29 Eylül 2016 Perşembe

10. Yıl Marşı Üzerine...




Tam on yıl olmuş bu blogu açalı. Polente önermişti o vakitler, zavallı kızcağız bira masalarındaki uzun gevezeliklerimden nasıl bezdiyse artık, ‘sen bir blog açsana, hem okuyanın da olur’ demişti. Blogun ne olduğunu bilmediğimden, O’na sorup öğrenmiştim nasıl yapacağımı. Aslına bakarsanız anlatacak şeylerim vardı. Zamanla yazmaya, sonra okunmaya alıştım, derken hayatımın bir parçası oldu, bu parça büyüdü, kocaman oldu. Bazen azgın bir tiranozorun öfkeli gölgesine, bazen gözü yaşlı bir timsahın hallerine büründüm burada, susuzluktan kavrulan bir kedi yavrusunun ağlayışını da, sırtlanların yavşak kahkahasını da yansıttım satırlara. Yavaş yavaş büyüdüm bu arada. Yaşım ilerledi. İnsan olmanın gerekliliğini duyumsadım, insan-ı kâmile dönüşmek çok uzak olsa da, bari o gayenin yolunda yürüyeyim dedim kendi kendime. Hayır, tabii ki böyle bir şey demedim, zaten bu kişinin kendine söyleyebileceği, tasarlayabileceği bir şey değil; ne var ki büyümek, olgunlaşmak demek. Belki de bir kaplumbağaya dönüştüm: Yaşlı, sakin, zararsız, nispeten daha dingin.


On sene olmuş. On sene evvel, geleceğe dair hayallerim vardı; garip garip beklentiler, tahminler. Kırk yaşıma geldiğimde öleceğimi düşünüyordum – hatta içten içe bunu diliyordum-  söz gelimi, çevresindekilerin hayranlık duyacağı biri olacağımı sanıyordum öte yandan. Çevremde bir sürü insan bulunsa da her daim yalnız kalacağımdan şüphem yoktu, karakterimin alamet-i farikası olarak. Statüm yükselecekti, işimde güçlü ve önemli bir figür olacaktım. Ailem beklentilerini karşılamadığım için muhtemelen benden memnun kalmayacak, ama kişiliğim ve duruşumla çocuklarıyla gurur duymaktan kendilerini alıkoyamayacaklardı. On sene evvel çok kadın, az duygu vardı; sevdiğim, güvendiğim insan sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi.

On sene sonra, bugün, hayat çok başka bir sahnede ağırlıyor beni, umulmadık bir senaryo yazılmış hakkımda. Buna kader diyoruz. Yukarıda kabataslak yazdığım tahminlerin, hayallerin hemen hiç biri isabetli olmamış gördüğüm kadarıyla. Yalnızlık ve yalnız kalma tutkusunu kişisel bağımsızlıkla tevil eden ben, ansızın başına gelmiş ilahî lütuf nev’inden bir aydınlanmayla Havva’yla yaşamak, ölmek, haşrolmak istiyorum artık. Ölüm uzak olsun bana, Havva ile beraberim çünkü. Statüm yok edildi, kariyerim bitirildi, artık güçlü ve önemli bir figür değilim, bir işim bile yok. Yirmi yıllık çalışmam açıkça gasp edildi ve bunun sebebini bile bilmiyorum. Ailem evlilik ve düzgün bir hayat kurma yönünde beklentilerini karşılamaya tam adım atmışken, birden dibine düştüğüm bu uçurumda bana bakıp gurur duyuyorlar mı, bilemiyorum. 

Tamam, all the Word is a stage, buna şüphe yok, lakin kader adını verdiğimiz bu tuhaf senaryonun bu kadar zigzaglı olmasını hakikaten ummuyordum. On yıl önce kendime dair beklentilerim ve sahip olduklarım yok olup gitti, ihtimal vermediğim değişimler, sarsıntılar yaşandı ve o vakitler benim için hayali bile uzak şeylere sahibim şimdi, sımsıkı sarılmış halde. 

19 Ağustos’ta açığa alındım çalıştığım kurum tarafından. Ne olup ne bittiğini bile anlayamamış, salak mode’a girmiştim günlerce. 1 Eylül’de de KHK ile ihraç edilince düştüğüm koca boşluğu ifade edebilmem imkânsız. Sanki canınız yanar ama hissedemezsiniz ya, öyle işte, lokal anestezi ile uyuşturulmuş bir organınızı bıçakla deşilirken izlediğinizi farz edin, içine düştüğünüz dehşet sizi delirtecek gibidir ama acı duyamazsınız o an, durumum buna benzedi günlerce. Anestezi etkisinin geçmesi, gelen sorularla hızlanıyor; bu sorular hayatın gerçekleri: babam sorar, arkadaşım sorar, Havva sorar, davalar için vekâlet verdiğim avukat bile sorar: Evlilik ne zaman?

 
On sene önce Kirilov gibi bir adam olmamın nedeni şuydu: Hayatımı kendi çizdiğim küçük sınırlarda, diğer değişkenlerden bağımsız yürütebiliyordum. Ve tıpkı Kirilov gibi mutsuzdum da, but it was OK. Şimdi, kusursuz mutluluğu kendisine sarıldığımda dünyayı gerisin geriye itmeye hazır bir kadının yumuşacık kollarında bulmuşken, sahip olduğum herşeyi, geleceğimi, gücümü yitirdim birden. 

On yıl çok uzun bir süreymiş.












Not: Adam olduğumu sanmayın sakın. 19 Ağustos’ta açığa alındığım gece, işlemlerin sonunda lojman daireme geçtiğimde kendime söz verdim; bir daha kesinlikle alkol almayacağım, düzenli olarak namaz kılmaya başlayacağım diye. Başıma gelenlerin by definition Tanrı’nın bilgisi ve onayı dahilinde olduğuna şüphem yok, kendime bu yönden de çeki düzen vermeliyim dedim. Dua eksilmiyorsa dudaklarımdan, ahlaki olarak ben de kendi payıma düşeni yapmalıyım diye düşündüm. O günden beri alkol yok, namaz var. Ama malzeme aynı: Geçen gün camiye gittiğimde numaralı ayakkabılıklar arasında ayakkabımı nereye koyacağıma bakınırken 31’i aradı gözlerim, hemen uzandım oraya, doluydu. Geri çekilip nereye koyayım diye öteki numaralı kutulara bakındım, sırıtarak doğruca 69’a gittim sonra. Evet, 43 yaşına gelmiş kütüğümün itiyadı sürüyor bende.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!