Nasıl da devasa bir boşluk var içimde. Bir arkadaşım “tatilde olduğunu farz et abi, başka hiçbir şey
yapamadığına ve durumu da değiştiremediğine göre, tadını çıkarmayı dene”
demişti geçenlerde. Öyle olmuyor işte. Nasıl para kazanacağım, ne iş yapacağım,
Havva ne olacak, evlilik, gelecek planlarımız ne zaman ve ne şekilde
gerçekleşecek… Bu ve daha bir dünya soru kafamda dönüp duruyor. Yanlış
anlaşılmasın sakın, Havva, ailesi ya da benim ailem üzerime gelmiyor ya da
baskı yapmıyor bu gibi konularda, ama herkesin gözünde bir soru işareti var,
benden bekliyorlar cevapları. Sanki cevapları biliyormuşum gibi. Onların soru
işaretli bakışları, benim bol ünlemli iç dünyamda bulamaç halini alıyor; çok
bilinmeyenli bir denkleme dönüşüyor. Sözelciyim ben. Ne anlarım böyle karmaşık
bir problemi çözmekten. Üstelik eskiden problemin kaynağı bizzat bendim, mevcut
durumda ise harici faktörlerle gırtlağıma kadar bilinmeyene batmış haldeyim.
Ne bok yiyeceğimi bilmiyorum lan.
Sadece Havva’nın yanında iken, O’nun sıcaklığı ve desteği
sayesinde bir bataklığa saplandığım gerçeğini unutabiliyorum, biraz olsun
dağılıyor kafamdaki bulutlar. Ama gitmiyorlar hiçbir yere, kaybolmuyorlar.
Durumumu yeni öğrenen kişiler, samimi bir şaşkınlık
nidasının ardından mutlaka bu yanlıştan dönüleceğini söyleyerek beni teskin
etmekteler; buna benim de şüphem yok, objektif ve adil bir değerlendirmenin
başka bir şekilde sonuçlanmasına ihtimal vermiyorum zaten; ne var ki hayat ne
objektif, ne de adil. Sürprizlerin de hepsi neşeli ve güzel değil.
Tam on yıl olmuş bu blogu açalı. Polente önermişti o
vakitler, zavallı kızcağız bira masalarındaki uzun gevezeliklerimden nasıl bezdiyse
artık, ‘sen bir blog açsana, hem okuyanın
da olur’ demişti. Blogun ne olduğunu bilmediğimden, O’na sorup öğrenmiştim
nasıl yapacağımı. Aslına bakarsanız anlatacak şeylerim vardı. Zamanla yazmaya,
sonra okunmaya alıştım, derken hayatımın bir parçası oldu, bu parça büyüdü,
kocaman oldu. Bazen azgın bir tiranozorun öfkeli gölgesine, bazen gözü yaşlı
bir timsahın hallerine büründüm burada, susuzluktan kavrulan bir kedi yavrusunun
ağlayışını da, sırtlanların yavşak kahkahasını da yansıttım satırlara. Yavaş
yavaş büyüdüm bu arada. Yaşım ilerledi. İnsan olmanın gerekliliğini duyumsadım,
insan-ı kâmile dönüşmek çok uzak olsa da, bari o gayenin yolunda yürüyeyim
dedim kendi kendime. Hayır, tabii ki böyle bir şey demedim, zaten bu kişinin
kendine söyleyebileceği, tasarlayabileceği bir şey değil; ne var ki büyümek,
olgunlaşmak demek. Belki de bir kaplumbağaya dönüştüm: Yaşlı, sakin, zararsız, nispeten
daha dingin.
On sene olmuş. On sene evvel, geleceğe dair hayallerim
vardı; garip garip beklentiler, tahminler. Kırk yaşıma geldiğimde öleceğimi
düşünüyordum – hatta içten içe bunu diliyordum- söz gelimi, çevresindekilerin hayranlık duyacağı
biri olacağımı sanıyordum öte yandan. Çevremde bir sürü insan bulunsa da her
daim yalnız kalacağımdan şüphem yoktu, karakterimin alamet-i farikası olarak.
Statüm yükselecekti, işimde güçlü ve önemli bir figür olacaktım. Ailem
beklentilerini karşılamadığım için muhtemelen benden memnun kalmayacak, ama
kişiliğim ve duruşumla çocuklarıyla gurur duymaktan kendilerini
alıkoyamayacaklardı. On sene evvel çok kadın, az duygu vardı; sevdiğim,
güvendiğim insan sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi.
