Geçen cuma hayatımda en çok küfür ettiğim gündü muhtemelen.
Savuracak küfür kalmayınca en son benden çok önce bu şehre gelmiş, hizmet sürelerini
doldurmaya az kalmış kişilere dönüp “bana
Erzurum’un götü lazım. Siz burada eskisiniz, dağda yamaçta bir mağarada da duruyor,
beni bekliyor olabilir, biliyorsunuzdur, bilmelisiniz. Göt şeklinde, üzerinde
Erzurum yazan bir şey vardır illa ki. Erzurum’un götünü sikmem gerek!” diye
sorunca, daha önce kendisinden bahsettiğim federasyon temsilcisi arkadaşım
kendisiyle maç görevi için gideceği Trabzon’a gelmemi teklif etti,
uzaklaşmalıymışım buradan. Çabucak hazırlandım iş çıkışı, aynı akşam yola
çıktık.
Doğu Anadolu berbat bir yer. Bütün şehirler abuz, absürd. Güzergâhımız
şöyleydi: Erzurum’dan Aşkale, sonra Kop Dağı tırmanışı, Kop Dağından iniş,
Bayburt, Gauk Dağına çıkış, Gauk Dağından indikten sonra Gümüşhane, ardından
Zigana’yı tırmanma, Zigana’dan sonra bu defa Maçka’ya doğru iniş ve Trabzon. 2400
bilmem kaç metrelik Kop Dağı geçidinin zirvesinde –tıpkı geçen defa olduğu
gibi- hayatımda hiç yaşamadığım türden bir ürperti hissettim gene. Kilometreler
boyunca mesafeyi bir eve, bacaya rastlamadan kat edip birden geçidin doruğunda konaklama
tesisi kılığına bürünmüş kerpiçten eğri büğrü iki küçük barakanın biçimsiz
pencerelerinden sızan soluk bir ampul ışığı görünce, hele yaklaşan araba sesini
duyan içeridekilerin başlarını içeriden uzatıp sizi süzdüklerini fark edince garip
bir korku kıpırdıyor insanın derinliklerinde. Arabadan inmeye de cesaret
edemedik ki tedirginlikten, üstelik iki adamız, ikimiz de silahlıyız, bir
konumumuz, pozisyonumuz var devlette ama işte orası dünya dışı bir yermiş
duygusu yaratıyor insanda. Yıldızlar hiç olmadığı kadar yakın ve parlak, geçidin
hemen iki yanında yükselen dağlar Lem’in Solaris’inden fırlamış canlı birer
organizma gibi tepeden bakıyorlar bize ve biz ezik, sinik bir halde duruyoruz
orada. Arkadaşım terkedilmiş kovboy kasabalarına benzetti orayı, ben de Almancasının
mükemmel olduğunu bildiğimden “hayatımda
bu kadar unheimleich” bir yer görmedim” diye mukabele ettim. Yola devam
ederken az ötede önceki geçişimde dikkatimi çekmeyen bir levha kendini
gösterdi, “Kop Şehitliği.” Haydaa,
anasının örekesi denilecek bir yerde ne şehitliği bu böyle? Böylesine dehşetli
bir ortamda, köşede bir şehitlik? Google’a baktım hemen, 1. Dünya Savaşında Rusların işgali sırasında bu dağ geçidinde savunma hattı oluşturulmuş, aylar
boyu şiddetli bir mücadele yaşanmış civarda. Yüksek sıradağları aşmak için tek
yol da bu geçitler zaten. Gündüz vakti bir kez daha bu yoldan geçecek olursam
şehitliği ziyaret etmeye dair kendime söz verdim, milliyetçi bir tip değilim
ama içimde bir şeyler kıpırdadı doğal olarak, fatihamı okudum yanından
geçerken. Kop’tan sonra Bayburt’a doğru inişe geçtik, Bayburt hakkında
yazılabilecek hiçbir şey yok. Allah düşürmesin. Sanki aklımdan geçenleri
biliyormuş gibi arkadaşım sordu, “Bayburt’ta
vali olmayı mı tercih edersin, yoksa siktiriboktan bir Ege ya da Marmara
ilçesinde kaymakamlığı mı?” Ne kaymakamlığı, mahalle muhtarı olmayı
yeğlerim ben. Bayburt sadece Bayburtlu Zihni’nin
varlığı için değerli o kadar. Gauk Dağı Geçidine çıkarken kafamda sürekli ‘Herr
Gauk’ lafı dönüp durdu, sanki İsviçre ya da Almanya’da bir geçit ismi bu. Gauk
ne lan? 1875 metre yüksekliğindeki bu dağ geçidinin Erzurum’dan daha alçakta olması
da ayrı bir komedi, Erzurum’un deniz seviyesinden yüksekliği 1961 metre çünkü.
