26 Mayıs 2008 Pazartesi

Puzzle Üzerine...

Şu yazıda geçen kanka hatun kişiye telefonda [ve geride bıraktığımız yıllar boyunca] yaptıklarımın acısı, aynı gece damla damla, fitil fitil geldi burnumdan. Saçma sapan bir tartışma yüzünden öylesine kızdırdı, sinirlendirdi ki beni, elimden bir kaza çıkmaması mucize.
Ertesi gün özür dileyip bir de barışmak için hediye almış bana, şirin şirin gülümseyerek verdi bana kocaman bir poşet. (Sürekli kırdığı kalpler için özür dileyen biri olarak, benden özür dilenmesi pek hoşuma gitti ne yalan söyleyeyim, bir de poşet var, hediye, ay ay ay ne güzel...) Poşetin içinden çıkan koca kutuyu gördüğümde hızlanan kalbim "hö!" dedi, durdu, bir an nutkum tutuldu: Puzzle! Bir de ukala dümbeleği bir entellektüel müsveddesi olduğumdan, Bosch'un en sevdiğim tablosunun, "Garden of the Earthly Deligths'ın puzzle formunu almış bana... Doğal olarak kibarca gülümsedim, yüce anlayışımla kendisini bağışladığımı söyleyip teşekkürlerimi dile getirdim farklı ifadelerle, (zaten ben de aşırı tepki göstermiştim, özür dilemesi gereken aslında bendim ya neyse) ayrıca Bosch'un tablosunu kutu üzerindeki resminden O'na anlatmaya, açıklamaya başladım. (Duramam, ukalayım.) Fakat bir yandan da, "ulan başıma iş aldım, bu ne yaa" diye ürpertili düşünceler de kafamın içinde dolanmaya başladı o an. Tablo zaten maşallahlık, adam beş yüz sene evvel sanki puzzle olarak yapılsın diye tasarlamış kompozisyonu...

-Ya bu çok zordur ama...
- Hayır, aksine, sana kolayını aldım... Sadece 1500 parça.
- İyi de, çok vaktimi almaz mı, ne kitap okuyabilirim, ne de porno izleyebilirim buna bulaşırsam...
- Yeni bir şeyler yapmak iyidir. Pornoyu azaltırsın hem böylece. Resmi sevdin değil mi?
- Ya resim çok güzel ama...

"Hayatım boyunca puzzle yapanlara ruh hastası ve sabır tanrısı gözüyle bakan biri olarak, benim gibi bir psikopatın ne işi olur 1500 parçayla" diyemedim tabi. O an için iyi niyetli bir hediye gibi gelmişti bana. İpucu almaya çalıştım:

- Nereden başlayacağım? Bunun raconu nedir?
- Önce köşeleri, kenarları bulacaksın. Sonra da renkleri ayırırsın. Yavaş yavaş tamamlarsın sonra da diğer parçaları.
- Ya bu resim çok zor sanki...
- Değil ya. Beğenmedin mi yoksaaa?
- Yok yok, beğendim... Çok teşekkür ederim...




Bu akşam masaya döktüm kutuyu ve işte o zaman anladım nasıl bir bela ile karşı karşıya olduğumu... Minicik minicik, yüzlerce parçacık... Nasıl talihsiz bir adamsam, bütün parçalar da ters yüz halde [yani resim yüzü altta] dökülebildi, bunun olasılık hesabını yapsam zaten matematikçi olurdum...

Önce köşeleri, kenarları ayıracağım... Sonra renklerine göre gruplayacağım... allah kolaylık versin...

