yerde haykıracak hale geliyor, ezilip büzüldüğümü hissediyordum. Beethoven’in 7. Senfonisininikinci bölümü içimi kırlarda ağlayarak koşma zorlamasıyla dolduruyordu ama bu şehirde kır filan olmadığından gözlerimi yumup hayal etmekten öteye gidemezdim. Ippolitov-Ivanov’un ‘In A Village’i veya Smetana’nın Moldau’su ve hatta Bach’ın Toccata’sı, hep bu bağlamda ele alabileceğim besteler. Aşktan, romantizmden bahsetmiyorum, duygusallık sözünü ettiğim. Ayrıca parmak basmaya çabaladığım etkiyi örneklerken hep klasik müzik bestelerini zikretmeme bakıp genelleme yapmak doğru olmayabilir çünkü bütün klasik müzik eserleri aynı yönde bir tesir bırakmıyordu üzerimde. Söz gelimi Beethoven’nin 5. Senfonisinin Birinci bölümü, Iron Maiden’in Seventh Son Of A Seventh Sonşarkısını, Vivaldi’nin Dört Mevsim’i ise Metallica’nın klasik dönemini feci halde anımsatır bana. Yani bunları çok beğeniyor olsam da az evvel değindiğim elektrik çarpması etkisi yaratmaz hiç biri. Düşünce akışımı yazıya geçirirken şu an aklıma seneler evvel yaptığım bir genelleme geldi: Müzik üçe ayrılır diye yazmıştım- trajik, erotik ve hardcore porn. Hardcore porn olarak yorumladığım müzik, ismiyle müsemma, duygudan ya da duygusal bir kıpraşımı tetikleyecek tüm olgulardan azade. Ne gibi, yirmi yılı aşkın süredir dinmeyen bir tutkuyla dinlediğim Slayer gibi. Benim nazarımda porno ve Slayer (Tıpkı CHP ile Fenerbahçe arasında olduğu gibi) birbirlerine sıkı sıkıya bağlı, aynı rahimden çıkmış çift yumurta ikizlerinden farksızlar. Sadece Slayer değil tabi, o kategoride Overkill’den Slipknot’a, Sepultura’ya, hatta Megadeth’e de yer açabiliriz. Erotik müzik daha geniş bir hatta çiziyor, Soul’dan Blues’a, Rock’tan Klasik müziğe kocaman bir yelpaze söz konusu… Trajik olarak ele aldığım, aslında şimdi lirikdemenin daha doğru olacağını şimdi düşündüğüm tasnif ise yazının en tepesinde değindiğim etkiyi yaratan besteler, beni alt üst eden. Kimi müzik eserlerinin beni böylesine çarpması ise çok fazla garipsenmemeli. Gazalî’nin müzik hakkında dikkat çekici bir yorumunu koyayım buraya: “Baharın ve çiçeklerin, udun ve saz tellerinin etkilemediği kişinin mizacı o kadar hasta ve bozuktur ki, ilacı yoktur. Ezgiler, nağmeler söz anlamayan bebeklere ve hattâ deveye bile müessirdir. Ağlayan çocuk, musiki etkisiyle susar ve uyur. Deve de musiki etkisiyle yükünün ağırlığını unutur.”Eh, develere tesirli oluyorsa, benim gibi öküzlere haydi haydi olur.
Bir sürü şey saydım buraya dek, “cicim ne çok şey dinlemiş, neler de bilirmiş bu adam” denilsin diye değil. Kendime dair gözlemlediğim bir dönüşümden bahsetmiştim, ne de olsa kendim çalıp kendim oynuyorum ve kendime yazıyorum bunları.
