28 Temmuz 2007 Cumartesi
22 Temmuz 2007 Pazar
öylesine sızlanmalar...
“Türkiye Adam Olmaz” serisine devam ediyoruz.
1990’lı yıllarda güneydoğu’da artan PKK tehdidine karşı parlak zekalı “T.C.”, yeni bir oluşuma destek vermişti: “Hizbullah.” Güneydoğu insanının iki yumuşak karnından biridir bu; Kürtçülük ve Din. T.C.’nin amacı, ehlileştiremediği PKK temayülüne karşı “Din” kozunu kullanmaktı, Batı’da “İrtica geliyor” diye çığırtkanlık yapanlar bu defa cin ali fikirleriyle “dini siyasete alet etmekteydiler.”
Ancak hayat, “Das Experiment” tecrübesini 1979 senesinde Stanford Üniversitesinde zaten yeterince tecrübe etmişti…
Lübnan Hizbullah’ından tamamen farklı bir yapılanması ve tarzı vardı Hizbullah’ın, din merkezli bir dünya görüşünü benimseyen ve bunu dayatan, başkalarına kabul ettirmek için tüm Maccihavelli mirasını kullanan kanlı canlı bir organizasyondu bunlar, içine giren çıkamazdı, rakipleri kadar kendilerinden ayrılmak isteyen yandaşlarının da nasibini aldığı akıl almaz bir şiddet taraftarıydılar. Yaptıklarını (basından okuyup veya TV’de izleyip) “derhal bunu unutmam gerek” diyenlere biraz hatırlatayım da, insanın nasıl insanlıktan çıkabildiğini ve ne hale geldiğini görelim: İşkencenin en korkuncu, insanları evlerin duvarlarına, mutfak tezgâhlarına kapatmak, evler içinde oluşturulan ve ancak bir tabut büyüklüğündeki küçük bölmelere hapsettikleri insanları aylarca (bildiğim en uzun süre on aydı) karanlıkta, kıpırdamadan, sırtüstü vaziyette tutmak, bu arada ölen kişileri evin bahçesine veya ev döşemeleri altına gömmek, (bulunan mezar evleri hatırlayın, mesela Üsküdar’da 17 ceset çıkartılanı- bilinmeyen kaç tane daha vardır kim bilir) kendilerinden ayrılmak isteyen yandaşlarını enselerine sıktıkları tek bir kurşunla öldürmeleri, (bunu da “israf haramdır” diye açıklamaları pek ironikti) devlet güçlerine yapılan silahlı saldırılar, e.g. Gaffar Okkan ve benzeri, terör olayları. El Kaide gibi, Türk Hizbullah’ı da Slayer’in “Jihad” şarkısını çok severdi eminim.
Başa dönüyoruz: PKK’ya karşı palazlanmasına destek verilen Hizbullah, en az PKK kadar büyük bir bela olmuştu – bittiğini sanmayın, sadece sleep modundalar.
Şimdi yeni bir paragraf: İrtica denilen illet, bu ülke var olduğu müddetçe devam edecek bir realite. Yeri gelir siyasi, yeri gelir sosyal bir olgu olarak çıkacaktır karşımıza. Tıpkı “depremle yaşamayı öğrenmek” gibi, irticanın kökünün kazınamayacağını öğrenmek zorundayız, Ülkeyi kuran ve sadece 15 sene içerisinde Batı’nın 200 yılda geçirdiği değişimi ülkeye adapte eden Atatürk bile onca devrime ve zorlamaya karşı bu düşünceyi insanların kafasından silememişken, ne o kadar, karizmatik, ne de kudretli olmayan halefleri mi başaracaktı bunu?
Mesele, yok edemediğini denetlemektir, kontrol altında tutabilmektir. Bilgisayardaki virüsü temizleyemezsen karantinaya alırsın.