Saate baktım, 19,45. Başladım ters dökülmüş parçalarını çevirmeye, renklerine göre ayırıyorum, bir yanda da elime gelen bir tarafı düz kenarlı olanları da başka bir yere koyuyorum... Sigara... Saate baktım gene, 20.30 olmuş. Küllüğe baktım, dört izmarit birikmiş... Masaya gruplandığı iddia edilen bir miktar parça var, bu arada ezici çoğunluk hala ters halde somurtup bir insan elinin onlara dokunmasını bekliyor... İçimden " allahım, neden ben?" diyorum...
Kalkıp bir bademli magnum aldım dolaptan, Slayer'i kapatıp Korsakov'un Spanish Capricchio'sunu açtım, kendimi mutlu ediyorum, ara verdim, sakinleşeceğim güya... Magnum bitti, Korsakov çalıyor hala... Masaya oturdum tekrar.
O bordo, aşağıya... Açık renkler sol tarafa... koyular cehennem bölümü, onlar sağ tarafa... Sigara... Korsakov'u filan duymuyorum artık...

"Pornoyu da azaltırsın böylece"

Bir baktım, ne zamandır titremeyen sağ elim gene parkinson-vari bir zangırdama nöbetine kaptırdı kendini... Saate kaydı gözlerim, 21,55. Kül tablası dolu... Kutuya ilişti gözüm, www.puzzlepassion.com adresi yazılı köşesinde. Bunu yapmak için passion değil, düpedüz bir kişilik bozukluğu olması lazım insanın!

"Önce köşeleri, kenarları bulacaksın"

1500 taneyi çeviremedim bile, ne köşesi lan! Bir de bunları eşleştirmek var sonra!
Kalktım sandalyeden, kafamı dağıtmak ve sakinleşmek için daha evvel denemediğim bir yöntemi, bekleyen bulaşıkları yıkamayı seçtim... Korsakov'u değiştirdim öncesinde, Black Sabbath çalsın.

Motivasyon: Herkes nasıl yapıyor Oğuz? Pia'nın üst katındaki Brueghel puzzle'ına her gittiğinde kıskanarak bakmıyor musun? Bunu evdeki duvarına -hole- asacaksın, "ben yaptım" diyeceksin, yalnız ve tek başına... Bulaşıklarını da sen yıkıyorsun, evin için bütün bunlar. Yaşadığın yeri güzelleştir, sana verilen bu keyifli hediyeyi duvarına asarak taçlandır.

22.25 Tekrar oturdum puzzle'ın başına... o açık yeşil sol tarafa, bu düz kenar sol üste, kahverengi olan sağa...
Yapacağım...
Yapabilirim...
A. Q.'un puzzle'ını ben yapamayacağım da kim yapacak be!
Sigara...
Ulan ne işim var benim burada güzelim pazar akşamımda....
Yapmalıyım...

Derken bir sms geldi o sırada: "Ne yapıyorsun?" İşte o an kendimi Hasbi Tembeler karikatürlerinde gördüğüm, önüne konulmuş bir çuval patatesi soyan asker gibi hissettim... Hadi patates yenir, puzzle ne boka yarar! Kaldı ki bu üç saatte bir çuval patatesi soyardım ben, bu şaaptığım parçaların 1/5ini daha gruplayamadım bile!

"Aksine, sana kolayını aldım. Sadece 1500 parça."

O an aklıma Beyaz Fil geldi... Bir Mark Twain hikayesi... Beyaz Fil, Güneydoğu Asya'da Racaların, hükümdarların vs. sevmedikleri, uyuz oldukları racalara verdikleri hediye. Şöyle ki, Beyaz Fil kutsaldır o bölgelerde, o nedenle bağlanamaz, tutulamaz, öldürülemez, hareketlerine engel olunamaz. diledikleri gibi hür, özgür olan beyaz fil de ister tarlaya girer ve ekinleri ezer, isterse evin ahırına tekme atar, insanları ezer, arabaları parçalar... Kimse "gık" diyemez, kutsaldır, zaten başka racanın hediyesidir. Yani kısacası bir başbelasıdır, atsan atamazsın, satsan satamazsın... Ağzını açıp beklersin, fil isterse mıçar, isterse işer. İki sene önce müdür, odasında olmasından bıktığı limon ağacını ( evet, ağaç) "bunu sana vereyim, odana yakışır" diye bana verirken de beyaz fil gelmişti aklıma... (hala büromda o ağaç.)

