5 Temmuz 2010 Pazartesi

Hepinizden Harika Olduğum İçin Beni Çaldılar.

Millet bloglarına yazdıkları yazıların copy-paste edilip başka sitelerde başka imzalarla kullanılmasına sinir olur, doğru, en basitinden kişilik haklarına bir saldırıdır bu, emeğini ve düşüncesini çalmak, o kimsenin parasını pulunu çalmak gibi acıtır mağdurun canını.

Peki tanrı aşkına ben ne yapayım şimdi? Bir süre evvel, bu blogtaki bir posta yorum yapan Scrtsl nicki birinin sayfasına baktığımda, sayfanın sağ sütununda bir Virgilius (bu ben oluyorum) bir de İTÜ Sözlük - Virgillius (kim olduğunu Allah bilir) linklerini gördüm, merak edip Virgillius da kimmiş, ne yazmış diye göz attım İTÜ Sözlük'e, fena değildi hakkında yazılanlar. Fazla kurcalamadım, hiç kimsenin yazdıklarını benimkilerden daha kayda değer bulmama kibrimden ötürü "o da bir ademoğlu, o da kendince bir Virgilius" diye düşündüm, ama Scrtsl'e de müteakip blog yorumumda "Bu arada, blogundaki itü sözlük -virgillius linkine baktım da, benimle hiç bir alakasının olmadığını bilmeyenlere bildirmek istedim. Ey insanlar, 'Virgilius' sadece blog markamdır, başka virgiliuslarla ilgim yok, twitter, facebook gibi geyikleri başka bir isimle bıdı bıdılıyorum." şeklinde mukabele ettim. Kızcağız gayet iyi niyetli bir şekilde "itusozluk virgilius'un seninle alakası yok evet. sadece yazılarını okuduğum bir başka virgilius o da. aslında onu ararken sana denk gelmiştim ve takıldım kaldım... demek ki virgilius'lar iyi yazıyor :)" diye yanıtladı, konu da orada kapandı.

Bir kaç gün sonra bir mail geldi, malum, profil sayfamda bana takılmak isteyen kızlar irtibat kurabilsinler diye mail adresimi yazmışım. Yazılanlar çok sertti, dil sivri, kelimeler tokat gibi fırlıyordu satırlardan: Maili gönderen kişinin dediğine göre İTÜ Sözlük'ün Virgillius'u benim yazılarımı copy-paste edip ona kendi yazılarıymış gibi göndermiş daha önce, kendisini de tümüyle farklı bir karakter olarak tanıtmış filan. İsim soyad, okul, meslek, türlü bilgiler... Önce "bu kadın acaba şizofren mi?" diye düşünmedim değil, ama baktım, kandırılmış, aldatılmış bir kırıklıkla yazmış maili, cevap verdim, bir kaç mail gitti geldi aramızda, o anladı ki ben İTÜ Sözlük'ün Virgillius'u değilim, ben anladım ki benim silüetimi bile çalmışlar. Zaten bu duruma da bir yazısının intihal edildiğini farkedip kıyameti koparan Metin Bey'in şu yazısındaki blogunda da değindim.





Sözün özü, seneler önce Antoloji'de yazan ama oradan tası tarağı toplayıp çıkan, (-ki, o sürece kabaca şu nefis yazının altında değinmişliğim vakidir,) ardından 2006 senesinde polente'nin tavsiyesiyle bir blog açıp blog dünyasının fenomeni haline gelen ben, zayi olmuşum, hükümsüzüm a.q. :-)

İTÜ Sözlük'ün Virgillius'u ile hiç bir alakam yok.

Ben yalnız çalışırım :)


28 Haziran 2010 Pazartesi

Serbest SONISPHERE Çağrışımları...

Rammstein: Elektro-Metal Operası. Showbiz. Real Madrid. Dita Von Teese.



Manowar: İletişim Mühendisliği. Yüz yıllık İsviçre Saati gibiler. Chelsea. Salma Hayek.



Anthrax: Yaşlı, etleri sarkmış bir eski sevgili. İçi geçmiş, ahı kalmış, vahı gitmiş. Ajax. Jacqueline Bisset.



Megadeth: Evinin duvarları eski şaşalı günlerin fotoğraflarıyla dolu. Geçmişiyle yaşıyor, gene de mihrap yıkılmış ama minber yerinde. Liverpool. Jane Seymour.



Metallica: Popülist klasik. Biraz Mozart, biraz Tchaikovsky. Yüz sene sonra da dinlenecek, büyüleyecek, onlar hep var olacak. Manchester United. Nicole Kidman.



Slayer: İlk şarkıları “World Painted Blood” bittiğinde, kendimi kaybedip ellerimi göğe uzatarak “Allahım, sana şükürler olsun!!!” diye haykırmama sebep olan tanrı karşıtı kutsal grup. Onlar bu müziği yapmaya başladığından beri güneş doğudan değil, batıdan doğuyor, doğudan batıyor. En büyük kıyamet alameti. Jose Mourinho. Truvalı Helen.