| Bayburt'un kilometrelerce dışında, aracın lastiği patlamasın diye dua edeceğiniz bir noktada karşımıza çıkan tabela. Ne diskosu, ne gazinosu lan? |
Gümüşhane’ye yaklaşmaya başladık. Nasıl Artvin manyaklık ölçüsünde yanlış bir şehirse,
Gümüşhane de öyle. Artvin dağın eteklerine de değil, düpedüz yamacına kurulu
bir şehirken, Gümüşhane iki dağ sırasının
arasındaki çukur mu denir, vadi mi, artık ne boksa, oraya sıkışmış, sokuşturulmuş
bir kent görünümünde. Hadi en azından Artvin yeşil bir şehir, Gümüşhane öyle de
değil. Şehrin bir girişi, bir de çıkışı var. O kadar. Şimdi bu son yazdığımı
ilk başta normal düşünebilir insan ama açıklayayım: Söz gelimi Ankara’nın Samsun’a,
Konya’ya, Eskişehir’e, Kırıkkale’ye vs. ayrı yolları ayrıdır. Ya da lanet Erzurum’un
Ağrı’ya, Erzincan’a, Bingöl’e vs. yolları farklı farklı. İstanbul’u filan söylemiyorum
bile. İşte Gümüşhane’ye bir giriş, bir de çıkış var. Hepsi bu. Üstelik orada
görevli bir arkadaşımdan öğrendiğim kadarıyla güneş öğlene doğru
ulaşabiliyormuş şehre, ikindi vakti de batıyormuş, ışığı dağlardan erişemediği
için. Gümüşhane’de de vali olmak istemediğimi belirterek geçeyim bu bahsi. Kral
bile olmam a.q. Tekrar tepeleri çıkış, bu defa Zigana. Zigana bu geçitlerin en
şöhretlisi ama sonuçta uzun bir tünelden kolayca geçiliyor, Kop’un yarısı kadar
kaygı vermiyor ne çıkışı, ne de inişi. Kop hem yüksek, hem de tünel filan yok,
yol doğruca dağın tepesinden aşıyor. Zigana geçidinden sonra Bolu Dağındakilere
benzer et mangalcılar sıralanmışlar yol boyunca. İçerilerde arkadaşımın bildiği
bir yere kıvrıldık, iki kişi bir kilo et. Zigana’nın inişi artık Maçka’ya,
oradan da Trabzon’a uzanan yol ile seyahatimizin sonuna getirdi bizi. Trabzon’a
yaklaşırken kardeşim aradı:
‘Abi, gezmeye mi gidiyorsun Trabzon’a, yoksa iş için mi?’
‘Gezip dolaşayım diye geldim, bir gece kalıp yarın akşam
döneceğim Erzurum’a.’
‘Yarın için bir planın yoksa sana kahvaltı etmeni istediğim
inanılmaz bir yeri tavsiye edeceğim.’
‘Olur tabi, boşum tüm gün.’
‘Abi linkini atacağım şimdi, Kalkanoğlu Pilavcısı. Hayatında
böyle bir pilav yememişsindir.’
‘Ulan kurban bayramı kahvaltısı mı bu, bana kavurma pilav
yedireceksin? Adam gibi kahvaltı yok mu?’
‘Abi sen beni dinle. Mutlaka git. Sonra konuşalım.’
Yomra’ya yakın, Yalıncak’taki misafirhanede sabah
uyandığımda karşımda alabildiğine uzanan Karadeniz manzarası karşıladı beni.
Hava güneşli ve ılık, deniz derya. Ayrılmak istemedim o balkondan ama kahvaltı
ve daha önce gezmediğim Trabzon beni bekliyordu. İlk dolmuşla Meydan’a, oradan da ikinci dolmuşla Moloz adı verilen
bir semte. Yol boyunca sağa sola bakarak, şehri seyrederek canlı ve kıpır kıpır
bir atmosfer hissettim, nüfus olarak Erzurum güya Trabzon’dan daha büyük bir
kent ama Erzurum yaşlı, hantal, bir ayağı çukurda tükenmiş bir adamken Trabzon genç,
enerjik bir delikanlı gibi. Trafik hızlı, insanlar koşturmaca halinde. Moloz’a
vardım, saat 10.00 civarı. Esnafa sorup kolayca buldum pilavcıyı. Kafamda hala
sabahın o vakti kahvaltı niyetine pilav yenir mi sorusu. Kapıdan girdim, yapay
ama tarihi bir dekorasyon var içeride, gâvurların ‘cosy’ dedikleri türden sıcak bir ortam. Oturdum, kavurmalı pilav
söyledim. Meraklı gözlerimin önünde koca bir kazandan teraziyle tartarak pilavı
tabağıma koydular, üzerine de kavurma, sonra servis ettiler masama. Meğer 1856’dan
beri babadan oğula geçen bu müessesede kural böyleymiş. Yemeğe başladım, Allah’ım
o nasıl bir lezzet! Her bir pirinç tanesini ayrı ayrı hissediyorum ağzımda,
mest oldum resmen. Yavaş, çok yavaş, tadını çıkarta çıkarta silip süpürdüm
tabağı. Ayrılırken kardeşimi aradım, bu müthiş deneyimi yaşamama vesile olduğu
için. Gene de kahvaltıda değil de öğlen yemeğinde yemenin daha uygun olacağını
ekleyince, kardeşimden gelen tepki: “Abi,
öğlene kalmıyor ki. Adamlar sabah yapıyorlar, öğlen gidince bulamıyorsun. Bir
kazan pişiyor sadece, yoksa ben de seninle aynı fikirdeyim ama o pilavı yemek
için sabah erken gitmek lazım, o yüzden seni erken gönderdim yoksa yiyemezdin.”
