9 Mart 2015 Pazartesi

Trabzon Yolculuğu Üzerine...



Geçen cuma hayatımda en çok küfür ettiğim gündü muhtemelen. Savuracak küfür kalmayınca en son benden çok önce bu şehre gelmiş, hizmet sürelerini doldurmaya az kalmış kişilere dönüp “bana Erzurum’un götü lazım. Siz burada eskisiniz, dağda yamaçta bir mağarada da duruyor, beni bekliyor olabilir, biliyorsunuzdur, bilmelisiniz. Göt şeklinde, üzerinde Erzurum yazan bir şey vardır illa ki. Erzurum’un götünü sikmem gerek!” diye sorunca, daha önce kendisinden bahsettiğim federasyon temsilcisi arkadaşım kendisiyle maç görevi için gideceği Trabzon’a gelmemi teklif etti, uzaklaşmalıymışım buradan. Çabucak hazırlandım iş çıkışı, aynı akşam yola çıktık. 


Doğu Anadolu berbat bir yer. Bütün şehirler abuz, absürd. Güzergâhımız şöyleydi: Erzurum’dan Aşkale, sonra Kop Dağı tırmanışı, Kop Dağından iniş, Bayburt, Gauk Dağına çıkış, Gauk Dağından indikten sonra Gümüşhane, ardından Zigana’yı tırmanma, Zigana’dan sonra bu defa Maçka’ya doğru iniş ve Trabzon. 2400 bilmem kaç metrelik Kop Dağı geçidinin zirvesinde –tıpkı geçen defa olduğu gibi- hayatımda hiç yaşamadığım türden bir ürperti hissettim gene. Kilometreler boyunca mesafeyi bir eve, bacaya rastlamadan kat edip birden geçidin doruğunda konaklama tesisi kılığına bürünmüş kerpiçten eğri büğrü iki küçük barakanın biçimsiz pencerelerinden sızan soluk bir ampul ışığı görünce, hele yaklaşan araba sesini duyan içeridekilerin başlarını içeriden uzatıp sizi süzdüklerini fark edince garip bir korku kıpırdıyor insanın derinliklerinde. Arabadan inmeye de cesaret edemedik ki tedirginlikten, üstelik iki adamız, ikimiz de silahlıyız, bir konumumuz, pozisyonumuz var devlette ama işte orası dünya dışı bir yermiş duygusu yaratıyor insanda. Yıldızlar hiç olmadığı kadar yakın ve parlak, geçidin hemen iki yanında yükselen dağlar Lem’in Solaris’inden fırlamış canlı birer organizma gibi tepeden bakıyorlar bize ve biz ezik, sinik bir halde duruyoruz orada. Arkadaşım terkedilmiş kovboy kasabalarına benzetti orayı, ben de Almancasının mükemmel olduğunu bildiğimden “hayatımda bu kadar unheimleich” bir yer görmedim” diye mukabele ettim. Yola devam ederken az ötede önceki geçişimde dikkatimi çekmeyen bir levha kendini gösterdi,  “Kop Şehitliği.” Haydaa, anasının örekesi denilecek bir yerde ne şehitliği bu böyle? Böylesine dehşetli bir ortamda, köşede bir şehitlik? Google’a baktım hemen,  1. Dünya Savaşında Rusların işgali sırasında bu dağ geçidinde savunma hattı oluşturulmuş, aylar boyu şiddetli bir mücadele yaşanmış civarda. Yüksek sıradağları aşmak için tek yol da bu geçitler zaten. Gündüz vakti bir kez daha bu yoldan geçecek olursam şehitliği ziyaret etmeye dair kendime söz verdim, milliyetçi bir tip değilim ama içimde bir şeyler kıpırdadı doğal olarak, fatihamı okudum yanından geçerken. Kop’tan sonra Bayburt’a doğru inişe geçtik, Bayburt hakkında yazılabilecek hiçbir şey yok. Allah düşürmesin. Sanki aklımdan geçenleri biliyormuş gibi arkadaşım sordu, “Bayburt’ta vali olmayı mı tercih edersin, yoksa siktiriboktan bir Ege ya da Marmara ilçesinde kaymakamlığı mı?” Ne kaymakamlığı, mahalle muhtarı olmayı yeğlerim ben. Bayburt sadece Bayburtlu Zihni’nin varlığı için değerli o kadar. Gauk Dağı Geçidine çıkarken kafamda sürekli ‘Herr Gauk’ lafı dönüp durdu, sanki İsviçre ya da Almanya’da bir geçit ismi bu. Gauk ne lan? 1875 metre yüksekliğindeki bu dağ geçidinin Erzurum’dan daha alçakta olması da ayrı bir komedi, Erzurum’un deniz seviyesinden yüksekliği 1961 metre çünkü.



