“Türkiye Adam Olmaz” serisine devam ediyoruz.
1990’lı yıllarda güneydoğu’da artan PKK tehdidine karşı parlak zekalı “T.C.”, yeni bir oluşuma destek vermişti: “Hizbullah.” Güneydoğu insanının iki yumuşak karnından biridir bu; Kürtçülük ve Din. T.C.’nin amacı, ehlileştiremediği PKK temayülüne karşı “Din” kozunu kullanmaktı, Batı’da “İrtica geliyor” diye çığırtkanlık yapanlar bu defa cin ali fikirleriyle “dini siyasete alet etmekteydiler.”
Ancak hayat, “Das Experiment” tecrübesini 1979 senesinde Stanford Üniversitesinde zaten yeterince tecrübe etmişti…
Lübnan Hizbullah’ından tamamen farklı bir yapılanması ve tarzı vardı Hizbullah’ın, din merkezli bir dünya görüşünü benimseyen ve bunu dayatan, başkalarına kabul ettirmek için tüm Maccihavelli mirasını kullanan kanlı canlı bir organizasyondu bunlar, içine giren çıkamazdı, rakipleri kadar kendilerinden ayrılmak isteyen yandaşlarının da nasibini aldığı akıl almaz bir şiddet taraftarıydılar. Yaptıklarını (basından okuyup veya TV’de izleyip) “derhal bunu unutmam gerek” diyenlere biraz hatırlatayım da, insanın nasıl insanlıktan çıkabildiğini ve ne hale geldiğini görelim: İşkencenin en korkuncu, insanları evlerin duvarlarına, mutfak tezgâhlarına kapatmak, evler içinde oluşturulan ve ancak bir tabut büyüklüğündeki küçük bölmelere hapsettikleri insanları aylarca (bildiğim en uzun süre on aydı) karanlıkta, kıpırdamadan, sırtüstü vaziyette tutmak, bu arada ölen kişileri evin bahçesine veya ev döşemeleri altına gömmek, (bulunan mezar evleri hatırlayın, mesela Üsküdar’da 17 ceset çıkartılanı- bilinmeyen kaç tane daha vardır kim bilir) kendilerinden ayrılmak isteyen yandaşlarını enselerine sıktıkları tek bir kurşunla öldürmeleri, (bunu da “israf haramdır” diye açıklamaları pek ironikti) devlet güçlerine yapılan silahlı saldırılar, e.g. Gaffar Okkan ve benzeri, terör olayları. El Kaide gibi, Türk Hizbullah’ı da Slayer’in “Jihad” şarkısını çok severdi eminim.
Başa dönüyoruz: PKK’ya karşı palazlanmasına destek verilen Hizbullah, en az PKK kadar büyük bir bela olmuştu – bittiğini sanmayın, sadece sleep modundalar.
Şimdi yeni bir paragraf: İrtica denilen illet, bu ülke var olduğu müddetçe devam edecek bir realite. Yeri gelir siyasi, yeri gelir sosyal bir olgu olarak çıkacaktır karşımıza. Tıpkı “depremle yaşamayı öğrenmek” gibi, irticanın kökünün kazınamayacağını öğrenmek zorundayız, Ülkeyi kuran ve sadece 15 sene içerisinde Batı’nın 200 yılda geçirdiği değişimi ülkeye adapte eden Atatürk bile onca devrime ve zorlamaya karşı bu düşünceyi insanların kafasından silememişken, ne o kadar, karizmatik, ne de kudretli olmayan halefleri mi başaracaktı bunu?
Mesele, yok edemediğini denetlemektir, kontrol altında tutabilmektir. Bilgisayardaki virüsü temizleyemezsen karantinaya alırsın.