- Beğenmedin mi yoksaaa?
- Yok yok, beğendim... Çok teşekkür ederim...

Sms'e sadece "puzzle" diye cevap verdim... Ağız dolusu bir küfürle hemen uzaklaştım masadan... O parçaları kutuya geri koymak için bile yaklaşmak istemiyorum oraya.

Sevgili Burcu, sadece "özür diliyorum" desen de yeterdi be kadın! Kastın neydi bana!


Not: Resme tıkladığınız zaman açılan sayfada üstteki küçük resime clickleyin.

24 Mayıs 2008 Cumartesi

Kloset Kapağı Üzerine...

Kadın: Alloo! Naber?

Adam: İyi günler. Nasılsınız?

Kadın: İyiyim.

Adam:…

Kadın: Orada mısın?

Adam: Evet, siz nasılsınız diye sormanı bekliyorum.

Kadın: Iyyy… off yaa... Siz nasılsınız efendim?

Adam: İyiyiz.

Kadın: Akşam napıyoruz?

Adam: Akşam mı? Ben arkadaşımla buluşup babası rahatsız olan bir başka arkadaşımın yanına gideceğim hastaneye ziyaret amaçlı. Ne zaman bilmiyorum, kendisiyle buluşacağım arkadaş da şu an şehir dışında, belirsiz. Ayrıca evde işlerim var, kloset kapağı takmam lazım tuvalete.

Kadın: Ne diyosun sen ya, biz bu akşam için buluşacağız, sinemaya gideceğiz diye konuşmadık mı? Ne kloset kapağından bahsediyorsun sen?

Adam: Geçen günkü görüşmemizde bu akşam yemek, sinema lafı geçmişti ama kesin ve net şey demedik… Daha doğrusu sen söyledin de, ben bakarız, konuşuruz gibi bir şey demiştim sanırım. Öyle hatırlıyorum yani.

Kadın: Ben de senin peki dediğini hatırlıyorum. Hatta o filmin konusunu anlattım sana uzun uzun.

Adam: Olabilir, ama işte, hastanedeki ziyaret için arkadaşımla buluşacağım dediğim gibi, ne zaman gideceğim, döneceğim belirsiz üstelik, sonra da evde işlerim var.

Kadın: Ya var ya…. İnanamıyorum şu dediğine yaa…

Adam: Ne oldu allahaşkına? Sabah öğrendim durumunun kötülüğünü. Hem hastalık bu, arkadaşımın yanında olmak, bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sormak, hatta bir işe yaramak isterim elimden ne gelirse.

Kadın: Onu demiyorum ya. Aslında ona ayrıca kızgınım, akşam için benimle sözleşmiş de olsan elbette hastaneye gideceksin ama haber vermek için aklına bile gelmiyorum.

Adam: Biz sözleşmiş miydik cidden? Ayrıca sen böyle biri değildin Burcu, Hastalıktan bahsediyorum, ziyarete gidiyorum, ne için trip attığının farkında mısın sen?

Kadın: Manyak mısın sen ya, benim dediğim o değil zaten!

Adam: Ben senin böyle biri olduğunu bilmiyordum… Şaşırttın beni.

Kadın: Beni delirtme yaaa! Sen bu konuşmanın arasına kloset kapağını nasıl soktun onu aklım almıyor! Kızdığım o!

Adam: O da önemli bir iş. Geçen gün kırıldı, hiç rahat etmiyorum.

Kadın: (Çığlık çığlığa) Ya hala devam ediyorsun, o kloset kapağı götüne girsin de götün kloset şeklini alsın, rahat rahat sıçarsın o zaman!

Adam: Lütfen ağzını bozma.

Kadın: Delirtme o zaman beni! Ne dediğinin farkında mısın sen! On dakikalık kloset kapağı takma işi yüzünden bana “evde işlerim var, görüşemeyiz” diyorsun! Ne kadar anal bir adamsın! Derin anal komplekslerin var senin!