 
Bayburt'un kilometrelerce dışında, aracın lastiği patlamasın diye dua edeceğiniz bir noktada karşımıza çıkan tabela. Ne diskosu, ne gazinosu lan?



 
Bu da uzaklarda bir yerde konumlanmış disko, gazino. Sağdaki iki parlak ışık yolu aydınlatmak için, mavili pembe olan da adı geçen mekan olsa gerek. Çevre alabildiğine zifir. Buraya kim gelir, konsomatrislerin yaş ortalaması kaçtır, hesapne kadar tutar doğrusu çok merak ettim.



Gümüşhane’ye yaklaşmaya başladık. Nasıl Artvin manyaklık ölçüsünde yanlış bir şehirse, Gümüşhane de öyle. Artvin dağın eteklerine de değil, düpedüz yamacına kurulu bir şehirken, Gümüşhane iki dağ sırasının arasındaki çukur mu denir, vadi mi, artık ne boksa, oraya sıkışmış, sokuşturulmuş bir kent görünümünde. Hadi en azından Artvin yeşil bir şehir, Gümüşhane öyle de değil. Şehrin bir girişi, bir de çıkışı var. O kadar. Şimdi bu son yazdığımı ilk başta normal düşünebilir insan ama açıklayayım: Söz gelimi Ankara’nın Samsun’a, Konya’ya, Eskişehir’e, Kırıkkale’ye vs. ayrı yolları ayrıdır. Ya da lanet Erzurum’un Ağrı’ya, Erzincan’a, Bingöl’e vs. yolları farklı farklı. İstanbul’u filan söylemiyorum bile. İşte Gümüşhane’ye bir giriş, bir de çıkış var. Hepsi bu. Üstelik orada görevli bir arkadaşımdan öğrendiğim kadarıyla güneş öğlene doğru ulaşabiliyormuş şehre, ikindi vakti de batıyormuş, ışığı dağlardan erişemediği için. Gümüşhane’de de vali olmak istemediğimi belirterek geçeyim bu bahsi. Kral bile olmam a.q. Tekrar tepeleri çıkış, bu defa Zigana. Zigana bu geçitlerin en şöhretlisi ama sonuçta uzun bir tünelden kolayca geçiliyor, Kop’un yarısı kadar kaygı vermiyor ne çıkışı, ne de inişi. Kop hem yüksek, hem de tünel filan yok, yol doğruca dağın tepesinden aşıyor. Zigana geçidinden sonra Bolu Dağındakilere benzer et mangalcılar sıralanmışlar yol boyunca. İçerilerde arkadaşımın bildiği bir yere kıvrıldık, iki kişi bir kilo et. Zigana’nın inişi artık Maçka’ya, oradan da Trabzon’a uzanan yol ile seyahatimizin sonuna getirdi bizi. Trabzon’a yaklaşırken kardeşim aradı:


‘Abi, gezmeye mi gidiyorsun Trabzon’a, yoksa iş için mi?’
‘Gezip dolaşayım diye geldim, bir gece kalıp yarın akşam döneceğim Erzurum’a.’
‘Yarın için bir planın yoksa sana kahvaltı etmeni istediğim inanılmaz bir yeri tavsiye edeceğim.’
‘Olur tabi, boşum tüm gün.’
‘Abi linkini atacağım şimdi, Kalkanoğlu Pilavcısı. Hayatında böyle bir pilav yememişsindir.’
‘Ulan kurban bayramı kahvaltısı mı bu, bana kavurma pilav yedireceksin?  Adam gibi kahvaltı yok mu?’
‘Abi sen beni dinle. Mutlaka git. Sonra konuşalım.’