Akıllı bıdık T.C. ise, bu noktada akıllanmıyor. Şeriatçı denilen kesimi (-ki, aslında şeriat tarafgiri insan pek az bu ülkede. Dini, yaşama olabildiğince uyarlamak ister bu tipler, ama söz gelimi zina denilen şey onlar için asla günah değildir, kumar haram deyip iddaa oynar, faiz yasaktır ama İslami bankacılığa destek verirler, falan filan) öcü gibi görüp, realiteyi ortadan kaldıramadığını da metazori kabullenince, ona muhalif ve baskın çıkabileceğini öngördüğü bir başka sosyal olguyu öne sürüyor. Milliyetçi – Muhafazakâr dünya görüşüdür bu…
Bugün seçim var. Mevcut hükümetin iktidara geldiği günden başlayıp, bugüne dek hayatın tüm aşamalarında yeni bir toplumsal dönüştürme projesi Türkiye’ye uyarlandı, neticeyi görmek için bu akşam saat 21.00’da açıklanacak seçim sonuçlarına bakacağız. (Burada polente aradı ve kafamın içine etti, öpücükler kendisine.) Neredeyse tüm TV dizilerinde, düşünce hürriyetine karşı duvar gibi çarpan birey karşıtı hukuki çıkışlarla, basının gizliden verdiği destekle, devlet kurumlarının alenen veya örtülü olarak hadiseler karşısında aldığı tutumla ve söylemlerle şekillenmiş milliyetçi-muhafazakârlıktır bu yaklaşım. Bir illüzyon nevinden tehdit olarak algıladıkları, kendilerince şeriat özlemcisi ve gizli gündemli nane-molla AKP hükümetine karşı, topyekun uygulanan milliyetçilik-muhafazakarlık projesi, kısaca “Türkün Türkten başka dostu yoktur”, “Bir Türk dünyaya bedeldir”, “ya sev ya terk et” sloganlarına sıkı sıkıya sarılmış, yeniliğe, değişime, gelişime, özgürlüğe, hoşgörüye hard-core katı ve yabancı, aşırı devletçi, “Önce Vatan”, “Her şey Vatan için”, “Devletin Bekâsı esastır” söylemleriyle entelektüel dünyasına kilit vurmuş insanlar yaratmak peşinde. İnsana bakarken “ya benim tarafımdasın ya da karşımdasın” yaklaşımını hayat mefkûresi haline getiren bu neo-yapılanma müridleri, tüm güç odaklarının ürünü, yaratılan yepyeni Frankenstein sürüsü şu an. Polentenin x yazısında bahsettiği insanlardan bahsediyorum, veya uçakla tarlanın üzerinden geçerken aşağıda baktığı tarlada devasa bir PKK amblemi gördüğünü düşünüp savcılığa başvuran vatandaşı, ve o başvuruyu ciddiye alan savcıyı tabii, Anadolu’nun değişik yerlerindeki küçük kasabalarda Kürt nüfusa saldıran ve kan döken, onları kovmaya kalkan kişileredir sözüm, veya Yozgat’ta genelev yakanlaradır, düşman belledikleri Hrant Dink’i katledenlerdir onlar, ve destek verenlerdir, caniye “aferin” diyen ve hatıra fotoğrafı çektiren, bir romandaki hayal ürünü kahramanın söylediği iki cümle yüzünden kıyametleri koparıp yazara saldıran, “bu vatanı satmayacağız, sattırmayacağız, gerekirse uğrunda öleceğiz” şeklinde don kişotça naralar atanlardır.
Gelinen duruma dışarıdan bakmaya çalıştığımda, mevcut hükümetin bu konuda en az kusurlu olduğunu düşünüyorum. Bu metamorfoz projesi onlara da kimi zaman direkt, kimi zaman dolaylı olarak zarar veriyor, çünkü değişimi savunan kesim onlar- hayata kalmaları gerektiği için, bunu “istedikleri” için değil. Değişim vaki olmazsa kendileri de nefes alamayacaklar çünkü, zaten bonus bir iktidardı onlarınki, ve bir şeyleri değiştiremezlerse küçülüp yok olacaklar… İşte “muhafazakârlık” bu noktada rakipleri, adı üstünde muhafaza etmeye, değiştirmemeye, hal-i hazırı korumaya, status quo’yu savunmayı görev addetmişler onlar…
Sözün Özü:
1- Bu ülke için milliyetçi – muhafazakârlık, nane-molla İslamcılıktan çok daha büyük bir tehdittir.
2- Hayatı yaşanmaz kılan serseriliği ve başkalarının dünyasına müdahale etmeyi kendine vazife gören toleranstan nasibini almamış muhafazakârlıktır, nane-molla dindar ise cebini doldurup caka satmak ve kendisine daha önce efendilik etmiş elite “nasıl geçirdik!” demek ister.
3- PKK kötü bir şeydir ama Hizbullah da daha az kötü bir şey değildir.
4- Seçim arifesinde modern Türkiye’nin kurucusu Atatürk’ün Partisi, ırkçı ve muhafazakâr bir partiyle aynı söylemdeyse ve komünist olarak kendini tasvir eden bir başka parti de onlara katılıyorsa, mesele çizgili takım elbise ve yumurta topuklu ayakkabı giyilmesi, hilal şeklinde bıyık bırakılmasından çok daha kronik bir hal almıştır.
5- Ben gitmek istiyorum buradan.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!