Adam: Sakin ol. Hayatımda hiç kloset kapağı takmadım ben. Nasıl bir şeyle karşılaşacağımı, ne yapacağımı da bilmiyorum. Lütfen anlayış göster.

Kadın: Ya yeter ama! Ayakta işiyorsun zaten! Günde kaç defa kullanıyorsun allahaşkına o kloseti sen? Bu kadar mı acil ya? Kaç defa sıçıyorsun günde?! En fazla iki defa.

Adam: Sen ne sorduğunun farkında mısın? Konuşmayı bu hale nasıl getirdin, inanamıyorum. Sana ne kaç defa sıçtığımdan?

Kadın: Delirttin ya beni! Benimle görüşmek istemediğini söyle, olsun bitsin işte!

Adam: Sanırım şu an iletişimiz koptu. Seninle konuşulamıyor.

Kadın: Bu akşam o kloset kapağı takılmayacak! Hastaneden sonra beni arayacaksın ve buluşacağız, yemek yiyeceğiz!

Adam: Farkındaysan konuşmayı “ya ben, ya kloset kapağı” şeklinde sürdürüyorsun. Benim için önemlisin ama kendini bir kloset kapağı ile rekabet eder halde görmeni de istemem… Zaten bu rekabetten kimin galip çıkacağı belli.

Kadın: Şu an seni nasıl ayaklarımın altına almak istiyorum bilsen!

Adam: Neden kızıyorsun? Sen bugün varsın, yarın yoksun. Ama kloset kapağı hayat boyu benimle birlikte olacak.

Kadın: Yeter ya! A valla yeter! Oğuz yeter ama!

Adam: Akşam hastaneden çıkınca ev gidip kloset kapağını taksam, sonra seni arasam? Sakıncası var mı seni aramamın?

Kadın: O kloset kapağı bu akşam takılmayacak! Pazar takılacak! Hastaneden çıkınca hemen beni arayacaksın! O kadar!

Adam: Sakin olur musun lütfen. Sürekli bağırıyorsun.

Kadın: Oğuz ya… lütfen… bak rica ediyorum… uzatma hadi… Sıkıldım.

Adam: …

Kadın: Dalga geçiyorsun değil mi böyle konuşup?

Adam: Hangi konuda?

Kadın: Şu konuşma boyunca. Sesin ne kadar ciddi ve sakin... Geyik yaptığını söyle yoksa seni boğarım!

Adam: …

Kadın: Bir şey söyle…

Adam: …

Kadın: Orada mısın?

Adam: HAHAHAHAHHHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHHAHAHAHAHAA!!!!!

Kadın: Öküz! Öküzsün sen ya! Sana öküz demek bile az!

Adam: HAHAHAHAHHAAHAHAA!!!!

Kadın: Gülme ya! Akşam o kollarını mosmor etmezsem!

Adam: Kloset kapağı olsun mosmor etmeyen, HHAHAHAAAHAHAAHAH!

Kadın: Sus ya gülme! Akşam bekliyorum aramanı! İşte o kadar!

Adam: Hastaneden HAHAHAHHAAHA çıkıp eve geçerim, AHAHAHAAH kısa bir işim AHAHAHAHAHA var, ararım seni.. AHAHAHAHAAHAH

Kadın: Hele bir eve git!

Adam: Ay çok eğlendim! Harikayım ya!

Kadın: Öküzsün sen!

Adam: Sen de eğlendin, itiraf et, HAHAHAHAHAA, neyse, akşam ararım seni, işlerim bitince.

Kadın: Sadece hastane işin var!