Yomra’ya yakın, Yalıncak’taki misafirhanede sabah uyandığımda karşımda alabildiğine uzanan Karadeniz manzarası karşıladı beni. Hava güneşli ve ılık, deniz derya. Ayrılmak istemedim o balkondan ama kahvaltı ve daha önce gezmediğim Trabzon beni bekliyordu. İlk dolmuşla Meydan’a,  oradan da ikinci dolmuşla Moloz adı verilen bir semte. Yol boyunca sağa sola bakarak, şehri seyrederek canlı ve kıpır kıpır bir atmosfer hissettim, nüfus olarak Erzurum güya Trabzon’dan daha büyük bir kent ama Erzurum yaşlı, hantal, bir ayağı çukurda tükenmiş bir adamken Trabzon genç, enerjik bir delikanlı gibi. Trafik hızlı, insanlar koşturmaca halinde. Moloz’a vardım, saat 10.00 civarı. Esnafa sorup kolayca buldum pilavcıyı. Kafamda hala sabahın o vakti kahvaltı niyetine pilav yenir mi sorusu. Kapıdan girdim, yapay ama tarihi bir dekorasyon var içeride, gâvurların ‘cosy’ dedikleri türden sıcak bir ortam. Oturdum, kavurmalı pilav söyledim. Meraklı gözlerimin önünde koca bir kazandan teraziyle tartarak pilavı tabağıma koydular, üzerine de kavurma, sonra servis ettiler masama. Meğer 1856’dan beri babadan oğula geçen bu müessesede kural böyleymiş. Yemeğe başladım, Allah’ım o nasıl bir lezzet! Her bir pirinç tanesini ayrı ayrı hissediyorum ağzımda, mest oldum resmen. Yavaş, çok yavaş, tadını çıkarta çıkarta silip süpürdüm tabağı. Ayrılırken kardeşimi aradım, bu müthiş deneyimi yaşamama vesile olduğu için. Gene de kahvaltıda değil de öğlen yemeğinde yemenin daha uygun olacağını ekleyince, kardeşimden gelen tepki: “Abi, öğlene kalmıyor ki. Adamlar sabah yapıyorlar, öğlen gidince bulamıyorsun. Bir kazan pişiyor sadece, yoksa ben de seninle aynı fikirdeyim ama o pilavı yemek için sabah erken gitmek lazım, o yüzden seni erken gönderdim yoksa yiyemezdin.” Anladığım kadarıyla mesele kahvaltı yapmam değilmiş, o pilavı yemekmiş.


 
Pilav kılıklı cennet helvası.