Evet, bir şeyler değişti, karardı, katılaştı… Ağlamamaya başladım. İlk başlarda şaşırdığımı itiraf edeyim, Dvorak’ın Slawicher Tanz’ını, Bach’ınAir on G String’ini kılım kıpırdamadan dinleyebildiğimi fark ettim. Kendime yasakladığım besteler de dâhil, dinlediğimde sanki bir şeyler, kimi hassas alıcılar içimden sökülmüştü de eskisi gibi titremiyordum. Bununla mücadele etmenin, eskisi gibi olayım demenin, o durumu özlemenin anlamı yok. Tıpkı nörolojide geçen beyindeki reseptörlergibi, belli ölçülerde ona paralel diyebileceğimiz şekilde eski insanlar kalpte yer alan letâiflerin varlığına inanırlardı, bu letâifler kalbin güzelliklerden lezzet almasını, ince ve latif (aynı kökten geliyor) bir halde olmasını sağlayan unsur olarak bilinirdi. İşte bu çerçevede ele alacak olursam içimdeki katılaşma ve donuklaşmanın, kimi duyguları eskisi gibi derin ve şiddetli hissedemememin miladını hayatı yaşayış şeklimdeki değişimle özdeşleştirebilirim. Hayvan gibi yiyip içip, hayvan gibi yaşayıp, insanî nice değerden koparak, beni ben yapan niteliklere sırtımı döndükten sonra bir de bu hayvanlıktan anlamsız bir böbürlenmeyle ile geçti onca sene… Kaç sene? Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Buzul çağının yavaş yavaş gelmesi gibi, birden bire olmadı, ama her ne olduysa içimdeki ‘ben’i kesip budadı ve hala arta kalanlarla idare etmek zorunda etrafımdaki insanlar. Bu konuyu uzatmaya gerek yok, blogun eski sayfalarında yeterince gevelemiştim bunları. Dağıtmadan devam edeyim: Ben değişince, bozulunca, kendi adıma söylüyorum, yaşadıklarımla yozlaşınca, ruhumdaki filtrenin ayarları da değişti… Sanki ince güzellikleri tutup yakalayacak ruh süzgecimdeki delikler gevşedi, yavşadı, açıldı ve ben eskisi gibi hissedememeye başladım. Bunu kabullenmek acıdır. En başta duyulan şaşkınlık, sonrasında yerini karamsarlığa, hayal kırıklığına, Şair’in buyurduğu “Belanı istedin, Allah da verdi” mısraının gerçekliğine, en sonunda da derin bir ümitsizliğe düşüp fasit bir dairede iyice batmaya götürür insanı. Ölen ölmüştür, ceset haline gelen kalbi Lazar misali diriltecek İsa ise ortalarda görülmemektedir. Gene dağıtıyorum, burada bitireyim o bahsi. Zaten tümüyle farklı bir şey anlatmaya kalkışacağım şimdi.

Bütün bunların bir istisnası var… Her dinlediğimde içsel bir zenginlikle duyumsayıp titreyerek, damarlarımdaki kanın çekilircesine gerilip dinlediğim bir şarkı değil ama, o nedenle öz açısından bakıldığında istisna bile sayılmaz aslında. Gene de ağır basan his isyan olsa da, hemen her dinlediğimde gözlerimin dolduğu bir şarkı bu. Hayatı boyunca milliyetçi olamamış ve milliyetçiliğin insanlık tarihinin en berbat icadı olduğuna biber dolmasına iman ettiğim gibi inanmış biri olsam da, sonuçta elâlemin yüz sene evvel birbirini kesip biçtiği bir savaşı konu edinen bir şarkıdan böylesine etkilenmek ilk bakışta tuhaf gelecek, biliyorum. Bununla beraber mesele, geniş perspektiften bakıldığında tüm savaşlara pek ala uyarlanabilir ki kişi bir anlığına herhangi bir devletin uyruğu olma düşüncesinden sıyrılıp “insan” esaslı bakabildiğinde, bütün savaşların ne kadar anlamsız, çılgın bir hoyratlıkla işlenmiş toplu cinayetlerden ibaret olduğunu fark etmekte zorlanmaz. (Bu dediğimi ara sıra Bülent Arınç bile