Adam:HAHAHAHAHAHHAAAHAHAHAHAHAHAHA! [Dıııııııt.]



p.s. Bu konuşma bugün öğleden sonra gerçekleşti, sonrasında çalakalem yazdım ama eve yeni geldiğim için şu anda bloga koyabildim. Yoksa Gosalynmallard'ın magazin ihtiyacını karşılamak gibi bir niyetim yok:) [Kadrolu Son Ütücü duruyor elbette. Burada geçen "kanka"]

23 Mayıs 2008 Cuma

Oscar Wilderness'e Açık Mektup

Amiyane Tabirler ya da Oscar Wilderness,

Blogunu yalnızca davetli okuyucuların okumasına izin verir şekilde yeniden düzenlediğini gördüm.

Beni ihmal edilebilir avam kategorisinden çıkarıp seçilmiş havass arasına alırsan, işte o vakit kendimi mes'ud addederim. [Bir mutlu olma/olmama problemim olduğunu biliyorsun, artık bu senin elinde....] İyi çocuk olurum, anneme saygılı davranırım, evimin tüllerini iki ayda bir yıkarım, hatta geçen gün kırılan kloset kapağını bile değiştirir, senin için kedi desenlisi de alırım.

Hatta, bloguma kedi resimleri bile koymayı va'ad ediyorum.

Beni duymazdan gelme... Yakarışıma kulak ver. Acı çektiğimi görüyorsun...

Fanzin 20'ye günde üç öğün ihtiyacım var!

Ne olur anla beni...

21 Mayıs 2008 Çarşamba

Kendinden Menkul ve Gayr-i Menkul Üzerine...

Cumartesi günü odasında oturup son kahve-sigara sefalarımızdan birini yaptığımız iş arkadaşım telefonuma ard arda gelen sms’lerden bunalarak isyan etti ansızın: “ne olacak senin bu halin? Yaşın 35, bırak evlenmeyi çoluk çocuğa karışmayı, düzgün bir ilişkin bile yok. Sürekli telefon, sms… Akşam eve gittiğimde çocuk sallamak hoşuma gitmiyor ve çoğu zaman senin özgürlüğünü kıskanıyorum ama benim ruhum kaldırmazdı bu kadarını, kaç kadınla berabersin, nasıl idare ediyorsun allahaşkına? Herkese mavi boncuk, nereye kadar? Toparlamalısın kendini… Her kadının senden bir şeyler eksilttiğini söylememe gerek yoktur sanırım.”

“Abi bu benim toparlanmış halim” diye itiraz edecek oldum, hemen lafı tıkadı ağzıma:

“Bırak ya, toparlanmışmış. Kaç tanesi sevgilin, kaç tanesi takıntın, kaç tanesi eğlencelik bilmiyorum ama sana adamakıllı bir dayak lazım bence.”

“Ben kaç tanesi için sevgili, kaç tanesi için takıntı, kaç tanesi için eğlenceliğim acaba?” diye konuşup mahzun bir ses tonu verdim ifademe.

Gülümsedi fakat neşeli bir gülümseme değildi… Gözleri “ulan Oğuz… ulan Oğuz…” diyor gibi baktı bir süre. Sigarasını söndürdü, bacak bacak üzerine attı. Konuşmak değil, dinlemek istiyordu.

Sordu: Bunca kadın geldi gitti, hala da var kaç tanesi, unutmak çok zordur, biliyorum. Sen de unutamadığından bunalımlar geçiriyorsun, o yüzden hepimiz çekiyoruz senin suratını günlerce. Ama sonuçta sendeki nasıl bir mide ki üst üste yutuyorsun bunları, sindirebiliyorsun yani. Kafanda ne çeşit bir harddisk var senin, her virüsten sonra format atmayı becerebildiğine göre işlemcin de iyi olsa gerek. Nasıl beceriyorsun allahaşkına?

“Kadın yemiyorum ben” dedim itiraz edip… Ardından duraksadım, “tatlarına bakıyorum o kadar” diye sırıttıktan sonra yüzümü buruşturup kimi kadınlara yem olduğumu da fısıldadım bu zamana kadar.

“İşte dediğim bu, esas o zaman yorulur insan, bıkmış olman gerek, devamlı av veya avcı formatındasın.”