Moloz’dan sahil-cadde boyunca yürümeye başladım sonra, saatlerce sürdü yürüyüşüm. Yolda, üstelik Merter E-5 yolu kenarı da değil, dolmuşların, otobüslerin geçtiği, duraklarda insanların bekleştiği bir cadde kenarında ön dişleri altın, kendisi tombik, saçları toplu, Azeri olduğunu sandığım bir kadın tarafından “Taatlıığğmm, gelsene biraz konuşalım” şeklinde açık bir tacize/davete uğradım. Erzurum’da orospuların böyle sokak ortasında iş atması ne demek? Maazallah önce sikerler, sonra da ahlaka mugayyir diye boğazlayıp bir de gururla sergilerler. Şaşkınlık içinde kadının yanından yürüyüp giderken ne garip bir ülkede yaşadığımı düşünmeye başladım. Orospu olmak ya da orospuyla beraber olmak makbul bir şey değil elbette, ama orospuları recmedip ondan sonra da zihinsel engellileri, aklı ermeyen çocukları, şantajla en iğrenç şekilde masum kadınları vicdana sığmayan şekilde suiistimal etmek, kullanmak… Riyakârlık bu milletin içinde. Genlerine işlemiş halde.  Geçmişte (this is a true story) Doğu Anadolu bölgesindeki adını vermeyeceğim bir şehrin bir ilçesinde yaşanan bir tecavüz olayı ile ilgili olarak çalıştığım kuruma ilçedeki kadın-erkek çok sayıdaki kişinin DNA örnekleri gönderilmişti. (Kadınlardan alınan örnekler, Mitokondriyal DNA için.) Sonuçlar dudak uçuklatan cinstendi, amacımız sözü edilen tecavüz olayının failini bulmaksa da bu arada zorunlu olarak bambaşka bulgular çıkmıştı önümüze: İlçede kim kimin babası, kimin kimi sikmiş, hangi kadın kime vermiş belli değildi! Söz gelimi dört çocuklu bir ailenin iki çocuğu ailenin babasından iken çocuklardan biri başkasından, öteki de üçüncü bir babadandı. Bu değindiğim tek bir örnek, daha bunun gibi kaç tane olayla karşılaştığımızı tahmin edemezsiniz. Rapor büyük gizlilik içinde hazırlandı, meselenin vehametini idrak eden yargı önlem olarak dosyaya derhal gizlilik kararı aldı. Aksi takdirde ilçede katliam yaşanması kaçınılmaz olurdu. İşte, böylesine tutucu, ahlaklı, dindar, mazbut Anadolu İnsanının, cuma namazını kaçırmayan, ramazanda orucunu aksatmayan kimselerin riyakâr ahlak anlayışı örneği. Orospuyu döver, öldürürler, genelevleri yıkar, ahlak vaazı verirler ama siklerini kime sokacakları en büyük dertleridir. Kız ya da erkek çocuklar, bakire ya da dullar,  aklı ermeyen ya da aklı yetersiz olan garipler hep kurban adaylarıdır bunların. Aklıma şu an şu saniye Nazım’ın lanet olası bir şiirinden enfes bir bölüm geldi, mesele tam da bundan ibaret:

Yarma

    bir jandarma

tarlada zina eden

                    bir çifti sürür.

Kahvede

     piri mugan dede

                sulanırken çırağa

"Lâhavle ve lâ" çekip derin derin

                               bu geçenlerin

                                   suratına tükürür.


Saatler süren uzun yürüyüşüm, ayaklarımda mecal kalmayacak halde iken Forum adındaki kocaman bir AVM’de sona erdi, bir cafenin deniz manzaralı balkonuna geçtim, arkadaşımı işi bittiğinde beni AVM’den alması için haberdar edip kahve içmeye başladım. Trabzonun kızları fena sayılmaz, ama daha dikkat çekici olan erkeklerdi: Göbekli erkek ne kadar az! Göbeğimden utandım valla. 


İkindi vakti arkadaşım gelip aldı beni, bildiği bir balıkçıda çılgın bir levrek sefası, sonra dönüş yoluna koyuluş.

5 Mart 2015 Perşembe

"Perversions of Pain" Üzerine...




Özlüyorum. Çok özlüyorum.
Düşünüyorum. Hep düşünüyorum.
Hatırlıyorum. Hayallerim belleğimde turluyor sürekli.
Öfkeleniyorum. Sanki kendini ve bizi inkâr eden, çekip giden ben değilmişim de senmişsin gibi hiddetleniveriyorum.
Bekliyorum. Neyi, neden, ne kadar bekleyeceğimi bilmeden sabırla bekliyorum.
Korkuyorum. Henüz evcilleşmemiş bir yavru köpeğin yeni sahibinden korkması gibi korkuyorum.


Sürekli benimlesin. Her an. 