Akıllı bıdık T.C. ise, bu noktada akıllanmıyor. Şeriatçı denilen kesimi (-ki, aslında şeriat tarafgiri insan pek az bu ülkede. Dini, yaşama olabildiğince uyarlamak ister bu tipler, ama söz gelimi zina denilen şey onlar için asla günah değildir, kumar haram deyip iddaa oynar, faiz yasaktır ama İslami bankacılığa destek verirler, falan filan) öcü gibi görüp, realiteyi ortadan kaldıramadığını da metazori kabullenince, ona muhalif ve baskın çıkabileceğini öngördüğü bir başka sosyal olguyu öne sürüyor. Milliyetçi – Muhafazakâr dünya görüşüdür bu…
Bugün seçim var. Mevcut hükümetin iktidara geldiği günden başlayıp, bugüne dek hayatın tüm aşamalarında yeni bir toplumsal dönüştürme projesi Türkiye’ye uyarlandı, neticeyi görmek için bu akşam saat 21.00’da açıklanacak seçim sonuçlarına bakacağız. (Burada polente aradı ve kafamın içine etti, öpücükler kendisine.) Neredeyse tüm TV dizilerinde, düşünce hürriyetine karşı duvar gibi çarpan birey karşıtı hukuki çıkışlarla, basının gizliden verdiği destekle, devlet kurumlarının alenen veya örtülü olarak hadiseler karşısında aldığı tutumla ve söylemlerle şekillenmiş milliyetçi-muhafazakârlıktır bu yaklaşım. Bir illüzyon nevinden tehdit olarak algıladıkları, kendilerince şeriat özlemcisi ve gizli gündemli nane-molla AKP hükümetine karşı, topyekun uygulanan milliyetçilik-muhafazakarlık projesi, kısaca “Türkün Türkten başka dostu yoktur”, “Bir Türk dünyaya bedeldir”, “ya sev ya terk et” sloganlarına sıkı sıkıya sarılmış, yeniliğe, değişime, gelişime, özgürlüğe, hoşgörüye hard-core katı ve yabancı, aşırı devletçi, “Önce Vatan”, “Her şey Vatan için”, “Devletin Bekâsı esastır” söylemleriyle entelektüel dünyasına kilit vurmuş insanlar yaratmak peşinde. İnsana bakarken “ya benim tarafımdasın ya da karşımdasın” yaklaşımını hayat mefkûresi haline getiren bu neo-yapılanma müridleri, tüm güç odaklarının ürünü, yaratılan yepyeni Frankenstein sürüsü şu an. Polentenin x yazısında bahsettiği insanlardan bahsediyorum, veya uçakla tarlanın üzerinden geçerken aşağıda baktığı tarlada devasa bir PKK amblemi gördüğünü düşünüp savcılığa başvuran vatandaşı, ve o başvuruyu ciddiye alan savcıyı tabii, Anadolu’nun değişik yerlerindeki küçük kasabalarda Kürt nüfusa saldıran ve kan döken, onları kovmaya kalkan kişileredir sözüm, veya Yozgat’ta genelev yakanlaradır, düşman belledikleri Hrant Dink’i katledenlerdir onlar, ve destek verenlerdir, caniye “aferin” diyen ve hatıra fotoğrafı çektiren, bir romandaki hayal ürünü kahramanın söylediği iki cümle yüzünden kıyametleri koparıp yazara saldıran, “bu vatanı satmayacağız, sattırmayacağız, gerekirse uğrunda öleceğiz” şeklinde don kişotça naralar atanlardır.
Gelinen duruma dışarıdan bakmaya çalıştığımda, mevcut hükümetin bu konuda en az kusurlu olduğunu düşünüyorum. Bu metamorfoz projesi onlara da kimi zaman direkt, kimi zaman dolaylı olarak zarar veriyor, çünkü değişimi savunan kesim onlar- hayata kalmaları gerektiği için, bunu “istedikleri” için değil. Değişim vaki olmazsa kendileri de nefes alamayacaklar çünkü, zaten bonus bir iktidardı onlarınki, ve bir şeyleri değiştiremezlerse küçülüp yok olacaklar… İşte “muhafazakârlık” bu noktada rakipleri, adı üstünde muhafaza etmeye, değiştirmemeye, hal-i hazırı korumaya, status quo’yu savunmayı görev addetmişler onlar…
Sözün Özü:
1- Bu ülke için milliyetçi – muhafazakârlık, nane-molla İslamcılıktan çok daha büyük bir tehdittir.
2- Hayatı yaşanmaz kılan serseriliği ve başkalarının dünyasına müdahale etmeyi kendine vazife gören toleranstan nasibini almamış muhafazakârlıktır, nane-molla dindar ise cebini doldurup caka satmak ve kendisine daha önce efendilik etmiş elite “nasıl geçirdik!” demek ister.
3- PKK kötü bir şeydir ama Hizbullah da daha az kötü bir şey değildir.
4- Seçim arifesinde modern Türkiye’nin kurucusu Atatürk’ün Partisi, ırkçı ve muhafazakâr bir partiyle aynı söylemdeyse ve komünist olarak kendini tasvir eden bir başka parti de onlara katılıyorsa, mesele çizgili takım elbise ve yumurta topuklu ayakkabı giyilmesi, hilal şeklinde bıyık bırakılmasından çok daha kronik bir hal almıştır.
5- Ben gitmek istiyorum buradan.
21 Temmuz 2007 Cumartesi
Heyhat... Yaşama arzusu ve bu hayata bağlanış gibi, seçim ve gelecek üzerine de hiç bir ilgim kalmamış, uçup gitmiş buhar olup...
Ne olacaksa olsun...