On sene sonra, bugün, hayat çok başka bir sahnede ağırlıyor
beni, umulmadık bir senaryo yazılmış hakkımda. Buna kader diyoruz. Yukarıda kabataslak
yazdığım tahminlerin, hayallerin hemen hiç biri isabetli olmamış gördüğüm
kadarıyla. Yalnızlık ve yalnız kalma tutkusunu kişisel bağımsızlıkla tevil eden
ben, ansızın başına gelmiş ilahî lütuf nev’inden bir aydınlanmayla Havva’yla
yaşamak, ölmek, haşrolmak istiyorum artık. Ölüm uzak olsun bana, Havva ile
beraberim çünkü. Statüm yok edildi, kariyerim bitirildi, artık güçlü ve önemli
bir figür değilim, bir işim bile yok. Yirmi yıllık çalışmam açıkça gasp edildi
ve bunun sebebini bile bilmiyorum. Ailem evlilik ve düzgün bir hayat kurma
yönünde beklentilerini karşılamaya tam adım atmışken, birden dibine düştüğüm bu
uçurumda bana bakıp gurur duyuyorlar mı, bilemiyorum.
Tamam, all the Word is
a stage, buna şüphe yok, lakin kader adını verdiğimiz bu tuhaf senaryonun bu
kadar zigzaglı olmasını hakikaten ummuyordum. On yıl önce kendime dair
beklentilerim ve sahip olduklarım yok olup gitti, ihtimal vermediğim değişimler,
sarsıntılar yaşandı ve o vakitler benim için hayali bile uzak şeylere sahibim
şimdi, sımsıkı sarılmış halde.
19 Ağustos’ta açığa alındım çalıştığım kurum tarafından. Ne
olup ne bittiğini bile anlayamamış, salak mode’a girmiştim günlerce. 1 Eylül’de
de KHK ile ihraç edilince düştüğüm koca boşluğu ifade edebilmem imkânsız. Sanki
canınız yanar ama hissedemezsiniz ya, öyle işte, lokal anestezi ile uyuşturulmuş
bir organınızı bıçakla deşilirken izlediğinizi farz edin, içine düştüğünüz
dehşet sizi delirtecek gibidir ama acı duyamazsınız o an, durumum buna benzedi
günlerce. Anestezi etkisinin geçmesi, gelen sorularla hızlanıyor; bu sorular
hayatın gerçekleri: babam sorar, arkadaşım sorar, Havva sorar, davalar için vekâlet
verdiğim avukat bile sorar: Evlilik ne
zaman?
On sene önce Kirilov gibi bir
adam olmamın nedeni şuydu: Hayatımı kendi çizdiğim küçük sınırlarda, diğer
değişkenlerden bağımsız yürütebiliyordum. Ve tıpkı Kirilov gibi mutsuzdum da,
but it was OK. Şimdi, kusursuz mutluluğu kendisine sarıldığımda dünyayı gerisin
geriye itmeye hazır bir kadının yumuşacık kollarında bulmuşken, sahip olduğum
herşeyi, geleceğimi, gücümü yitirdim birden.
On yıl çok uzun bir süreymiş.
Not: Adam olduğumu sanmayın sakın. 19 Ağustos’ta açığa
alındığım gece, işlemlerin sonunda lojman daireme geçtiğimde kendime söz
verdim; bir daha kesinlikle alkol almayacağım, düzenli olarak namaz kılmaya
başlayacağım diye. Başıma gelenlerin by definition Tanrı’nın bilgisi ve onayı dahilinde
olduğuna şüphem yok, kendime bu yönden de çeki düzen vermeliyim dedim. Dua
eksilmiyorsa dudaklarımdan, ahlaki olarak ben de kendi payıma düşeni yapmalıyım
diye düşündüm. O günden beri alkol yok, namaz var. Ama malzeme aynı: Geçen gün
camiye gittiğimde numaralı ayakkabılıklar arasında ayakkabımı nereye koyacağıma
bakınırken 31’i aradı gözlerim, hemen uzandım oraya, doluydu. Geri çekilip
nereye koyayım diye öteki numaralı kutulara bakındım, sırıtarak doğruca 69’a
gittim sonra. Evet, 43 yaşına gelmiş kütüğümün itiyadı sürüyor bende.
