22 Şubat 2019 Cuma

Sofistler Üzerine...



Sofistler kazandı… Socrates’i 500’ler Meclisinde idama mahkûm ettirmişlerdi; konuşma işkencecisi bu adam kendi hayal dünyasında kurguladığı iyilik, erdem, adalet, doğruluk vs. hakkındaki kavramları laf ebeliği haline soktuğu uçuk kaçık diyaloglarla muhatabına kabul ettirmeye çalışıyordu pek de mahirdi doğrusu.
Götüne soktular Socrates’in, bir kâse baldıran zehri halinde içirdiler tüm öğretisini.
Kazandılar.



Gene de insana düşen odur ki, binlerce yıl sonra yaşamış Nazım gibi haykırsın:


"
İÇİNİZDEN BİRİ CAN VEREBİLSE BİLE ÖLMÜŞ ÖKÜZÜMÜZE,

BURJUVAYSA EĞER
GÖZÜKMESİN GÖZÜMÜZE!
                                                 " 


12 Şubat 2019 Salı

Darmadağın Bir Kafanın Gölgesi Üzerine...



Sürekli kükreyen bir fırtına içinde kendimi korunaklı bir yer ararken buluyorum. O güvenli, emin yeri bulmayı, kendimi orada kaybetmeyi isterdim hâlbuki. Geçmiş yaşamım tam olarak böyleydi. Erol Güngör’ün imparatorluktan cumhuriyete geçiş dönemi hakkında yazdığı ‘Türkiye kendini buldu, dünyayı kaybetti’ sözünün bir benzeri şeklinde, Virgilius kendisini buldu, ama dünya lezzetlerini kaybetti. Yanlış anlaşılmasın, hiçbir eksiğim yok. Daha ziyade lezzet alma hassamı yitirmiş gibiyim.

Geçmiş yaşamımı isterdim derken, o kocaman pakette aklıma gayet doğal olarak pre-Havva dönemi de var; nasıl isterdim yazdığıma şaştım şimdi. Tıpkı iç sesinin İvan İlyiç’le konuşmasına benzer şekilde, İvan İlyiç gibi laf etmişim yukarıda. Neydi o enfes diyalog, hatırlayalım:

***
Ayaklarını çekti İvan İlyiç, kolunun üzerine yan yattı. O anda acıdı kendine. Gerasim'in yan odaya geçmesini bekledi yalnızca, sonra kendini tutmayı bıraktı, çocuklar gibi ağlamaya başladı. Çaresizliğine, korkunç yalnızlığına, insanların acımasızlığına, Tanrı'nın acımasızlığına, Tanrı'nın ona hiç yardım etmemesine ağlıyordu.
"Niçin yapıyorsun Sen bütün bunları bana? Niçin buraya getirdin beni? Niçin bu kadar acı çektiriyorsun bana?"
Sorularına cevap beklemiyordu İvan İlyiç; yanıt olmadığı, olamayacağı için de ağlıyordu. Ağrı tekrar çoğalmıştı, ama o yerinden kıpırdamıyor, Gerasim'e seslenmiyordu. Şöyle diyordu kendi kendine: "Hadi devam et, hadi daha kötü vur! Peki niçin? Ne yaptım ben sana? Niçin vuruyorsun?"
Sonra sustu İvan İlyiç. Yalnızca ağlamayı kesmemişti, soluğunu bile tutmuş, dikkat kesilmişti: Sanki sesli konuşan bir sese değil de içinden yükselen ruhunun sesine, düşüncelerinin akışına kulak kesilmişti.
Sözcüklere net bir biçimde dökülmüş, açık seçik olarak duyduğu ilk şey "istediğin nedir?" oldu. "Ne istiyorsun? Nedir senin için gerekli olan?" diye yineliyordu içindeki ses, "Ne?" İvan İlyiç, "Acı çekmemek" diye karşılık verdi. "Yaşamak."
Sonra gene dikkat kesildi. Dikkati öylesine yoğundu ki, acısını bile dağıtamıyordu onu. Ruhunun sesi soruyordu:
"Yaşamak mı? Nasıl yaşamak?"
"Nasıl olacak, eskiden olduğu gibi: İyi, hoş...
"Eskiden nasıl yaşıyordun, iyi, hoş mu?" diye sordu ses.
***

Eskiden iyi, hoş bir hayatım yoktu. Bok gibi bir hayattı o, şimdi benzer bir yaşam süren birini görsem ya da duysam içtenlikle Allah kurtarsın diye dua ediyorum. O takdirde geçmişi düşünüp iç çekiyor olamam değil mi? Ne var ki o duyarsızlığı, o vurdumduymazlığı, o aymazlığı, o pervasızlığı, o umursamazlığı, o öküzlüğü, o duygusuzluğu özlediğimi itiraf edebilirim size. Başıma gelenler gözlerimi açtı, acıya ve ıstıraba hem daha açık, hem de başkalarının yaşadıklarına karşı nispeten duyarlı hale getirdi beni. Canım çok daha fazla yanıyor artık. Geçmişte de sürekli kendimi bir yaraya benzetir, egomu pohpohlayarak Dostoyevski kahramanları gibi süslü ve yapmacık  - hatta histerik öfke krizlerine, self-mağduriyet isyanlarına bırakırdım kendimi.

