15 Temmuz 2007 Pazar

Of Mice and Men

Bazı kişiler kendilerini ve insana bakışlarını (son derece yanlış bir şekilde) hümanist olarak sıfatlandırırlar, yanlış, çünkü hümanizm insanseverlik anlamına gelmez, bütünüyle farklı bir anlamı vardır hümanizmin. Rönesans’ın öncülü olan bu düşünce, başlangıçtan bu yana “ilahi” olan düşünce yapısı yerine artık evreni “insan” odaklı olarak ele alma, merkeze kutsalı değil, insanı koymaktır aslında; Rönesans, rasyonalizm, sekularizm –ve nihayet profan bilimselcilik, tümüyle insancı kavramlardır, ve hümanizmin halefleri olarak tarihte yerini almıştır bu olgular, kısaca hümanizm; insanseverlik veya insancıllık şeklinde tercüme edilemez, en doğru çevirisi ancak “insancılık” olabilir. (Nasıl da tırmalıyor kulağı…)

Hümanizmin her iki kullanım tarzından da nefret ediyorum. Ne insancıyım, ne de insancıl/insansever. Bu blog’u takip edenler Geleneksel Ekol’e, inisiyasyona, transandantalizme, perennial philosophy’e çeşitli atıflarda bulunduğumu görmüşlerdir bu zamana kadar. Tekrar bunları izah etmeye gerek yok. Ben asıl insanseverlik açısından düşüncelerimi yazacağım buraya, bazı meclislerde dile getirdiğim ve “oha!” şeklinde karşılanan düşüncelerim bunlar. Benim blog’um değil mi, istediğim her şeyi yazarım.

Nietzsche’nin “bu dâhil bütün genellemeler yanlıştır” sözünü görmezden gelip insanları sınıflandırıyorum ben. Tamamıyla sübjektif olması umurumda değil, etrafıma baktığımda, çevremdeki herkesi konumlandırdığım, yerleştirdiğim bir şablon bu, nitelikleri neye/hangi kalıba uyuyorsa… İnsanları kategorize etmek çok ayıp, ama annem öğretmedi bunu bana, kendi terbiyesizliğim… Bir hatunla Kafka hakkında konuşurken aslında evire çevire onunla sevişmeyi hayal ediyor olup insanın bu sahneyi kafasından atamaması gibi, irade dışı bir tutum benimkisi, çevremdeki kişileri ele alışım ve o kimselere yaklaşımım, onların benim nazarımda “ne” oldukları ile belirleniyor. Bu sınıflandırmanın “sevgi” ile bir ilgisi yok, her gruptan insanı sevebilir insan, veya nefret edebilir… Zaten o takdirde “sevdiklerim/sevmediklerim” olarak ayırırdım insanları, ama hayır, benim bahsettiğim farklı.

Uzatmayayım, insanlar aslında dörde ayrılır: Bitkiler, Hayvanlar, Yarı İnsanlar ve İnsanlar.

Bu dört grubun hepsi insan suretindedir, hepsinde insanlara özgü düşünme, konuşma, iki ayak üzerinde durma, ağlama, gülme, üzülme, sevinme, rekabet etme, öğrenme, ezberleme, taklit etme, eğitilme gibi fiiller tümüyle vardır ilk bakışta. Farklılığı yaratan “öz” ve “özün dünyaya bakışıdır.”

