6 Ekim 2016 Perşembe

"2x + 2.(x − 1) = 18 eşitliğini sağlayan "x" değeri kaçtır?" Sorusu Üzerine...




Nasıl da devasa bir boşluk var içimde. Bir arkadaşım “tatilde olduğunu farz et abi, başka hiçbir şey yapamadığına ve durumu da değiştiremediğine göre, tadını çıkarmayı dene” demişti geçenlerde. Öyle olmuyor işte. Nasıl para kazanacağım, ne iş yapacağım, Havva ne olacak, evlilik, gelecek planlarımız ne zaman ve ne şekilde gerçekleşecek… Bu ve daha bir dünya soru kafamda dönüp duruyor. Yanlış anlaşılmasın sakın, Havva, ailesi ya da benim ailem üzerime gelmiyor ya da baskı yapmıyor bu gibi konularda, ama herkesin gözünde bir soru işareti var, benden bekliyorlar cevapları. Sanki cevapları biliyormuşum gibi. Onların soru işaretli bakışları, benim bol ünlemli iç dünyamda bulamaç halini alıyor; çok bilinmeyenli bir denkleme dönüşüyor. Sözelciyim ben. Ne anlarım böyle karmaşık bir problemi çözmekten. Üstelik eskiden problemin kaynağı bizzat bendim, mevcut durumda ise harici faktörlerle gırtlağıma kadar bilinmeyene batmış haldeyim.


Ne bok yiyeceğimi bilmiyorum lan.


Sadece Havva’nın yanında iken, O’nun sıcaklığı ve desteği sayesinde bir bataklığa saplandığım gerçeğini unutabiliyorum, biraz olsun dağılıyor kafamdaki bulutlar. Ama gitmiyorlar hiçbir yere, kaybolmuyorlar.  


Durumumu yeni öğrenen kişiler, samimi bir şaşkınlık nidasının ardından mutlaka bu yanlıştan dönüleceğini söyleyerek beni teskin etmekteler; buna benim de şüphem yok, objektif ve adil bir değerlendirmenin başka bir şekilde sonuçlanmasına ihtimal vermiyorum zaten; ne var ki hayat ne objektif, ne de adil. Sürprizlerin de hepsi neşeli ve güzel değil.






Quo vadis, Virgilius?

29 Eylül 2016 Perşembe

10. Yıl Marşı Üzerine...




Tam on yıl olmuş bu blogu açalı. Polente önermişti o vakitler, zavallı kızcağız bira masalarındaki uzun gevezeliklerimden nasıl bezdiyse artık, ‘sen bir blog açsana, hem okuyanın da olur’ demişti. Blogun ne olduğunu bilmediğimden, O’na sorup öğrenmiştim nasıl yapacağımı. Aslına bakarsanız anlatacak şeylerim vardı. Zamanla yazmaya, sonra okunmaya alıştım, derken hayatımın bir parçası oldu, bu parça büyüdü, kocaman oldu. Bazen azgın bir tiranozorun öfkeli gölgesine, bazen gözü yaşlı bir timsahın hallerine büründüm burada, susuzluktan kavrulan bir kedi yavrusunun ağlayışını da, sırtlanların yavşak kahkahasını da yansıttım satırlara. Yavaş yavaş büyüdüm bu arada. Yaşım ilerledi. İnsan olmanın gerekliliğini duyumsadım, insan-ı kâmile dönüşmek çok uzak olsa da, bari o gayenin yolunda yürüyeyim dedim kendi kendime. Hayır, tabii ki böyle bir şey demedim, zaten bu kişinin kendine söyleyebileceği, tasarlayabileceği bir şey değil; ne var ki büyümek, olgunlaşmak demek. Belki de bir kaplumbağaya dönüştüm: Yaşlı, sakin, zararsız, nispeten daha dingin.


On sene olmuş. On sene evvel, geleceğe dair hayallerim vardı; garip garip beklentiler, tahminler. Kırk yaşıma geldiğimde öleceğimi düşünüyordum – hatta içten içe bunu diliyordum-  söz gelimi, çevresindekilerin hayranlık duyacağı biri olacağımı sanıyordum öte yandan. Çevremde bir sürü insan bulunsa da her daim yalnız kalacağımdan şüphem yoktu, karakterimin alamet-i farikası olarak. Statüm yükselecekti, işimde güçlü ve önemli bir figür olacaktım. Ailem beklentilerini karşılamadığım için muhtemelen benden memnun kalmayacak, ama kişiliğim ve duruşumla çocuklarıyla gurur duymaktan kendilerini alıkoyamayacaklardı. On sene evvel çok kadın, az duygu vardı; sevdiğim, güvendiğim insan sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi.