Bir şey diyemedim, sustum. Bu konuşmayı tetikleyen sms göndericisine lanet ediyordum o sırada.

Devam etti arkadaşım: “Nasıl hazmediyorsun? Eskileri ne yapıyorsun? Nerede saklıyorsun?”

Kahvem çoktan bitmişti, neyse ki üst üste bilmem kaçıncı sigarayı yakacak kadar doluydu paketim…

“Ne zevk alıyorsun beni bu konularda konuşturup?” diye merhamet istedim.

“Belki kıskandığım için seni zorlamak istiyorum. Ben hiç böyle olamadım, ama olmak da istemezdim. Aşık oldum, evlendim, şimdi iki çocuk var. Evlenmeseydim keşke diyorum ama eşimle olmak isterdim gene, evlenmeden. Seni merak ediyorum, sirkülasyon ne zaman bitecek, sen ne zaman biteceksin…”

“Geçmişinde çok şey yaşayan insanın geleceği de olmuyor abi” diye başladım konuşmaya… “Bütün ilişkilerim, konuştuğum, görüştüğüm, gezdiğim, eğlendiğim, sevdiğim, sevmediğim, seviyormuş gibi göründüğüm kadınlar, gerçekten eksilttiler hep beni, öyle ki bazen kendime şaşırıyorum bende ne potansiyel varmış da hala bitmedi diye, ama kimi zaman muhasebemi yaptığımda artık bir enkaz olduğumu hissediyorum, ziyan olmuş bir hayat gibi, açılmış ve içi bozulmuş bir konserve gibi, çürümüş bir çiçek gibi, patlamış bir top gibi. Sürekli el değiştiren ve tüm sahipleri tarafından irili ufaklı kazalara karışıp kaportası çizik ve göçük içinde kalmış bir arabaya benzetiyorum kendimi, eski model hem de.”

“Ulan sen sürücünü kendin seçiyorsun üstelik sürekli oto pazarındasın, yedi gün yirmi dört saat hem de. Bir şoföre emanet et artık kendini” dedi.

“Kadınlar araba süremiyor abi” diyecek oldum, gülerek rektumla ilgili bir küfür edip çakmağı fırlattı üzerime.

Ben de gülümseyip sürdürdüm konuşmayı:

“Kendimi, ruhumu, içimdeki özü bir eve benzetiyorum.” diye yeni bir örnekle başladım konuşmaya… “İçinde oturma odaları, misafir odaları, yatak odaları, salonları, balkonları, genişçe bir holü, banyo-tuvaleti, mutfağı olan geniş, tripleks bir ev gibiyim” dedim. Beraber olduğum kadınları, birlikteliğimiz boyunca yaşadıklarımız ve hissettiklerim ölçüsünde evi dolaştırıyor gibiyim. Aslında o ev benim, bir evi tanımak; nasıl tüm odalarını, manzarasını, o eve giren güneş ışığını, depreme karşı dayanıklılığını, dekorasyonunu, hatta su ve elektrik tesisatlarının durumunu tam olarak bilmekten geçiyorsa, beni tanımak da öyle. Kitaplığımı kurcalamadan, bilgisayarımı kırıştırmadan, yıkanmış bulaşık tabaklar üzerinde kalan pisliği görmeden de tanıyamaz kimse beni. İşte, sözünü ettiğin o kadınlardan bazısı eve gelip misafir odasında bir bardak çay içiyor, bir başkası salonda oturup balkona çıkıyor, kimine de yalnızca yatak odasını gezdiriyorum. Tüm evi gösterdiğim öylesine az ki. Zaten çoğu bütünü değil, parçayı istiyor. “Yarım bütünden fazladır,” bunu sana anlatmıştım daha evvel. Ben de onların bütününü görmek istemiyorum sanırım, beni ilgilendiren de o kadınların “yarımı”, onları anlamlandırmamı sağlayan kimi özellikleri.