yapabiliyor, demek ki mümkün...) İşte, Iron Maiden’in Paschendale isimli şarkısı bu etkiyi yaratmakla her işittiğimde beni bulunduğum ortamdan, mekândan kopartma gücünü haiz. Birinci Dünya Savaşında, Batı Cephesi olarak bilinen bölgede yaşanan (Remarque’ın ‘BatıCephesinde Yeni Bir Şey Yok’ kitabının konu edindiği) PasschendaeleSavaşını anlatıyor şarkı… Üç ay süren, Alman güçlerine karşı İngiliz, Fransız ve Belçika ordularının savaştığı bu garip isimli kasaba çevresinde yaklaşık bir milyon kişi hayatını kaybetmiş, aşırı yağışların çamur deryasına dönüştürdüğü siperlerde hardal gazı da tarihte ilk defa kullanılmış. Ne için? Bilmiyorlardı eminim. Öl dendiği için. Öldür denildiği için. Ruhları ve bedenleri omzu kalabalık birkaç kocabaşa ait yüzbinler, savaşlarda yok oluyorlar, sanki hiç var olmamışlar gibi. Kendileri olamamışlar gibi. Tolstoy ne güzel der:
“Askersin; sana ateş etmeyi, süngülemeyi, uygun adım yürümeyi, spor yapmayı, okumayı öğrettiler, eğitime ve teftişe götürdüler. Belki de savaşa gittin, Türklerle ve Japonlarla savaştın. Yaptıklarının iyi mi ya da kötü mü olduğunu kendine sormak aklına gelmedi, değil mi?(…)Yaptıklarından senin değil üstlerinin sorumlu olacağı konusunda söylediklerinin gerçek dışı olduğu da açıktır. Senin vicdanın sende değil de bir onbaşıda, başçavuşta, bölük komutanında, albayda ya da başka birisinde bulunabilir mi? (…) Ve insan, yaptığı bir şeyden dolayı her zaman sorumludur. Zina suçu öldürmekten çok daha hafif değil midir ve bir insanın diğerine ^zina yap, ben senin günahını üstleniyorum çünkü senin amirinim^ demesi mümkün müdür?”
İnce Kırmızı Hat filminde, tepedeki Japon askerlerini püskürtüp o stratejik noktayı ele geçirmeye çalışan timde yalan kızıl saçlı Amerikalı askerin, çatışma esnasında yakın mesafeden bir Japon’u vurmasından hemen bir saniye sonra dehşete düşmüş bir yüz ifadesiyle iç sesinden yankılanan şu sözlere ne kadar benziyor değil mi?
“Bir adam öldürdüm. Bu, yapabileceğin en kötü şeydi. Tecavüzden bile kötü. Birini öldürdüm ama kimse bunun için beni suçlamayacak.”
Kimse suçlamayacaksa, bir suç yoksa, neden vicdan kabullenmiyor bunu? Gene de çoğu insan çeşitli savunma mekanizmalarıyla üzerini örtebiliyor vicdanının itirazı, bu savunma mekanizmalarının kandırmacası o kişiye mazur gösterebiliyor yaptıklarını… Sanki nereden geldiği, nerede yaşadığı bilinmeyen bir büyük şeytan var; bizden daha güçlü, daha karanlık, daha baskın bir şey, insanların içine cinayet tohumu atan, böylece dünyayı, güneşi, doğayı insanlardan çalan. Savaşı meşru gösteren, bir takım ‘yüce’ idealler uğruna doğru ve gerekli bir eylem olarak öven popülist ‘Er Ryan’ı Kurtarmak’ filmiyle aynı yıl gösterime girmiş İnce Kırmızı Hat, savaşın anlamsızlığı ve hiçbir gerekçe ile haklılık payı taşıyamayacağını sinema diliyle ifade eden bir manifesto olarak pek ala ele alınabilir. Filmde ağır yaralı bir Japon askerinin can çekişirken yanı başındaki muzaffer bir Amerikalı askere bakıp kendi iç sesiyle söylediklerini de bu paragrafa eklemek vacip oldu artık:
“Erdemli biri misin? Ya nazik? Kendine güvenin buradan mı kaynaklanıyor? Sevilen biri misin? Bil ki, ben de senin gibiydim. Peki, güzelliğe ve hakikate bağlı olduğun için ıstırabının hafifleyeceğini mi hayal ediyorsun?”