Öyle bir sene ki bu 2016, hayatımın dönüm noktaları sıraya
girmiş sanki, beni o virajdan bu viraja sürükleyip duruyor: zigzaglarla, U-Turn’lerle
freni patlamış bir kamyonun beşinci viteste yoldan çıkıp tarlaya dalması misali
ansızın önümde belirecek bir duvara mı çarpacağım bundan sonra, yoksa bir
uçuruma mı yuvarlanacağım bilmiyorum, belirsizliğe doğru gidiş benimkisi. Günlerce
hastanelerde yattım, başarılı olduğum rütbe terfi sınavlarını atlattım, ansızın
Havva odaklı yoksunluk krizlerine battım, derken tepeden tırnağa bir dönüşüm
gösterip kendisine evlenme teklifi ettim, kabulü sonrasında aileler, evlilik
planları, somut adımlar, 8 Temmuzdaki nişan merasimi, derken hoooooop, orospu
çocuklarının 15 Temmuz darbe girişimi. Ardından dayanılmaz bir tempo ve
gerilimde çalışma günleri, ve nihayetinde 1 Eylülde yayınlanan 672 sayılı KHKile kıçıma tekmeyi vurdu devlet, 20
yıllık hizmetimin karşılığında bana siktir çekildi ve “Terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli
güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya
gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan”
biri olduğumu düşündüklerinden def edildim. Bir soruşturma yapılmadı, bana bir
şey sorulmadı, bir suçlama yöneltilmediği gibi savunmam da istenmedi; o yüzden
neden başıma böyle bir şey geldiği konusunda hiçbir fikrim yok. Bir iftiraya mı
hedef oldum, bir şüphe mi vardı halimde, gözüm üzerinde kaşım olduğu için mi
başıma geldi bunlar, yoksa bir karışıklık ya da hata mı söz konusu, vallahi
bilmiyorum. Tek bildiğim yaşadıklarım- bana yaşatılanlar: Mesleki kimliğim ve
diğer belgeler geri alındı, maaşım kesildiği gibi son aldığım maaşı da geri
iade etmek mecburiyetinde bırakıldım, 20 yıllık meslek hayatım boyunca ödediğim
emeklilik kesintilerine ve diğer maddi kazanımlarıma el konuldu, kaldığım
lojmandan da apar topar çıkartılarak valizlerimle ve kitaplarımla İstanbul’a
dönmek zorunda kaldım.
Sikilmiş göt gibiyim desem, az kalır durumumu anlatmaya. Bloga
‘hayır, ben masumum’ demenin bir
manası yok, suçsuz birinin masumiyetini ispata çalışması kadar hüzünlü bir hal
de yokmuş, bunu da anladım. İnsanların bana bakışlarından hissettiğim ‘cumhurbaşkanının yaveri bile fetöymüş, herif
kendini bunca sene gizlemiş, nereden bilelim sen de öylesindir belki’
imalarından midemin bulanması bir yana, böyle iğrenç/şeytanî bir oluşumun parçası
olma ithamı içimde sönmeyen bir öfke volkanı yaratıyor; ulan ben fetö olsam
darbeden bir hafta önce nişan mı yapardım?!
Sakinleşemiyorum. İstanbul’a gelip ailemin yanına yamandım,
bir sığıntı misali. Param yok, birikimim yok, yapabileceğim bir iş yok, geleceğe
dair hiçbir ümidim yok.
Bir de yetmezmiş gibi güya
evleneceğim. Hakkını yersem çarpılırım, bu süreçte Havva tek destekçim
konumunda; ailem bir şeyler yapmak, yardımcı olmak istiyor ama durumumu tam
idrak edemiyorlar, iletişim sorunumuz da bunun bir başka sebebi. Tanıdıkların
bana düpedüz acıyarak belki biraz da iğrentiyle karışık yaklaşımlarını fark
ediyorum, ansızın ortaya çıkmış 43 yaşında bir parazit olarak görüyor olmaları pekâlâ
muhtemel. Kulağıma ya da başka kulaklara fısıldarlarken kullandıklarını cümle
hep aynı: ‘Morali(n) nasıl?’ Nasıl
olabilir!? Devlet ırzıma geçti aq, nasıl hissetmemi bekliyor ki insanlar?
Bayram tatilinin geçmesini bekliyorum sabırsızlıkla.
Avukatlarla görüşüp izlenecek yolu istişare etmeliyim. Fetöcü bir orospu çocuğu
değilim, (eski) işimi doğru/düzgün yapmaktan başka bir tasası olmayan bir
işkolik olarak yaşadım yıllarca; hangi sebeple kıçıma tekme vurulduğunu
bilmeden damnatio memoriaekurbanı olmak hiçbir şekilde
sindirebileceğim bir şey değil. İtiraz, dava, ne yapabileceksem yapmalıyım.
İyi ki Havva var. Rabbim bizi ayırmasın, yoksa bu süreci
nasıl, ne şekilde geçirebilirdim, en ufak bir fikrim yok. Bulunduğum nokta aklını
kaçırmanın hemen yanı başı.