5 Mart 2015 Perşembe

"Perversions of Pain" Üzerine...




Özlüyorum. Çok özlüyorum.
Düşünüyorum. Hep düşünüyorum.
Hatırlıyorum. Hayallerim belleğimde turluyor sürekli.
Öfkeleniyorum. Sanki kendini ve bizi inkâr eden, çekip giden ben değilmişim de senmişsin gibi hiddetleniveriyorum.
Bekliyorum. Neyi, neden, ne kadar bekleyeceğimi bilmeden sabırla bekliyorum.
Korkuyorum. Henüz evcilleşmemiş bir yavru köpeğin yeni sahibinden korkması gibi korkuyorum.


Sürekli benimlesin. Her an. 


Ne var ki kendi yolunda ağır aksak seyreden bir aracın hayatını felç etmek için yeryüzüne davetsizce inmiş yoğun bulutların arasına ansızın girmesine benzer şekilde bir an, bir hal, bir dönem, bir zaman aralığı beni içine çekiyor bazen.  Yitip gitmişlik hissi bu. Ben çağırmıyorum o sisi. Güneşin ilişemediği, sıcaklığı hissedemez, yolumu tam anlamıyla kaybetmiş birine dönüşüyorum o zaman. Gözlerim görmez oluyor, zihnim donuk, hayallerim ve hatıralarım saklı bir hazine gibi kayboluyor. Sen dünyanın öteki ucunda bulunsan, dünyanın en harika erkeğiyle kıskanılası bir cennet saadeti yaşayacak olsan ve ben bunu bilsem de pusulam gene bana seni işaret edecekken, o sözünü ettiğim sislerin beni zincirlediği kopuş durumda nasıl bir manyetik delilik söz konusu ise artık seni dahi düşünemez hale geliyorum. Anlatamıyorum, çünkü anlatılamayacak bir şeyden bahsediyorum burada. Pusula o zamanlarda seni göstermiyor dedim, yoksa beni başka bir kutuba yönlendiriyor değil. İbre dön baba dön turluyor aklını yitirmiş gibi. 


Bu akşam bir şeyin farkına vardım.

Ruhumun tepeden tırnağa kaskatı kesildiği, acıyı, hüznü, sevgiyi, tutkuyu hissetmeyen taştan göbekli bir adam heykeline dönüştüğüm o hal, zihnimde seni yanımda hissetmediğim-  daha doğrusu ötelediğim, seninle hayalimde konuşmadığım, seninle gülmeyi bıraktığım, seni özlemeyi unuttuğum zamanlarda ortaya çıkmakta. Gene anlatamıyorum.

Seni özlemek değil, seni unutmaya başlamak benim en ağır depresyonum. Farkındalığına vardığım sebep/sonuç ilişkisi. Çok sürmüyor, bazen –en fazla- birkaç gün belki. Ne ki O sırada yaşamım en karanlık sisleri batmakta. Yaşamdan, insanlardan en katı şekilde izole olduğum, nefes almaktan bıktığım dakikalar, saatler o döneme karşılık geliyor hep. Seni gene hatırladığım, özlemeye başladığım an içimde artık hangi kimyasalların etkisiyle bilmiyorum, buzlarım çözülmeye başlıyor ve kalbim tekrar atarken normale dönüyorum çabucak. Tabii kendi normalime. 


Cennetten kovulan Âdem geri dönmek istediği için o kadar tövbe etti, bağışlanma diledi. Çocukları cenneti görselerdi, şüphesiz dünyayı cehenneme çevirmekten geri dururlardı. Bana gelince, cennetimi gördüm, biliyorum, fakat bir lahza unuttuğum anlarda melun cehenneme dönüşüyor dünyam. 



Bu akşam idrak ettiğim ama bir türlü kelimelere dökemediğim hal beyanı bu işte. Cennetimin hayali bile beni sakinleştirebiliyor. Tatmin etmiyor, elbette yetmiyor, ama melanet hissinden korumakta...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!