Belki de gerçekten yaşlandım. Çünkü dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanmış, yaşanan, yaşanacak tüm savaşların hiç de kahramanlık türküleriyle yüceltilecek bir yanı olmadığını, insanların öldüğünü… öldürdüğünü çok yalın bir şekilde, kendi diliyle anlatan Paschendale şarkısını her ne zaman dinlesem yanaklarım geriliyor, gözlerim doluyor… Otuz yılı aşkın süren müzik hayatlarında ürettikleri hemen her şeyi binlerce kez dinlemiş bir hayranları olarak, tipik bir Iron Maiden klasiği diyebileceğim bu şarkıyı benim için diğerlerinden ayıran en belirgin özellik, dokunaklı sözleri ve haykırarak yakılan bir ağıt havasını tüm ağırlığı ile taşıyan vokalinin yanı sıra, şarkının ana riff’inin ardarda ateş alan bir silah sesi hissi yaratması ve kulakta bir savaş meydanı atmosferi yaratması… Sözleri olmasaydı da salt müziği dinleyen kimse eskilerin tabiriyle “gûş-i şinev küca, dide-i itibâr kû?” (Nerede gören göz, hani işiten kulak?) diye sorulmaya gerek kalmadan şarkıyla bir harp meydanının notalarla resminin çizildiğini tahmin etmesi zor olmazdı…
In a foreign field he lay
(Yabancı topraklarda yatıyordu)
Lonely soldier, unknown grave
(Yalnız bir asker, bilinmeyen mezarında)
On his dying words he prays
(Son dileği, ölmeden önce söylediği,)
Tell the world of Paschendale
(Paschendale’i herkesin bilmesiydi.)
Relieve all that he's been through
(Hafiflet O’nun çektiği acıları)
Last communion of his soul
(Son bir paylaşımda bulun ruhuyla)
Rust your bullets with his tears
(Mermilerin onun gözyaşlarıyla paslansın)
Let me tell you 'bout his years
(Dur da sana onun hikâyesini anlatayım)
Laying low in a blood filled trench
(Kanlar içindeki bir siperde saklanarak)
Kill time 'til my very own death
(Öleceğim ana dek zaman öldürüyorum)
On my face I can feel the falling rain
(Yağan yağmuru yüzümde duyarken)
Never see my friends again
(Dostlarımı bir daha asla göremeyeceğimi biliyorum)
In the smoke, in the mud and lead
(Duman, çamur ve kurşunlar arasında)
Smell the fear and the feeling of dread
(Korkunun kokusunu içime çekip bok gibi hissediyorum)
Soon be time to go over the wall
(Bu çile bitecek yakında)
Rapid fire and end of us all
(Seri atışlar altında hepimizin sonu gelecek, görüyorum.)
Whistles, shouts and more gun fire
(Daha fazla silah sesi, ıslıklar, haykırışlar)
Lifeless bodies hang on barbed wire
(Bir dikenli telde takılı kalmış cansız vücutlar)
Battlefield nothing but a bloody tomb
(Savaş meydanı kanlı bir mezardan başka nedir ki?)
Be reunited with my dead friends soon
(Ölmüş arkadaşlarımla tekrar bir araya gelmekten başka…)
Many soldiers eighteen years
(Çoğu asker, on sekiz yaşında)
Drown in mud, no more tears
(Çamurda boğulmuş, gözyaşları dinmiş)
Surely a war no-one can win
(Kazananı elbet olmayacak bir savaşta)
Killing time about to begin
(Öldürme zamanı az sonra başladığında)
Home, far away, from the war, a chance to live again
(Evimde, savaştan uzakta, hayata dönmem için hala bir fırsat var)
Home, far away,
(Evim, çok uzakta)
But the war, no chance to live again
(Ama yeniden yaşayabilme ihtimali yok bu savaşta.)