15 Temmuz 2007 Pazar
Of Mice and Men
Bazı kişiler kendilerini ve insana bakışlarını (son derece yanlış bir şekilde) hümanist olarak sıfatlandırırlar, yanlış, çünkü hümanizm insanseverlik anlamına gelmez, bütünüyle farklı bir anlamı vardır hümanizmin. Rönesans’ın öncülü olan bu düşünce, başlangıçtan bu yana “ilahi” olan düşünce yapısı yerine artık evreni “insan” odaklı olarak ele alma, merkeze kutsalı değil, insanı koymaktır aslında; Rönesans, rasyonalizm, sekularizm –ve nihayet profan bilimselcilik, tümüyle insancı kavramlardır, ve hümanizmin halefleri olarak tarihte yerini almıştır bu olgular, kısaca hümanizm; insanseverlik veya insancıllık şeklinde tercüme edilemez, en doğru çevirisi ancak “insancılık” olabilir. (Nasıl da tırmalıyor kulağı…)
Hümanizmin her iki kullanım tarzından da nefret ediyorum. Ne insancıyım, ne de insancıl/insansever. Bu blog’u takip edenler Geleneksel Ekol’e, inisiyasyona, transandantalizme, perennial philosophy’e çeşitli atıflarda bulunduğumu görmüşlerdir bu zamana kadar. Tekrar bunları izah etmeye gerek yok. Ben asıl insanseverlik açısından düşüncelerimi yazacağım buraya, bazı meclislerde dile getirdiğim ve “oha!” şeklinde karşılanan düşüncelerim bunlar. Benim blog’um değil mi, istediğim her şeyi yazarım.
Nietzsche’nin “bu dâhil bütün genellemeler yanlıştır” sözünü görmezden gelip insanları sınıflandırıyorum ben. Tamamıyla sübjektif olması umurumda değil, etrafıma baktığımda, çevremdeki herkesi konumlandırdığım, yerleştirdiğim bir şablon bu, nitelikleri neye/hangi kalıba uyuyorsa… İnsanları kategorize etmek çok ayıp, ama annem öğretmedi bunu bana, kendi terbiyesizliğim… Bir hatunla Kafka hakkında konuşurken aslında evire çevire onunla sevişmeyi hayal ediyor olup insanın bu sahneyi kafasından atamaması gibi, irade dışı bir tutum benimkisi, çevremdeki kişileri ele alışım ve o kimselere yaklaşımım, onların benim nazarımda “ne” oldukları ile belirleniyor. Bu sınıflandırmanın “sevgi” ile bir ilgisi yok, her gruptan insanı sevebilir insan, veya nefret edebilir… Zaten o takdirde “sevdiklerim/sevmediklerim” olarak ayırırdım insanları, ama hayır, benim bahsettiğim farklı.
Uzatmayayım, insanlar aslında dörde ayrılır: Bitkiler, Hayvanlar, Yarı İnsanlar ve İnsanlar.
Bu dört grubun hepsi insan suretindedir, hepsinde insanlara özgü düşünme, konuşma, iki ayak üzerinde durma, ağlama, gülme, üzülme, sevinme, rekabet etme, öğrenme, ezberleme, taklit etme, eğitilme gibi fiiller tümüyle vardır ilk bakışta. Farklılığı yaratan “öz” ve “özün dünyaya bakışıdır.”
Bitkilerden başlayalım… Kaba hatlarıyla “var olsalar da olur, olmasalar da” denilebilecek gruptur bunlar. Hayat sürerler, doğar, yaşar ve ölürler, ama varlık sebepleri nedir, neden yaşıyorlar, ne için varlar, onlar için bu soruların cevabı yoktur aslında, sadece yaşamlarını sürdürmeleri gerekir. Algılayabilirler ama anlayamazlar, anlamaları gerektiğini bile düşünemezler, hata kendilerini bu yönde zorlamaktan bile mahrumdurlar.. Harekete geçemezler, sınırlarını aşabilmek onlar için imkânsızdır, bunu düşünmekten bile acizdirler. Kimisi çocukları için yaşar, bir başkası işini geliştirmek ve kariyerini sağlamlaştırmak, bir diğeri mevcut durumunu korumak ve sürdürmek için… Genel hatları ile zararsızdırlar, ama insana/insanlığa faydaları da yoktur, varlıkları anlam taşımaz, akşam ne yemek yiyeceğini veya bankadaki parasını nasıl en yüksek faiz alabileceği vadede değerlendirebileceğini düşünmek onlar için yegâne yorucu zihinsel eylemdir. Yokluklarında hatıra gelmeyen, hemencecik unutulup giden insancıklardır bu “bitkiler”…