Bitkilerden başlayalım… Kaba hatlarıyla “var olsalar da olur, olmasalar da” denilebilecek gruptur bunlar. Hayat sürerler, doğar, yaşar ve ölürler, ama varlık sebepleri nedir, neden yaşıyorlar, ne için varlar, onlar için bu soruların cevabı yoktur aslında, sadece yaşamlarını sürdürmeleri gerekir. Algılayabilirler ama anlayamazlar, anlamaları gerektiğini bile düşünemezler, hata kendilerini bu yönde zorlamaktan bile mahrumdurlar.. Harekete geçemezler, sınırlarını aşabilmek onlar için imkânsızdır, bunu düşünmekten bile acizdirler. Kimisi çocukları için yaşar, bir başkası işini geliştirmek ve kariyerini sağlamlaştırmak, bir diğeri mevcut durumunu korumak ve sürdürmek için… Genel hatları ile zararsızdırlar, ama insana/insanlığa faydaları da yoktur, varlıkları anlam taşımaz, akşam ne yemek yiyeceğini veya bankadaki parasını nasıl en yüksek faiz alabileceği vadede değerlendirebileceğini düşünmek onlar için yegâne yorucu zihinsel eylemdir. Yokluklarında hatıra gelmeyen, hemencecik unutulup giden insancıklardır bu “bitkiler”…

Sırada Hayvanlar var: Bunları da “var olsalar olur, ama olmasalar daha iyi olur” diye başlayayım anlatmaya. Hayvanlar bir seçim yapmışlardır, ve bu seçimleri “iyi ve doğruyu” değil, “kötü ve çirkini” seçmekle kullanmışlardır. Bu noktada Hayvanların tercih edebilme, yani isnâd kabiliyetini haiz oldukları sonucuna varabiliyoruz. Kötülük yapmasalar da, zararlı olmasalar da, özde Hayvandır bu insanlar: Güneşe arkalarını dönmüşlerdir, gölgede kalan yüzleriyle doğruyu, güzeli, ideali görmezden gelip, yok sayıp kendilerindeki gücü, zihinsel yetenekleri çok düşük bir seviyede kullanarak yaşamlarını sürdürürler. Gördükleri gözlerinde, duydukları kulaklarında takılıp kalmış, daha içeriye, ruhlarına erişememiştir. Almış oldukları eğitim onlara nüfuz edememiştir, doğruya yöneltemeyen bilgi ise onları ya kötü, ya vurdumduymaz/umursamaz bir insan haline getirmiştir sadece. Işık parlamaktadır ama onlar gözlerini yummuşlardır. Kapattıkları kapıların içerisinde yaşamları sürer gider, sanata, edebiyata, yaratıcı zekânın ürünlerine ve ilham eserlerine ilgi duyarlar, bundan tat da alabilirler, ama asla ruhlarına nüfuz edemez güzellikler, keçiboynuzu yemekle geçirdikleri ömrü tüketirler, heba etmek nevinden… Hayattayken yok olmaya müstahak değildirler belki, ama yokluklarında hatırlanmayı ve özlenmeyi hak etmezler.

Yarı İnsanlar, hüzünlü bir gruptur… Mutsuzdurlar onlar. Piramidin kendi altlarında kalan bölümlerinde hayat süren Bitkileri ve Hayvanları görürler, bunun yanında yukarıya, İnsanlara bakarlar, ve kendilerini Arafta sıkışıp kalmış hissederler. Aslında Yarı İnsanların hayatları tam anlamıyla kaymıştır, aşağıya baktıklarında orada olmadıkları için sevinen, başlarını yukarı çevirdiklerinde karamsarlığa kapılan kişilerdir bunlar. Güçleri yetmez ki yukarıya çıksınlar, kendilerine yediremezler ve yapamazlar ki, aşağıya insinler… Her daim mutsuz ve ümitsizdirler. Yetenekleri vardır, evreni ve mevcudiyeti kavrayıp dile getirebilirler, zihinsel yetenekleri gelişmiştir, kendilerine güvenleri tamdır. Tanımakta ve tanımlamaktadırlar varlığı. Ama bir nokta vardır ki, geçememektedirler, durdukları yerde koşar ama bir adım öteye gidemezler bunlar, hayatları ardına geçmek için kapısını bulamadıkları bir duvarı itmekle geçer, ve yıkamazlar o duvarı iterek. Sıkışıp kalırlar. Sıkıştıkları aslında kendileridir, içlerindeki zayıflık ve çaresizlik hissi onları çıkış aramaya sevk eder, kimi zaman aşağılara iner, yukarıya çıkışı orada arayabilecek kadar çırpıntılı bir ümitsizliğe kapılırlar, sonra geriye dönüp gene zorlarlar olmayan kapıları… Yokluklarında hüzünlü bir özlem hissi duyulur böylelerine.

