Sürekli kükreyen bir fırtına içinde kendimi korunaklı bir
yer ararken buluyorum. O güvenli, emin yeri bulmayı, kendimi orada kaybetmeyi
isterdim hâlbuki. Geçmiş yaşamım tam olarak böyleydi. Erol Güngör’ün imparatorluktan
cumhuriyete geçiş dönemi hakkında yazdığı ‘Türkiye
kendini buldu, dünyayı kaybetti’ sözünün bir benzeri şeklinde, Virgilius
kendisini buldu, ama dünya lezzetlerini kaybetti. Yanlış anlaşılmasın, hiçbir eksiğim
yok. Daha ziyade lezzet alma hassamı yitirmiş gibiyim.
Geçmiş yaşamımı isterdim derken, o kocaman pakette aklıma
gayet doğal olarak pre-Havva dönemi de var; nasıl isterdim yazdığıma şaştım şimdi. Tıpkı iç sesinin İvan İlyiç’le
konuşmasına benzer şekilde, İvan İlyiç gibi laf etmişim yukarıda. Neydi o enfes
diyalog, hatırlayalım:
***
Ayaklarını çekti İvan İlyiç, kolunun üzerine yan yattı. O
anda acıdı kendine. Gerasim'in yan odaya geçmesini bekledi yalnızca, sonra
kendini tutmayı bıraktı, çocuklar gibi ağlamaya başladı. Çaresizliğine, korkunç
yalnızlığına, insanların acımasızlığına, Tanrı'nın acımasızlığına, Tanrı'nın
ona hiç yardım etmemesine ağlıyordu.
"Niçin yapıyorsun Sen bütün bunları bana? Niçin buraya
getirdin beni? Niçin bu kadar acı çektiriyorsun bana?"
Sorularına cevap beklemiyordu İvan İlyiç; yanıt olmadığı,
olamayacağı için de ağlıyordu. Ağrı tekrar çoğalmıştı, ama o yerinden
kıpırdamıyor, Gerasim'e seslenmiyordu. Şöyle diyordu kendi kendine: "Hadi
devam et, hadi daha kötü vur! Peki niçin? Ne yaptım ben sana? Niçin
vuruyorsun?"
Sonra sustu İvan İlyiç. Yalnızca ağlamayı kesmemişti,
soluğunu bile tutmuş, dikkat kesilmişti: Sanki sesli konuşan bir sese değil de
içinden yükselen ruhunun sesine, düşüncelerinin akışına kulak kesilmişti.
Sözcüklere net bir biçimde dökülmüş, açık seçik olarak
duyduğu ilk şey "istediğin nedir?" oldu. "Ne istiyorsun? Nedir
senin için gerekli olan?" diye yineliyordu içindeki ses, "Ne?" İvan
İlyiç, "Acı çekmemek" diye karşılık verdi. "Yaşamak."
Sonra gene dikkat kesildi. Dikkati öylesine yoğundu ki,
acısını bile dağıtamıyordu onu. Ruhunun sesi soruyordu:
"Yaşamak mı? Nasıl yaşamak?"
"Nasıl olacak, eskiden olduğu gibi: İyi, hoş...
"Eskiden nasıl yaşıyordun, iyi, hoş mu?" diye
sordu ses.
***
Eskiden iyi, hoş bir hayatım yoktu. Bok gibi bir hayattı o,
şimdi benzer bir yaşam süren birini görsem ya da duysam içtenlikle Allah kurtarsın
diye dua ediyorum. O takdirde geçmişi düşünüp iç çekiyor olamam değil mi? Ne
var ki o duyarsızlığı, o vurdumduymazlığı, o aymazlığı, o pervasızlığı, o
umursamazlığı, o öküzlüğü, o duygusuzluğu özlediğimi itiraf edebilirim size. Başıma
gelenler gözlerimi açtı, acıya ve ıstıraba hem daha açık, hem de başkalarının
yaşadıklarına karşı nispeten duyarlı hale getirdi beni. Canım çok daha fazla
yanıyor artık. Geçmişte de sürekli kendimi bir yaraya benzetir, egomu
pohpohlayarak Dostoyevski kahramanları gibi süslü ve yapmacık - hatta histerik öfke krizlerine,
self-mağduriyet isyanlarına bırakırdım kendimi.
Fakat, sevgili dostlar – eğer birisi bir gün bu satırları
okursa dostumdur benim, son perde bağırtıyla, ağlayarak, haykırışlarla ya da gırtlağı
yırtarcasına böğürerek inmiyor. Ne gösteriş var o an, ne narsizm, ne hybris, ne
de öfke. Tıpkı T.S. Eliot’un dediği gibi,
This is the way the world ends
This is the way the world ends
This is the
way the world ends
Not with a bang but a whimper.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!