Ne var ki kendi yolunda ağır aksak seyreden bir aracın hayatını felç etmek için yeryüzüne davetsizce inmiş yoğun bulutların arasına ansızın girmesine benzer şekilde bir an, bir hal, bir dönem, bir zaman aralığı beni içine çekiyor bazen.  Yitip gitmişlik hissi bu. Ben çağırmıyorum o sisi. Güneşin ilişemediği, sıcaklığı hissedemez, yolumu tam anlamıyla kaybetmiş birine dönüşüyorum o zaman. Gözlerim görmez oluyor, zihnim donuk, hayallerim ve hatıralarım saklı bir hazine gibi kayboluyor. Sen dünyanın öteki ucunda bulunsan, dünyanın en harika erkeğiyle kıskanılası bir cennet saadeti yaşayacak olsan ve ben bunu bilsem de pusulam gene bana seni işaret edecekken, o sözünü ettiğim sislerin beni zincirlediği kopuş durumda nasıl bir manyetik delilik söz konusu ise artık seni dahi düşünemez hale geliyorum. Anlatamıyorum, çünkü anlatılamayacak bir şeyden bahsediyorum burada. Pusula o zamanlarda seni göstermiyor dedim, yoksa beni başka bir kutuba yönlendiriyor değil. İbre dön baba dön turluyor aklını yitirmiş gibi. 


Bu akşam bir şeyin farkına vardım.

Ruhumun tepeden tırnağa kaskatı kesildiği, acıyı, hüznü, sevgiyi, tutkuyu hissetmeyen taştan göbekli bir adam heykeline dönüştüğüm o hal, zihnimde seni yanımda hissetmediğim-  daha doğrusu ötelediğim, seninle hayalimde konuşmadığım, seninle gülmeyi bıraktığım, seni özlemeyi unuttuğum zamanlarda ortaya çıkmakta. Gene anlatamıyorum.

Seni özlemek değil, seni unutmaya başlamak benim en ağır depresyonum. Farkındalığına vardığım sebep/sonuç ilişkisi. Çok sürmüyor, bazen –en fazla- birkaç gün belki. Ne ki O sırada yaşamım en karanlık sisleri batmakta. Yaşamdan, insanlardan en katı şekilde izole olduğum, nefes almaktan bıktığım dakikalar, saatler o döneme karşılık geliyor hep. Seni gene hatırladığım, özlemeye başladığım an içimde artık hangi kimyasalların etkisiyle bilmiyorum, buzlarım çözülmeye başlıyor ve kalbim tekrar atarken normale dönüyorum çabucak. Tabii kendi normalime. 


Cennetten kovulan Âdem geri dönmek istediği için o kadar tövbe etti, bağışlanma diledi. Çocukları cenneti görselerdi, şüphesiz dünyayı cehenneme çevirmekten geri dururlardı. Bana gelince, cennetimi gördüm, biliyorum, fakat bir lahza unuttuğum anlarda melun cehenneme dönüşüyor dünyam. 



Bu akşam idrak ettiğim ama bir türlü kelimelere dökemediğim hal beyanı bu işte. Cennetimin hayali bile beni sakinleştirebiliyor. Tatmin etmiyor, elbette yetmiyor, ama melanet hissinden korumakta...

1 Mart 2015 Pazar

Mevcut Durum Üzerine...

Haftalardır sıyrılamadığım kronik yorgunluk hali iyice zorlamaya başladı beni. Sürekli uyumak istiyorum, uyandıktan kısa sonra da gene uyumak... Çok yorulduğum, yıprandığım ve exhausted olduğum düşünülmesin, neredeyse efor sarfetme adına hiç bir şey yapmıyorum ki. Vitamin haplarımı değiştirmeliyim belki de. 


Bu arada, emeklilik meselesi ile ilgili kanun da Genel Kurul'da oylandı, kabul edildi geçen hafta. Torba yasa görüşmeleri bittikten sonra sanırım emekli edilecekler tebligatlar gelmeye başlar. Heyecanla bekliyorum. Olmazsa BİMER'e imzasız bir mail atıp kendimi yavşak diye ihbar etme konusunda kesin karar verdim. 



Hiç bir şey ilgimi çekmiyor. Hiç bir şey istemiyorum. bildiğin depresyon a.q.





26 Şubat 2015 Perşembe

20 Şubat 2015 Cuma

Aile Bağları Üzerine... (Dokuzuncu Bölüm.)