Fakat, sevgili dostlar – eğer birisi bir gün bu satırları okursa dostumdur benim, son perde bağırtıyla, ağlayarak, haykırışlarla ya da gırtlağı yırtarcasına böğürerek inmiyor. Ne gösteriş var o an, ne narsizm, ne hybris, ne de öfke. Tıpkı T.S. Eliot’un dediği gibi,

This is the way the world ends
                This is the way the world ends
This is the way the world ends
Not with a bang but a whimper.

11 Şubat 2019 Pazartesi

Utancın İtirafı üzerine...


Bu dünyaya ait değilim. Aslına bakılırsa bu dünyada yaşamıyorum bile diyebilirim. Nefes almak, yürümek, düşünmek gibi eylemler yaşamaktan sayılır mı? Kısaca hayatta olmak, yaşam sürmek midir? Bence aynı şey değil bunlar. Sümüklü kızlar araba sürebilirken, birkaç yurt dışı görevinde yer almak için geçmem gereken –o da mucize kabilinden başarılı kabul edildiğim- zorunlu sınavlar haricinde araç kullanamıyorum. Bırakın otomobili, bisiklet bile süremem ben. Hiçbir konuda becerim yok: Evde tesisat ya da bir başka arıza yaşandığında ya görmezden geliyorum, ya da kös kös tamirci çağırıp elin adamına ufak tefek şeyler için dünyanın parasını vermek zorunda kalıyorum. Ampul değiştirmek hariç elektrikten de zerre anlamam. Dedim ya, hünersiz, beceriksiz bir adamım. Bir aralar ortaçağda yaşadığımı düşünürdüm, ama kazın ayağı öyle değil, sorun daha çetrefilli aslına bakarsınız: Yemek yapmayı bilmem, makarna dahi yapmadım bu yaşa kadar. Hadi bunu kabul ettiniz diyelim, beni manava da gönderemezsiniz: Tüketmeyi sevdiğim elma, portakal, mandalina gibi meyvelerin dışında çoğu sebzenin pörsümüşünü, yamulmuşunu anlayamam; isimlerini dahi bilmem çoğunun, tanımam. Şaka yapmıyorum, gerçekten haberim yok dünyadan. Balık almaya da yollamayın beni, isimlerini bilemem, lüfere çinekop, palamuta tekir deseniz itiraz etmez, kabul ederim sessizce. Hele tazesini, yok gözü parlak olacak, yok solungaçları kırmızı olacak filan ayırt edemem. Köfte yapmak, harcını karmak filan zor iş, tamam, ama dolapta antrikot ya da pirzola dahi olsa nasıl pişireceğimi bilmiyorum.
Tüketiciliğin dibine vurmuş biridir Virgilius. Üretmemeyi geçtim, tüketimi bile ancak hazır lop olacak, ağzına kaşıkla verilecek, ‘ham yapacak’, ancak öyle yerine getirebilir. Peki beni ormana bıraksanız ne olur? Hiç. Ölürüm. Ağaçları tanımam, bir tek çam ağacının neye benzediği konusunda fikrim var, ancak incir filan meyvelerini görürsem bazısı hakkında yorum yapabilirim. Ne bir tavuğun altından yumurta aldım, ne bir ineği sağdım, ne balık tuttum ne de ördek avladım bu yaşıma dek. Migros, Şok, A-101, Bim, Carrefour vs.
Bu dünyada üretim adına hiçbir şey yapmamış bir adamım ben. Belki fikrimle, düşüncemle bir yere gelmişimdir ama, olamaz mı? Olamaz. Yaratıcı bir zihnim yok, kalemimle yahut dilimle insanları etkilemek, değiştirmek, dönüştürmek gibi maharetlerim olmadı. Sanatçı da değilim ki yazayım, besteleyeyim, filmle alayım, oyunlaştırayım… Plastik sanatlar, görsel, yazın, her biri benim nazarımda çok güzel, o kadar.
Benden bu dünyaya miras kalacak hiçbir şey yok. Yapamadım. Bırakamadım. Hayatımın en verimli çağlarını, en güzel yaşlarımı ziyadesiyle çar çur ettim. Geriye dönüp baktığımda eserim diyebileceğim tek bir şey gösteremem.

En ufak bir mübalağa yok yukarıda yazdıklarımda.
Havva benimle evlendi evlenmesine ama, zavallı kızcağız nasıl bir parazite âşık olup hayatına dâhil ettiğini başlangıçta anlamamıştı korkarım. Beni tanımıyordu diyemem, hayır, ama ölçüsüz sefaletimden haberdar değildi işte.


Buna, v a r  o l m a m ı n  d a y a n ı l m a z  u t a n c ı dersem kendime bir gıdım haksızlık ediyor sayılmam.
Bok gibi bir adamım. Bok.  Varım, varlığı fazlalık, rahatsız edici, ortadan kalkması istenen türden bir varlık.