İki akşam evvel, sipariş verdiğim etli kuru fasulye+pilav +
kadayıf dolmasını mideye indirdikten sonra porno mu izleyeyim, yoksa Gregor’un
instagramdan paylaşıp 8/10 verdiği O Pagador de Promessas
(The Given Word) isimli filmi mi seyredeyim diye kararsızlık
içinde düşünürken birden cereyanlar kesildi. Burada pek kesinti olmaz, olsa da kısa
sürer, çabucak gelir elektrik. Saat 9pm. Pencereden baktım, nefretlik
Palandöken Dağlarının hemen eteklerinde oturduğum lojmanlar, dışarıda hiptonize
eden bir görüntü var: Zaten şehirden ve şehir ışıklarından çok uzaktayız, (Erzurum’un şehir ışıkları!) dışarıda tek
bir ışık hüzmesi çarpmıyor göze. Fakat şiddetli tipi ve yoğun kar yüzünden
garip bir beyazlık hâkim pencerenin önünde, kimse gecenin bir vakti demez.
(Not: akşam ezanının saat 4pm’den önce okunduğu yerde 9pm için gecenin körü
demenin nesi yanlış?) Pencereden baktığımda görüş açımın elverdiği ölçüde hiçbir
blokta ışık hüzmesi yoktu, fakat tipiyle yağan kar sanki pastel boya
darbesiymiş gibi hem beyaza boyuyordu her yeri, hem de zifir karanlıkta beyaz
rengin garip atmosferini yaratıyordu. Toplamı 80 kadar, iki çeşit blok var
burada: Turuncular ve yeşiller. Turuncular biraz daha eski, kombili bloklar. Yeşiller
ise hem yeni, hem daireleri biraz daha geniş. Yeşil bloklardan birinde oturan
benim için en değerli şey ise bunların ötesinde, merkezi ısıtma sistemine sahip
olması. Alt kattaki meskûn yakmadığı takdirde evinizdeki kombiyi ne kadar
çalıştırsanız da verim almanız çok mümkün olmayabiliyor, İstanbul’daki evimde
bu çileyi yıllarca çektiğimden iyi biliyorum. Ve şimdi oturduğum daire, yeşil bloklarda, yani merkezi ısıtma. Daima
sıcak, elektrik kesilse bile. İşte, boş boş oturup bilgisayarda ne izlesem diye
düşünürken birden karanlığa gömülmek o kadar da rahatsız etmedi beni, birazdan
gelirdi zaten, bir sigara yakıp mutfakta beklemeye başladım. Sigara bitti,
elektrik gelmedi. Tekrar salona yürüyüp perdeyi araladım; bembeyaz bir
karanlık, fırtınalı kar. Turuncu blokların olduğu tarafa bakıp orada oturan
arkadaşlarımı, iş yerindeki mesai arkadaşlarımı hayal ettim. Kim bilir nasıl
üşüyorlardı, elektrik olmadığından ısıtıcı filan da çalıştırmaları mümkün
değildi, ben rahattım ama onlar titremeye başlamıştılar, hava sıcaklığı -7, -8
civarındaydı neredeyse. O an, bir kez daha ne kadar talihli olduğumu düşüncesi
geldi aklıma ve keyiflendim. Erzurum’da göreve başlayacağım zaman sormuşlardı
bana, ben sırf merkezi ısıtma olduğu için yeşil bloklarda yer alan şimdiki
dairemi seçmiştim, en üst kat olmasına rağmen. Dedim ya, keyiflendim. İvan
İlyiç’in ölüm haberini alan yakın dostunun derhal aklından geçen “İvan İlyiç öldü. Ben ölmedim. Öyleyse mutlu
olmalıyım” cümleleri gibi. Öyle ince bir çizgi ki bu, bir santim daha ileri
kayacak olsa Schadenfreude sınırlarına girecek. İnsan bir dertten sıyrıldığına
sevinirken aynı derdi çeken başkaları için üzülemiyor. Bu gerçekten çok zor.