Akşam eve gelir gelmez lanetler okuyup ilk iş olarak içleri vıcık vıcık olmuş jack wolfskinlerimi kalorifer peteğinin yanına koydum kurusunlar diye, kanepeye uzanmış uyuklayan annem sorunca da ilk defa su geçirdiklerini gördüğümden sinirlendiğimi söyledim, uyutmamak için kanepenin ucuna iliştim sonra. Yanına oturduğumda paçalarımın da ıslak olduğunu fark etti annem, ben bir şey demeden şehirde toprak kalmadığını, artık hiçbir yerde toprak görmediğini, asfaltın, taşın, betonun her yeri kapladığını mırıldandı, derken birden kısık gözleri açıldı, ufuk çizgisinin ardında kalmış eski günlere, çocukluğuna gitti:

A-     Toprak bizim tek oyuncağımızdı çocukken, toprağı eşeleyip alttan killi toprak çıkartır, sonra o killi toprakla masa, sandalye gibi eşyalar yapar, evcilik oynardık. Hatta Mesude toprağı eşeleyip fırın yapardı, içine de ekmek koyar, güya ekmek pişiriyor olurduk, sonra da yerdik. Anneme yapılan muskayı bile öyle bulmuştu Mesude.

B-      Ne muskası ya?

A-     Yaaa… Nereden başlasam? Şimdi, babamın (rahmetsiz dedem diye daha evvel değindiğim zât) bir dostu vardı; çarşaflı, laz bir kadın.  

B-      Bu bir ara duyduğum, dedemin eve getirdiği kadın mı?

A-     Hayır, O değil. O başka. Zaten dedenin her zaman dost kadınları vardı. (Anlatırken sesi alışılmadık ölçüde öylesine narin ve içliydi ki, “metres desene şuna” diye takılmaya cesaret edemedim.)

B-      Sonra?

A-     Annem bir gün çok hastalandı. İyileşemedi, doktorlar çağırdık, hiç biri anlamadı hastalığını, muammaydı. Hatta birinin ismini bile hatırlıyorum, Mehmet Said’ti adı. Şu sahne gözümün önünde, annem yatakta kımıldamadan yatarken soluk bir ışık hüzmesi pencereden üzerine düşüyor, doktor annemin elini kaldırıp bileğinden nabzına bakarken başını iki yana sallıyor. Defter kapladığımı hatırlıyorum, demek okula gidiyordum o zamanlar, çok küçük değilmişim. Hayatından ümit kesilmişti anneannenin. Sonra bir gece annem bir rüya gördü, aksakallı bir dede.

B-      Bu aksakallı dede şu meşhur aksakallı dede mi anne?

A-     Evet, o işte. O aksakallı dede rüyasında anneme yataktan kalkmasını, ışığı açmamasını, aynı anda üç kibrit yakmasını, evin kapısı önündeki iki taştan büyük olanını hemen kaldırmasını, altındaki muskayı çıkarmasını söylemiş. Annem dedeni uyandırıp anlatmış rüyasını, babam zaten sigara içerdi, başucundan kibrit kutusunu alıp üç tanesini yakmış, yürümüşler kapıya, taşı kaldırıp muskayı bulmuşlar. Muska bir kumaşa sarılıymış, dedem görür görmez “Emine’nin elbisesinin kumaşı” demiş. Emine, dostunun adı. Annem daha o dakikada iyileşmeye başladı.

B-      O zamanlar fantastik bir hayat mı vardı, siz mi gizemli insanlardınız Allahaşkına?

A-     Bilmiyorum. Birkaç gün sonra, bizim bahçede toprakla oynuyorduk, komşunun kızı Mesude toprağı fırın yapmak için hafifçe eşeler, karıştırırken birden ikinci muskayı buldu. Benden büyüktü Mesude. Neden kendi bahçesi varken bizim bahçede oynadığını hatırlamıyorum. Hala yaşıyorsa… Öldüyse Allah rahmet eylesin. Muskayı bulur bulmaz anneme koşması, “Zeliha teyze bak ne buldum!” diye bağırması hala gözümün önünde. Annem tam olarak iyileşti, büyünün etkisi bitti sonra.