The bodies of ours and our foes
(Düşmanlarımızın ve bizimkilerin bedenleri)
The sea of death it overflows
(Her yeri kaplıyor ölüm denizi)
In no man's land, God only knows
(Tanrı biliyor, sahipsiz topraklarda)
Into jaws of death we go
(Gidiyoruz ölümün dişlerinin arasına)
Crucified as if on a cross
(Bir çarmıha gerilmiş gibi)
Allied troops they mourn their loss
(Müttefikler kayıplarının yasını tutmakta)
German war propaganda machine
(Alman savaş propaganda makinesi)
Such before has never been seen
(Hiç görülmemiş şekilde çalışmakta)
Swear I heard the angels cry
(Yeminle söylüyorum, meleklerin ağladığını işittim)
Pray to God no more may die
(Tanrıya yalvarıp ne olur daha fazla insan ölmesin diyorlardı)
So that people know the truth
(Öyle ki insanlar bu hakikati bilsinler)
Tell the tale of Paschendale
(Anlatsınlar Paschandale hikayesini)
Cruelty has a human heart
(Zulmün bağrında bir insan kalbi yatar)
Every man does play his part
(Herkes kendi rolünü oynar.)
Terror of the men we kill
(Kıydığımız onca kişinin dehşetine karşın)
The human heart is hungry still
(O insan kalbinin açlığı ermez sona)
I stand my ground for the very last time
(Son kez savunuyorum toprağımı)
Gun is ready as I stand in line
(Silah hazır, ben sırada dururken)
Nervous wait for the whistle to blow
(Islığın çalmasını kaygıyla bekleyiş)
Rush of blood and over we go
(Ve oluk oluk akan kan, bitti artık, hadi.)
Blood is falling like the rain
(Yağmur damlaları gibi düşüyor kanlar)
Its crimson cloak unveils again
(Kızıl bir pelerin gibi ortaya çıkıyor yine)
The sound of guns can't hide their shame
(Ne kadar gürleseler de utançlarını saklayamıyor silahlar)
And so we die on Paschendale
(Ve böylece ölüyoruz biz Paschandale’de.)
Dodging shrapnel and barbed wire
(Şarapnellerden ve dikenli tellerden sakınarak)
Running straight at cannon fire
(Bodoslama koşmak, top atışlarına)
Running blind as I hold my breath
(Körlemesine koşturmak, nefesimi tutup)
Say a prayer symphony of death
(Dudaklarımda ölüm senfonisi gibi bir duayla)
As we charge the enemy lines
(Düşman hattına saldırırken)
A burst of fire and we go down
(Bir infilak sesi ve herkes yere sindi)
I choke a cry but no-one hears
(Benden bir boğulma sesi, kimsenin işitmediği)
Feel the blood go down my throat
(Gırtlağımdan aşağı akan kanın hissi)
Home, far away, from the war, a chance to live again
(Evimde, savaştan uzakta, hayata dönmem için hala bir fırsat var)
Home, far away,
(Evim, çok uzakta)
But the war, no chance to live again
(Ama yeniden yaşayabilme ihtimali yok bu savaşta.)
See my spirit on the wind
(Rüzgârla dolanan ruhuma bir bak)
Across the lines, beyond the hill
(Cephelerin karşı tarafında, tepenin ardında)
Friend and foe will meet again
(Dost ve Düşman, gene beraber olacak)
Those who died at Paschendale
(Paschendale’de can verdikten sonra)
İnsanların birbirlerini adına ‘savaş’ denilen toplu katliamlarda öldürmeleri beni geçmişe nazaran çok daha fazla üzüyor artık. Hayatta kalanların ölüleri ‘kendileri için ölmüş’ gibi ele almalarına, çoktan toprak olmuş cesetlerinin yattığı mezarlarına gidip türlü martavallarla dolu anma törenleri düzenlemelerine, hayattayken esamesi okunmayan binlercesinin zorla ölüme gönderilmelerinin ardından kahraman seviyesine yükseltilmesine isyan ediyorum. Sağ iken kendilerine bir kırıntının bile çok görüldüğü zavallılar onlar…
Belki de gerçekten yaşlandım, ben neler geveliyorum, bu adam neler yazıyor...