On sene sonra, bugün, hayat çok başka bir sahnede ağırlıyor beni, umulmadık bir senaryo yazılmış hakkımda. Buna kader diyoruz. Yukarıda kabataslak yazdığım tahminlerin, hayallerin hemen hiç biri isabetli olmamış gördüğüm kadarıyla. Yalnızlık ve yalnız kalma tutkusunu kişisel bağımsızlıkla tevil eden ben, ansızın başına gelmiş ilahî lütuf nev’inden bir aydınlanmayla Havva’yla yaşamak, ölmek, haşrolmak istiyorum artık. Ölüm uzak olsun bana, Havva ile beraberim çünkü. Statüm yok edildi, kariyerim bitirildi, artık güçlü ve önemli bir figür değilim, bir işim bile yok. Yirmi yıllık çalışmam açıkça gasp edildi ve bunun sebebini bile bilmiyorum. Ailem evlilik ve düzgün bir hayat kurma yönünde beklentilerini karşılamaya tam adım atmışken, birden dibine düştüğüm bu uçurumda bana bakıp gurur duyuyorlar mı, bilemiyorum. 

Tamam, all the Word is a stage, buna şüphe yok, lakin kader adını verdiğimiz bu tuhaf senaryonun bu kadar zigzaglı olmasını hakikaten ummuyordum. On yıl önce kendime dair beklentilerim ve sahip olduklarım yok olup gitti, ihtimal vermediğim değişimler, sarsıntılar yaşandı ve o vakitler benim için hayali bile uzak şeylere sahibim şimdi, sımsıkı sarılmış halde. 

19 Ağustos’ta açığa alındım çalıştığım kurum tarafından. Ne olup ne bittiğini bile anlayamamış, salak mode’a girmiştim günlerce. 1 Eylül’de de KHK ile ihraç edilince düştüğüm koca boşluğu ifade edebilmem imkânsız. Sanki canınız yanar ama hissedemezsiniz ya, öyle işte, lokal anestezi ile uyuşturulmuş bir organınızı bıçakla deşilirken izlediğinizi farz edin, içine düştüğünüz dehşet sizi delirtecek gibidir ama acı duyamazsınız o an, durumum buna benzedi günlerce. Anestezi etkisinin geçmesi, gelen sorularla hızlanıyor; bu sorular hayatın gerçekleri: babam sorar, arkadaşım sorar, Havva sorar, davalar için vekâlet verdiğim avukat bile sorar: Evlilik ne zaman?

 
On sene önce Kirilov gibi bir adam olmamın nedeni şuydu: Hayatımı kendi çizdiğim küçük sınırlarda, diğer değişkenlerden bağımsız yürütebiliyordum. Ve tıpkı Kirilov gibi mutsuzdum da, but it was OK. Şimdi, kusursuz mutluluğu kendisine sarıldığımda dünyayı gerisin geriye itmeye hazır bir kadının yumuşacık kollarında bulmuşken, sahip olduğum herşeyi, geleceğimi, gücümü yitirdim birden. 

On yıl çok uzun bir süreymiş.












Not: Adam olduğumu sanmayın sakın. 19 Ağustos’ta açığa alındığım gece, işlemlerin sonunda lojman daireme geçtiğimde kendime söz verdim; bir daha kesinlikle alkol almayacağım, düzenli olarak namaz kılmaya başlayacağım diye. Başıma gelenlerin by definition Tanrı’nın bilgisi ve onayı dahilinde olduğuna şüphem yok, kendime bu yönden de çeki düzen vermeliyim dedim. Dua eksilmiyorsa dudaklarımdan, ahlaki olarak ben de kendi payıma düşeni yapmalıyım diye düşündüm. O günden beri alkol yok, namaz var. Ama malzeme aynı: Geçen gün camiye gittiğimde numaralı ayakkabılıklar arasında ayakkabımı nereye koyacağıma bakınırken 31’i aradı gözlerim, hemen uzandım oraya, doluydu. Geri çekilip nereye koyayım diye öteki numaralı kutulara bakındım, sırıtarak doğruca 69’a gittim sonra. Evet, 43 yaşına gelmiş kütüğümün itiyadı sürüyor bende.

16 Eylül 2016 Cuma

"Morali(n) Nasıl?" Sorusu Üzerine..