Sırada Hayvanlar var: Bunları da “var olsalar olur, ama olmasalar daha iyi olur” diye başlayayım anlatmaya. Hayvanlar bir seçim yapmışlardır, ve bu seçimleri “iyi ve doğruyu” değil, “kötü ve çirkini” seçmekle kullanmışlardır. Bu noktada Hayvanların tercih edebilme, yani isnâd kabiliyetini haiz oldukları sonucuna varabiliyoruz. Kötülük yapmasalar da, zararlı olmasalar da, özde Hayvandır bu insanlar: Güneşe arkalarını dönmüşlerdir, gölgede kalan yüzleriyle doğruyu, güzeli, ideali görmezden gelip, yok sayıp kendilerindeki gücü, zihinsel yetenekleri çok düşük bir seviyede kullanarak yaşamlarını sürdürürler. Gördükleri gözlerinde, duydukları kulaklarında takılıp kalmış, daha içeriye, ruhlarına erişememiştir. Almış oldukları eğitim onlara nüfuz edememiştir, doğruya yöneltemeyen bilgi ise onları ya kötü, ya vurdumduymaz/umursamaz bir insan haline getirmiştir sadece. Işık parlamaktadır ama onlar gözlerini yummuşlardır. Kapattıkları kapıların içerisinde yaşamları sürer gider, sanata, edebiyata, yaratıcı zekânın ürünlerine ve ilham eserlerine ilgi duyarlar, bundan tat da alabilirler, ama asla ruhlarına nüfuz edemez güzellikler, keçiboynuzu yemekle geçirdikleri ömrü tüketirler, heba etmek nevinden… Hayattayken yok olmaya müstahak değildirler belki, ama yokluklarında hatırlanmayı ve özlenmeyi hak etmezler.
Yarı İnsanlar, hüzünlü bir gruptur… Mutsuzdurlar onlar. Piramidin kendi altlarında kalan bölümlerinde hayat süren Bitkileri ve Hayvanları görürler, bunun yanında yukarıya, İnsanlara bakarlar, ve kendilerini Arafta sıkışıp kalmış hissederler. Aslında Yarı İnsanların hayatları tam anlamıyla kaymıştır, aşağıya baktıklarında orada olmadıkları için sevinen, başlarını yukarı çevirdiklerinde karamsarlığa kapılan kişilerdir bunlar. Güçleri yetmez ki yukarıya çıksınlar, kendilerine yediremezler ve yapamazlar ki, aşağıya insinler… Her daim mutsuz ve ümitsizdirler. Yetenekleri vardır, evreni ve mevcudiyeti kavrayıp dile getirebilirler, zihinsel yetenekleri gelişmiştir, kendilerine güvenleri tamdır. Tanımakta ve tanımlamaktadırlar varlığı. Ama bir nokta vardır ki, geçememektedirler, durdukları yerde koşar ama bir adım öteye gidemezler bunlar, hayatları ardına geçmek için kapısını bulamadıkları bir duvarı itmekle geçer, ve yıkamazlar o duvarı iterek. Sıkışıp kalırlar. Sıkıştıkları aslında kendileridir, içlerindeki zayıflık ve çaresizlik hissi onları çıkış aramaya sevk eder, kimi zaman aşağılara iner, yukarıya çıkışı orada arayabilecek kadar çırpıntılı bir ümitsizliğe kapılırlar, sonra geriye dönüp gene zorlarlar olmayan kapıları… Yokluklarında hüzünlü bir özlem hissi duyulur böylelerine.
İnsanlar; hepimizin hayatında sadece birkaç defa görüp tanıdığımız kimselerdir. Onlar da Bitkiler, Hayvanlar ve Yarı İnsanlar gibi “insandır” sonuçta, çocuklarını hangi okula gönderecekleri gibi, tatile ne zaman çıkacakları ve evin kirasını nasıl ödeyeceklerini düşünürler. Fakat onlarda görünmeyen bir şey vardır. Ancak hissedilebilen. Bu noktada sükût etmem gerekiyor, çünkü ne yazacağımı ben de bilmiyorum. İnsan olabilmek bambaşka bir şey, anlatabilmek gerçekten mümkün değil… Tanımak lazım.
Son olarak, piramid içerisindeki iniş-çıkışları ele alalım: alttan yukarıya geçmek neredeyse mümkün değildir; üstten aşağıya dikey “düşüş” ise (insanlar haricinde) mümkündür, çünkü ilk üç sınıf “kendini/sahip olduklarını inkâr edebilme” yetisine sahiptir, “insanlar müstesna. (Bu “düşüş”ten en çok ıstırap duyacak grup da, tahmin edileceği gibi Yarı İnsanlar’dır.)
“Yaratılanı sev, Yaradan’dan ötürü” sözüne kulağımı tıkayıp İnsan’a hayran olmayı, Yarı-İnsan’ı sevmeyi ama onun için üzülmeyi, Hayvan’dan uzak durmayı ve Bitki’yi yok saymayı tercih ediyorum.