Söz gelimi Ex’ten ayrıldığımda (Bakınız Zehir ve Doz Serisi) bir gözümden mutluluk ve huzur gözyaşı,
diğerinden de O’nun acısını duyumsadığım türden hüzün gözyaşı akmadı mesela. O’nun
içinde bulunduğu durum yüzünden üzülmüştüm elbette ama ben acı çekmiyordum,
üzülmüyordum sonuçta. Neyse, döndüm mutfağa, bir sigara daha yaktım. Birazdan
gelirdi elektrikler, artık gelsindi yani, epey uzamıştı bu bekleyiş. O sigara
da bitti. Tekrar salona gitme, perdeyi aralama, sonra salondaki kanepeyi uzanıp
telefonda twitter, instagram kurcalama. Derken, ansızın, bir ürperti hissettim
vücudumda, sanki buzdolabını açtığınızda üzerinize soğuk hava kütlesi gelir ya,
öyle işte. Gayri ihtiyari kalkıp kalorifer peteklerine uzattım elimi. Buz gibi!
Cayır cayır yanması gereken kaloriferler kaput! This parrot is no more! Üşümenin
psikolojik bir yanı olduğu şüphe götürmez bir gerçek, ‘ürperti’, birden
titremeye dönüştü. Ulan ben yeşil bloklardayım, bu kaloriferin elektrik
kesintisiyle ne işi olur, dışarıdaki tipi evi ne kadar zamanda yaşanmaz hale
getirir türünden endişe çığlıkları kafama üşüştü hemen. İlk defa o zaman mum
yakmaya gerek gördüm, demiştim ya, dışarıdaki zerre miktarda ışık yok ama
kar-tipi veya her ne doğa etkisinden kaynaklanıyorsa artık, tuhaf bir aydınlık
var. Üşüyünce hemen wc ihtiyacı da peydahlanır bende, bu da anlaşılmaz bir tür vücut
tepkisi. Uzun kollu termal bir atlet giydim içime, onun üzerine de eski bir
kazak. Arada bir gidip petekleri kontrol ediyorum, sanki elime sıcak geldiği
anda üşümem duracak gibi bir hal. Hayır, buz. Saate baktım, 10pm’e geliyor, en
iyi gidip yatmak diye düşündüm. Yorganımın üzerine bir de battaniye koydum, ayaklarımı
da çorapla koruma altına aldım. Yatağa kıvrılmadan önce pili bitecek hale
gelmiş telefonumu şarja taktım, olur da ben uyurken elektrik gelirse dolsun
diye. Tesbih böceği pozisyonunda uyku dualarıma üşüyüp hasta olmama duaları
ekleyip sızmayı bekledim öylece. Ağırlık çöktü üzerime. Dalmak üzereydim.
İngilizce “beep!” diye ses çıkardı prize takılı telefonum,
tam dalmak üzereyken kulağıma gelen bu sesi “biip! Elektrik geldi!” diye
anladım ben, sızmak üzereyken açtım gözlerimi, yavaşça doğruldum yataktan.
Saate baktım, 10.15pm. Kalktım, elektrik düğmesini parmakladım: Cereyan gene yok!
Telefona uzandım, şarj olmaya devam etmediğine göre akım yok! Hemen salona
yürüdüm karanlıkta, pencereden baktım. Yeşil bloklar karanlıkta, turuncular ise
ışıl ışıl! Belli ki bir anlığına benim de oturduğum yeşillere uğramış, sonra
beğenmeyip turuncu bloklara gitmiş elektrik. Sinirlerim bozuldu. Ev iyice soğumuş,
giydiklerime ek olarak bir de hırka aldım üzerime, mutfağa gittim, bir sigara.
Tipi, pastel boya effect. Yıldızsız ve bulutlu karanlıkta ürperten aydınlık bir
hava. Bekledim bir süre, belki merhamet edipnbize de gelir elektrik diye.