“Ne beceriksiz emlakçısın sen” diye güldü. Ben de güldüm…

“Hepsi evden çıkarken bir şey bırakıyorlar abi” dedim sonra devam edip. “Bir hatıra gibi… Zaten sen de dedin az evvel, unutulmaz kimse. Ama nasıl hatırlandığı önemli, neyle anımsadığı, ne hissedildiği, o hatıraya bakıldığında. Kimisi çok değerli bir vazo bırakıyor ve başköşeye konuluyor salonda. Ucuz bir reprodüksiyon tablo, adi ama gösterişli bir şamdan, güzel ve keyifli bir kitap, ütü masası, şirin bir fincan, tuvalet kağıdı, dream-catcher… Herkesin bıraktığı bir şey var…”

“Hahahaha, çöplük ev gibi olmuşsun sen.”

“Olsun, kendi çöplüğümde ötüyorum… Kedi hayatımı mahvetme lüksüme sahibim değil mi?”

“Bir dakika. Tüm evi gösterdiğin olmadı mı yani? Yok mu bir alıcı ya, herkes gezmeye mi geliyor sana?”

“Elbette oldu. Yaaa, çok üzerime geliyorsun abi… Kimisinde her şey çok uygundu ama anlaşamadık, kimi de dolandırıcı çıktı… Dedin ya, beceriksiz bir emlakçıyım ben.”

“Yok yok, sana iyi bir sopa lazım bence” diye üsteledi.

“Tekrar araba örneğine dönelim istersen, yeterince çiziğim var kaportamda” karşılığını verdim dil çıkartarak.

“Yetmedi mi peki? Yenilensen, denesen… Evi değiştir!”

“Abi ev çok eskidi, ben de bıktım zaten, ama para etmiyor artık, yoksa satıp annemlerin peşinden Yeşilköy’e taşınmak isterdim doğrusu.”


İyice sulandırdığımı söyleyip kalktı, önümdeki sehpaya uzattığım ayaklarıma hafif bir tekme atıp kahve suyu almaya çağırdı beni.

20 Mayıs 2008 Salı

DUYUP İŞİTTİKLERİM:

“Sabah bana bakıp da arkanı dönmeni, gözlerini bana çevir dediğimde sımsıkı yummanı unutamıyorum. Bir şey soracağım, alyansını taktın mı? Tamam o zaman, bu iş bitti demektir, hiç ağlama, daha sana yapacaklarım başlamadı, görürsün.”

(Seyran pastanesinin önü, bir Pazar sabahı)

“Alo, memur bey iyi günler, bir şikâyetim olacaktı. Ben bugün bir bayan arkadaşla tanıştım ve onu kaldığım otele götürdüm. Bir şeyler içtik – evet, eğlenme amacıyla tanıştım efendim, evet efendim yabancıydı. Sonra ben uyuyakalmışım, uyandığımda gitmişti ve cüzdanımdaki paraları da almıştı. Hayır efendim bir şey yapmadık. İsmini bilmiyorum efendim, ama görürsem tanıyabilirim”

(Sıraselviler, bir gece vakti)

“Bugüne kadar senden hiçbir şey istemedim, ama artık istiyorum. Ve hemen şimdi istiyorum!”

(Taksim-Bostancı dolmuşunda arka koltukta oturan kadın, yanındaki adama)

“Asistan sen sınavdan çıktıktan sonra senin kağıdını benim oturduğum masanın yanına koydu, bana da ‘ister misin?’ diye sordu, ben de ‘daha önce aklın neredeydi, ben o kağıdı almam ama sen benim kağıdımı al’ dedim, çıktım, iyi mi yapmışım?

“Hayda… Sınavın nasıl geçti peki?”

“Bok gibi!”

(Bir sınav sonrası yanımda duran iki öğrenci)

“Sevgiliye güller, eşinize güller”

“Gül alma gaste aaal, gül alma gaste aaaal!”

(İstiklal Caddesinde engellilere yardım için hazırlanan gazeteyi satan adamın gül satan çingenenin yanında söylediği.)