Anladığım kadarıyla mesele kahvaltı yapmam değilmiş, o pilavı yemekmiş.
Moloz’dan sahil-cadde boyunca yürümeye başladım sonra,
saatlerce sürdü yürüyüşüm. Yolda, üstelik Merter E-5 yolu kenarı da değil,
dolmuşların, otobüslerin geçtiği, duraklarda insanların bekleştiği bir cadde
kenarında ön dişleri altın, kendisi tombik, saçları toplu, Azeri olduğunu
sandığım bir kadın tarafından “Taatlıığğmm,
gelsene biraz konuşalım” şeklinde açık bir tacize/davete uğradım. Erzurum’da
orospuların böyle sokak ortasında iş atması ne demek? Maazallah önce sikerler,
sonra da ahlaka mugayyir diye boğazlayıp bir de gururla sergilerler. Şaşkınlık
içinde kadının yanından yürüyüp giderken ne garip bir ülkede yaşadığımı
düşünmeye başladım. Orospu olmak ya da orospuyla beraber olmak makbul bir şey değil
elbette, ama orospuları recmedip ondan sonra da zihinsel engellileri, aklı
ermeyen çocukları, şantajla en iğrenç şekilde masum kadınları vicdana sığmayan
şekilde suiistimal etmek, kullanmak… Riyakârlık bu milletin içinde. Genlerine
işlemiş halde. Geçmişte (this is a true
story) Doğu Anadolu bölgesindeki adını vermeyeceğim bir şehrin bir ilçesinde
yaşanan bir tecavüz olayı ile ilgili olarak çalıştığım kuruma ilçedeki kadın-erkek
çok sayıdaki kişinin DNA örnekleri gönderilmişti. (Kadınlardan alınan örnekler,
Mitokondriyal DNA için.) Sonuçlar dudak
uçuklatan cinstendi, amacımız sözü edilen tecavüz olayının failini bulmaksa da bu
arada zorunlu olarak bambaşka bulgular çıkmıştı önümüze: İlçede kim kimin
babası, kimin kimi sikmiş, hangi kadın kime vermiş belli değildi! Söz gelimi dört
çocuklu bir ailenin iki çocuğu ailenin babasından iken çocuklardan biri
başkasından, öteki de üçüncü bir babadandı. Bu değindiğim tek bir örnek, daha
bunun gibi kaç tane olayla karşılaştığımızı tahmin edemezsiniz. Rapor büyük
gizlilik içinde hazırlandı, meselenin vehametini idrak eden yargı önlem olarak dosyaya
derhal gizlilik kararı aldı. Aksi takdirde ilçede katliam yaşanması kaçınılmaz
olurdu. İşte, böylesine tutucu, ahlaklı, dindar, mazbut Anadolu İnsanının, cuma
namazını kaçırmayan, ramazanda orucunu aksatmayan kimselerin riyakâr ahlak
anlayışı örneği. Orospuyu döver, öldürürler, genelevleri yıkar, ahlak vaazı
verirler ama siklerini kime sokacakları en büyük dertleridir. Kız ya da erkek
çocuklar, bakire ya da dullar, aklı
ermeyen ya da aklı yetersiz olan garipler hep kurban adaylarıdır bunların.
Aklıma şu an şu saniye Nazım’ın lanet olası bir şiirinden enfes bir bölüm
geldi, mesele tam da bundan ibaret:
Yarma
bir jandarma
tarlada zina eden
bir çifti sürür.
Kahvede
piri mugan dede
sulanırken çırağa
"Lâhavle ve lâ" çekip derin derin
bu geçenlerin
suratına
tükürür.
Saatler süren uzun yürüyüşüm, ayaklarımda mecal kalmayacak
halde iken Forum adındaki kocaman bir AVM’de sona erdi, bir cafenin deniz
manzaralı balkonuna geçtim, arkadaşımı işi bittiğinde beni AVM’den alması için
haberdar edip kahve içmeye başladım. Trabzonun kızları fena sayılmaz, ama daha
dikkat çekici olan erkeklerdi: Göbekli erkek ne kadar az! Göbeğimden utandım
valla.
İkindi vakti arkadaşım gelip aldı beni, bildiği bir
balıkçıda çılgın bir levrek sefası, sonra dönüş yoluna koyuluş.