Öyle bir sene ki bu 2016, hayatımın dönüm noktaları sıraya girmiş sanki, beni o virajdan bu viraja sürükleyip duruyor: zigzaglarla, U-Turn’lerle freni patlamış bir kamyonun beşinci viteste yoldan çıkıp tarlaya dalması misali ansızın önümde belirecek bir duvara mı çarpacağım bundan sonra, yoksa bir uçuruma mı yuvarlanacağım bilmiyorum, belirsizliğe doğru gidiş benimkisi. Günlerce hastanelerde yattım, başarılı olduğum rütbe terfi sınavlarını atlattım, ansızın Havva odaklı yoksunluk krizlerine battım, derken tepeden tırnağa bir dönüşüm gösterip kendisine evlenme teklifi ettim, kabulü sonrasında aileler, evlilik planları, somut adımlar, 8 Temmuzdaki nişan merasimi, derken hoooooop, orospu çocuklarının 15 Temmuz darbe girişimi. Ardından dayanılmaz bir tempo ve gerilimde çalışma günleri, ve nihayetinde 1 Eylülde yayınlanan 672 sayılı KHK ile kıçıma tekmeyi vurdu devlet, 20 yıllık hizmetimin karşılığında bana siktir çekildi ve “Terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan” biri olduğumu düşündüklerinden def edildim. Bir soruşturma yapılmadı, bana bir şey sorulmadı, bir suçlama yöneltilmediği gibi savunmam da istenmedi; o yüzden neden başıma böyle bir şey geldiği konusunda hiçbir fikrim yok. Bir iftiraya mı hedef oldum, bir şüphe mi vardı halimde, gözüm üzerinde kaşım olduğu için mi başıma geldi bunlar, yoksa bir karışıklık ya da hata mı söz konusu, vallahi bilmiyorum. Tek bildiğim yaşadıklarım- bana yaşatılanlar: Mesleki kimliğim ve diğer belgeler geri alındı, maaşım kesildiği gibi son aldığım maaşı da geri iade etmek mecburiyetinde bırakıldım, 20 yıllık meslek hayatım boyunca ödediğim emeklilik kesintilerine ve diğer maddi kazanımlarıma el konuldu, kaldığım lojmandan da apar topar çıkartılarak valizlerimle ve kitaplarımla İstanbul’a dönmek zorunda kaldım.


Sikilmiş göt gibiyim desem, az kalır durumumu anlatmaya. Bloga ‘hayır, ben masumum’ demenin bir manası yok, suçsuz birinin masumiyetini ispata çalışması kadar hüzünlü bir hal de yokmuş, bunu da anladım. İnsanların bana bakışlarından hissettiğim ‘cumhurbaşkanının yaveri bile fetöymüş, herif kendini bunca sene gizlemiş, nereden bilelim sen de öylesindir belki’ imalarından midemin bulanması bir yana, böyle iğrenç/şeytanî bir oluşumun parçası olma ithamı içimde sönmeyen bir öfke volkanı yaratıyor; ulan ben fetö olsam darbeden bir hafta önce nişan mı yapardım?!


Sakinleşemiyorum. İstanbul’a gelip ailemin yanına yamandım, bir sığıntı misali. Param yok, birikimim yok, yapabileceğim bir iş yok, geleceğe dair hiçbir ümidim yok. 

Bir de yetmezmiş gibi güya evleneceğim. Hakkını yersem çarpılırım, bu süreçte Havva tek destekçim konumunda; ailem bir şeyler yapmak, yardımcı olmak istiyor ama durumumu tam idrak edemiyorlar, iletişim sorunumuz da bunun bir başka sebebi. Tanıdıkların bana düpedüz acıyarak belki biraz da iğrentiyle karışık yaklaşımlarını fark ediyorum, ansızın ortaya çıkmış 43 yaşında bir parazit olarak görüyor olmaları pekâlâ muhtemel. Kulağıma ya da başka kulaklara fısıldarlarken kullandıklarını cümle hep aynı: ‘Morali(n) nasıl?’ Nasıl olabilir!? Devlet ırzıma geçti aq, nasıl hissetmemi bekliyor ki insanlar?


Bayram tatilinin geçmesini bekliyorum sabırsızlıkla. Avukatlarla görüşüp izlenecek yolu istişare etmeliyim. Fetöcü bir orospu çocuğu değilim, (eski) işimi doğru/düzgün yapmaktan başka bir tasası olmayan bir işkolik olarak yaşadım yıllarca; hangi sebeple kıçıma tekme vurulduğunu bilmeden damnatio memoriae kurbanı olmak hiçbir şekilde sindirebileceğim bir şey değil. İtiraz, dava, ne yapabileceksem yapmalıyım.


İyi ki Havva var. Rabbim bizi ayırmasın, yoksa bu süreci nasıl, ne şekilde geçirebilirdim, en ufak bir fikrim yok. Bulunduğum nokta aklını kaçırmanın hemen yanı başı. 


 Elim ayağım titriyor aq.