Gelmedi. İyice üşüme geldi onun yerine. Saate baktım, 10.45pm. Gene gidip
yatmaya karar verdim nihayet ve gidip yattım telefonu şarja geri taktıktan
sonra. Daldım uykuya çok geçmeden, ve öyle garip rüyalar gördüm ki, detaylarını
şimdi hatırlasam kitap olurdu karalayacaklarım. Kırık dökük hatırladığım
kadarıyla bir roman yazarıydım, sonra uzaylılar geliyordu ve romanda kedi
olmamasını eleştiriyordu. Ne kadar salak bir irkilmeyle uyandığımı tarif
edemem. Yatakta sırt üstü durup karanlıktan görmediğim tavana bakarken “beep!” Hemen
kalkmadım bu kez, saatin kaç olduğunu tahmin bile edemiyorum zaten o rüyadan
sonra, kalkıp su içmem lazım diye giye geçirdim aklımdan, ağzım kuru,
dudaklarım çatlamış haldeydi. Telefona uzandım saate bakayıp diye: 11.50pm!
Daha 12 bile olmamış! Kalktım çabucak, sanki çok acil bir işim varmış da
gecikmişim gibi. Önce salona geçip pencereye baktım, şerefsiz Tesla yeşil
bloklara uğramış nihayet. Kalorifer petekleri ılık, bu iyi, demek yanmaya
başladı. Moralim yerine geldi ama hala rüyadan ötürü mal halim devam ediyor. Su
içtikten sonra dudaklarıma da krem sürdüm çatlaklar için, bilgisayarı açtım, rüyam
o sırada taze olduğundan Tartini gibi hemen kaleme alsam belki şu an çok başka
türlü bir metin okuyor olacaktınız ama hayır, ‘uyurum zaten birazdan’ diye
düşünüp üşendim, yazmadım bir şey. Haber siteleri, öylesine gezinmeler, oradan
oraya atlamalar derken, gene geldik pornhub’a, xhamster’a. Bir gün seyretmezsem
rahat etmiyorum sanki, ben adam olmam dostlar. İspanya ikinci ligten maç
özetleri seyreder gibi filmden filme atlamaya başladım, ama ev ısındıkça benim de keyfim
geldi. Pisboğazlık baş gösterdi sonra: O saatte nutella yenmez ama canım
çekti işte. Uykum iyice kaçtı böylece. Tumblr’da komik kedi gifleri ve big boobs
ablalar, onedio.com galerileri filan derken, epey bir zaman geçti böyle. Gözüm
de saatte, hem yatmam lazım diyorum hem de kalkıp gitmiyorum yatağa. Dışarısı
-10’u buldu, saat 01.27am olduğunda, o uyuşuk halimde birden oturduğum yerde sarsılma
hissettim. Hepimiz deprem görmüş insanlarız, tüylerimiz diken diken oluyor
böyle bir ihtimali düşündüğümüz anda, ilk saniye sesli olarak hassiktir kelimesi
çıktı ağzımdan, sonra belki de koltukta fazla kaykıldım diye aklımdan
geçirecekken birden daha şiddetli ve uzun, 3-4 saniye süren bir sallanma geldi.
Zıpkın gibi ayağa fırladım, tam bir Virgilius fotoğrafı: Elimde sigara, önümde
sarışın big boobs bir ablaya DP, ağzımda
çabucak mırıldanmaya başladığım ayetel kürsi. Bina yıkılsa, depremden ölmezsek
donarak ölücez, dışarısı zemherir kıyamet. Her halükarda münker nekir sıçar
ağzıma... Bilgisayarı kapattım, sigarayı söndürdüm, tekrar saldırıya geçen idrar
torbamı hızla wc’de boşalttıktan sonra düpedüz koşa koşa yatağa attım kendimi,
yorganın altında tesbih böceği taklidi yapıp kıvrıldım.
Sabah gördüm, deprem Kiğı’da
vuku bulmuş. 5.3
Benim kişisel sarsıntılarım ise küçük çaplı bir deprem
fırtınasına denk sayılır o gece.