B-      Bu Emine, yani dedemin dostu ne oldu peki?

A-     Çarşaflı bir laz kadınıydı o, bir gün Şerife Halam (dedemin ablası) ve annem evin önünde otururken yolun karşısında gördüler Emine’yle onun bir akrabası kadını. Allah rahmet eylesin, Şerife Halam ve annem arkadaştan öte, çok yakınlardı birbirine, zaten halam dedeni de hiç sevmezdi, anneme acırdı babamla evli olduğu için. Halam bağırdı uzaktan Emine’yi görünce, çağırdı yanında, o ikisi şaşkın, korkak bir şekilde çekinerek geldiler bizim evin önüne. Sonra halam, Allah rahmet eylesin, açtı ağzını, yumdu gözünü, neler söyledi bunlara. Emine’nin yanındaki kadın da yengesiymiş onun. Bu arada annem halama “komşular duymasın, bağırma, yeter” gibi şeyler söylüyordu ama halam öyle dolmuştu ki. Sonra annem sakin sakin “bak kadın, kocamı istiyorsan benden sana helal olsun. Al, git. Ama benim üç kızım var [‘o zaman daha ufaklar doğmamıştı’ diye ekledi benimki] bana kötülük yaparsan onlara kim bakacak? Sen mi bakacaksın? Kocamı al, ama kızlarım için bana bir şey yapma, günahtır.” dedi.

B-      Dedem de ne biçim adammış ya… Eee, ne dediler karşılık olarak Emine’ler?

A-     Tek kelime etmediler. Başlarını yerden kaldırmadan dinlediler. Zaten Emine şaşıydı.  Ama daha sonra babam, Emine’nin yengesinin kendisine “ablan cazgır bir çingene karısı ama karın elmas, vallahi elmas.” dediğini anlattı bize.

B-      Bu arada, herkes, yani sizler her şeyin, dedemin dostlarının, büyülerin, mücadelelerin farkındasınız di mi?

A-     Elbette.

Konu konuyu açmaya, annem uzandığı kanepeden konuşmaya devam etti. Paçaları ıslak pantolonumu değiştirmeye fırsat bulamadım, yanından kalksam biliyordum ki mevzu değişecek, bunları bir daha dinleyemeyeceğim. Biraz saldırmak istedim, sinirlenince çok tatlı olur şişko.

B-      Bu kadar garip şeyler yaşamışsınız, üstelik aklın da başındaymış, bunlar sende duygusuzluk, umursamazlık yarattı diye düşünüyorum anne. Zaten ben de sana çekmişim.

A-     Duygusuzluk değil de, hiçbir şeye şaşırmama bendeki. Umursamama. Bir de güvensizlik. Hiç kimseden bir şey beklemez, güvenemezdik ki.

B-      Erkek olsaydın sen evlenmezdin bence. Bekâr yaşar, bekâr ölürdün anne. Rahmetli dayım gibi olurdun.

A-     Elbette. Hepimiz öyleydik aslına bakarsan, ama kız çocuk olunca hayatını seçme şansın yoktu. Tek erkek dayındı. Dolayısı ile çaresizdik. Bence kardeşini erken evlendirmesek O da senin gibi olurdu sonunda. Ama seni bozan başka şeyler var. İnanır mısın, seni doğurana kadar her gün ‘boşanmam lazım’ diye düşünüyordum ama nasıl boşanabilirdim ki? Sonuçta babam mı vardı ki evine gideyim? Babanın ailesi gibi bir aile de hiç görmemiştim, alışamıyordum. Bizde herkes birbirinden nefret eder, kimse kimseyi sevmezdi, onlarda da tam tersi. Manyak gibi bağlılardı birbirlerine. Derken sen doğdun.

B-      Boşanamadığın için hayatını mahvettiğimi söyleme ya.