İnsanlar; hepimizin hayatında sadece birkaç defa görüp tanıdığımız kimselerdir. Onlar da Bitkiler, Hayvanlar ve Yarı İnsanlar gibi “insandır” sonuçta, çocuklarını hangi okula gönderecekleri gibi, tatile ne zaman çıkacakları ve evin kirasını nasıl ödeyeceklerini düşünürler. Fakat onlarda görünmeyen bir şey vardır. Ancak hissedilebilen. Bu noktada sükût etmem gerekiyor, çünkü ne yazacağımı ben de bilmiyorum. İnsan olabilmek bambaşka bir şey, anlatabilmek gerçekten mümkün değil… Tanımak lazım.

Son olarak, piramid içerisindeki iniş-çıkışları ele alalım: alttan yukarıya geçmek neredeyse mümkün değildir; üstten aşağıya dikey “düşüş” ise (insanlar haricinde) mümkündür, çünkü ilk üç sınıf “kendini/sahip olduklarını inkâr edebilme” yetisine sahiptir, “insanlar müstesna. (Bu “düşüş”ten en çok ıstırap duyacak grup da, tahmin edileceği gibi Yarı İnsanlar’dır.)

“Yaratılanı sev, Yaradan’dan ötürü” sözüne kulağımı tıkayıp İnsan’a hayran olmayı, Yarı-İnsan’ı sevmeyi ama onun için üzülmeyi, Hayvan’dan uzak durmayı ve Bitki’yi yok saymayı tercih ediyorum.

6 yorum:

  1. Kendini hangi bölüme koyuyorsun canikom?

    YanıtlaSil
  2. Son zamanlarda Hayvan... Öncesinde Yarı İnsan'dım...

    YanıtlaSil
  3. ohaaa

    aslında "insanlar" kısmı gerçekten var mı yoksa sen var olduğunu hayal mı ediyorsun diye sormak lazım. bence(subjektifliğin doruk noktası)sen içinde bulunduğun durumun memnuniyetsizliğini, aşılamaz ve dikey geçişe imkan vermediği için ulaşamayacağını varsaydığın bir derece yaratarak azaltmaya çalışıyorsun.

    uzun cümle oldu.

    meali : insanlar yok, bu bir bunalım efsanesi.

    YanıtlaSil
  4. Belki de illüzyondu gördüklerim...

    Ama insana benziyorlardı...

    YanıtlaSil
  5. bitki çok, hayvan çoğalmaya müsait...yarı insan had safhada fazla....insan ise keşfedilemedi...

    ben hiç bitki ve hayvan olmadım öyle de hissetmedim...yarı insandım bi ara ama büyüdükçe duvarın kapısını bulmak üzereyim...

    en azında duvarda bir kapı olduğunu bilmek bile insan olmak için ilk adım sayılabilir...

    mi acıbaaaa ????

    bu yazı hoşuma gitti gibi...

    YanıtlaSil
  6. Ben seni bütün kalbimle alkışlıyorum. Ve sözlerinin tek kelimesini atlamadan hepsine katılıyorum Sevgili Virgilius. Ama özellikle şu bölüm: "“Yaratılanı sev, Yaradan’dan ötürü” sözüne kulağımı tıkayıp İnsan’a hayran olmayı, Yarı-İnsan’ı sevmeyi ama onun için üzülmeyi, Hayvan’dan uzak durmayı ve Bitki’yi yok saymayı tercih ediyorum."
    NOT: Gözümden kaçmış bu yazıyı okumamı sağladığın için teşekkürler...

    YanıtlaSil

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!