A-     Hayır ama artık ayrılmak mümkün değildi. Zaten sen doğduğunda babanın tarafı delirdi resmen. Akılları uçtu gitti. Sen zaten benim çocuğum olmadın ki, herkesin çocuğuydun. O güne dek hiç böyle bir şey görmemiştim, sanki hayatları boyunca çocuk görmemiş gibi davranıyordu seninkiler. Parmağın kapıya sıkışınca tüm sülale günlerce matem havasına girerdi. Herkesin tek derdi sendin. Kuzen B. senin hasta olduğunda günlerce ağlardı Oğuz hastaymış diye. Hiç unutmam, sen ufacıktın, amcan seni sevmek için yere diz çöktüğünde yengen sana doğru “bak, amcan hayatı boyunca kimsenin önünde diz çökmedi. Bunun değerini bil” demişti. O vakitler yeni doğmuş istenmeyen çocuklar şimdiki gibi çöp tenekesine atılmaz, cami kapısına konulurdu. İnsanlık başkaydı, özellikle de sabah namazı vaktinde cami kapısına konulurdu ayrıca, çünkü sabah namazına camiye gidenle öğlen namazına giden bir olmaz. Hem çocuk bırakacaklar için sabah yakalanma şansı da daha azdı. Halan, “Oğuz olmasa demek biz cami kapılarından çocuk arayacakmışız, ne kadar ihtiyacımız varmış.” diye söylenirdi sık sık. Hiç kimsenin çocuğu senin kadar sevilmemiş, şımartılmamış, ilgi görmemiştir. Bence seni bu mahvetti. Mesela kardeşin doğduğunda ben çocuğum olduğunu hissettim, kimse öyle delirmemişti ama sen benim değil herkesin çocuğuydun.

B-      Anne abarttığını düşünüyorum. Bunların hepsinin çocuğu, torunu vardı o zaman.

A-     Kimse kendi çocuğunu senin gibi sevmiyordu. Tabii bunda benim de payım var, beni de çok kabullenmişlerdi, hatta küçük amcanın senden on ay sonra çocuğu M. doğdu ama yüzüne bile bakılmadı, karısı N. de “sevilmeyen kadının çocuğu da sevilmez” diye sitem etmişti. Sana gösterilen ilgiyi anlatamam. Kelimeler yetmez. Hemen her gün tüm aile dünyanın yolunu teper, seni görmek için bize gelirdi, daha ne olsun. Senin sürekli ilgiye aç olmanla, asla sevgiye doymamanla, bir yandan da ilgiden nefret edip hemen bunalmanla bunlar çok bağlantılı. Bilinçaltına yerleşmiş olsa gerek. 42 yaşına geldin, hala çocuk gibisin, üzerine düşülsün istiyorsun ama yanaklarından makas alınınca sinirleniyorsun.

B-      Üzerime düşülmesin anne! Ayrıca ben hep senin tarafından gelen berbat genetik miras yüzünden böyle berbat bir adam olduğumu düşünüyordum, şimdi anlıyorum ki hep babamınkiler yüzünden olmuş her şey. Melek kalpli lanet olası Arnavutlar.

A-     Bize daha fazla benziyorsun ama onların da etkisi çok üzerinde. İki tarafın da en kötü yanlarını almışsın işte. Neyse, şu pantolonunu değiştir artık, ıslak ıslak oturma kanepeye.


Geçmişi ve çocukluğu hakkında çok ketum davranıyor annem. Sanırım iyice açılması, anlatması için biraz daha büyümem gerekecek. Daha doğrusu büyüdüğüme inanması.

P.S. / Bu akşamdan Bonus Diyalog:

B- Şerefsiz tombik, çayım bitti! Çay istiyorum!
A-     Kaldırma beni şu koltuktan, istediğin gibi koy kendine çayını.
B-      Lütfen de o zaman.
A-     Nasıl yani?
B-      Lütfen dersen, çayımı doldururum.
A-     Bana tarihe geçecek bir şey söyletmeye mi çalışıyorsun?
B-      Anne uzatma, hadi bardağım boş.
A-     Öfff. Lütfen kendine çay koyar mısın?
B-      Seni kırabilir miyim hiç? Elbette annecim.