25 Haziran 2010 Cuma

Dolmacı Kaplan



Bir süreliğine iş yerinden uzak kalıp tansiyonumu normal sınırlarına çekmek için çıktığım kısa izinde, yazlıkta gününü gün edip beni de biber dolması pişireceğini söyleyerek ayartan annemin yanına gittim. Dün, ikindi vaktine doğru üst kattaki balkonlu odaya geçtim, yağmur yağdığından balkona çıkmayı gözüm kesmedi, ben de balkon kapısını açıp, oturduğum koltuktan ayaklarımı demirlere uzattım, kitabımı, sigara ve küllüğü koyduğum sehpayı yanıma çekip zevkü sefa etmeye başladım. Kitap, Borges’in hazırladığı Babil Kitaplığı dizisinden Konuk Kaplan’dı, P’u Sung-Ling isimli, adını hiç duymadığım bir çekik gözlünün kaleme aldığı hikayelermiş. Sigaramı keyifle tüttürürken kitabın önsözünü okumaya giriştim, Borges yazmış onu. Bir satır dikkatimi çekti, altını çizdim:



“(…) Çin’de yazılan gerçekçi ve oldukça uzun romanlar –aşağıda değineceğimiz Kırmızı Köşk Düşleri gibi- özellikle gerçekçi oldukları için doğaüstü olaylarla doludur; çünkü bu ülkede olağanüstü olaylar imkânsız ya da gerçekdışı olarak algılanmazlar. (…)”



Ben bu satırın altını çizerken hemen balkonun dibindeki ağacın dalları (beton çocuğuyum ben, çamdan başka hiçbir ağacın ismini bilmem) rüzgârın şiddetiyle sertçe sallandı, hışırdayan yaprakların arasından iki üç kuş havalandı, kaybolup gittiler. Gözüm kitaptan ağaca kaydığında, balkonda, hemen iki metre önümde duran bir şeyi de istemdışı olarak gördüm. Gördüm ama ne gördüğümü anlamadım. Balkonda gerili çamaşır ipine, yırtık bir poşet mandallanmış, rüzgârda salak salak salınıyordu karşımda. Annemin ıslak ve yırtık bir poşeti çamaşır ipine neden astığını anlamaya çalıştım. Anlaşılacak bir şey değildi ama. Bir dakika evvel kitapta altını çizdiğim cümleye baktım tekrar, ‘çünkü bu ülkede olağanüstü olaylar imkânsız ya da gerçekdışı olarak algılanmazlar.’ O an aklıma gündüz tv’de gözüme ilişen bir reklam geldi, bir festival için olsa gerekti, kuş yuvasında bir sürü kulak bekliyordu, sonra bir adam müzik çalarak havada uçup yuvaya konuyordu, o kulaklar da (aç kuş yavruları gibi) müzisyeni yiyorlardı. Ne kadar rahatsız edici gelmişti izlerken, zaten yarım yamalak görmüştüm. Karşımdaki poşet de en az o kadar tuhaftı. Elbise veya çamaşır gibi ipe asılı bir plastik torba. Aşağıya, anneme seslendim:





- Anneeee! Balkondaki çamaşır ipinde asılı duran poşet hakkında bir şey biliyor musun?

- Heralde, ben astım onu oraya.

- Mantıklı bir açıklaman var mı?

- Kuşlar balkona konup sağa sola pislemesin diye astım, korkuluk görevi görüyor.

- Yaaa. Peki kuşlar bunu yutuyorlar mı?

- Bazısı evet, bazısı hayır.

- Kuşların zeka seviyelerinde farklılık olduğunu mu söylemek istiyorsun anne?

- Saçma sapan konuşma, daha iyi bir fikrin varsa, mesela normal bir korkuluk yapmak gibi, onu yap, bir işe yararsın böylece.

- Anne gören de balkonda mısır tarlan var zannedecek.

- Beni bağırttırmasana, dizi seyrediyorum şurada. O poşete de dokunma, işte o kadar!



Borges’in ‘özellikle gerçekçi oldukları için doğaüstü olaylarla doludur’ cümleciğini bir kez daha açıp okudum.



Sonrasında biber dolmasının hem gerçek, hem de doğaüstü olduğunu aklıma getirip sustum.

17 Haziran 2010 Perşembe

Suçlu Yok Ama Mağdur Var. (veya Jean Michel Jarre'ın Çilesi Üzerine...)

Gittiğim son üç konsere bakarak artık yaşlanmaya başladığımı fark etmemem mümkün değil. Mark Knopfler, Deep Purple derken, geçen gün Jean Michel Jarre konseriyle birlikte, artık tamamen ikna oldum ki bana heyecan veren tüm konserlerde izleyicilerin yaş ortalaması 35-40 arası oluyor. Gene de Jarre, yaşlandığım konusunda diğerlerinden daha büyük darbe vurdu bana, etrafımda kime söylesem, “o da kim ya?” şeklinde bir cevap aldım. Adamın yaptığı müziği anlatmayı, tarzını tarif etmeyi denedim, bu defa da “dj gibi bir şey yani, öyle mi?” gibi hafife aldıklarını belli eden soruları ile dudak bükmelerine şahit oldum. Yeni nesil insanımız Jean Michel Jarre’ı tanımıyor… Tanıyanlar da benim gibi mature tipler. Yapacak bir şey yok, üzerime düşeni yaptım, gittim Kuruçeşme’ye, konseri izlemeye.





Jean MIchel Jarre - Rendez vous 2

Yükleyen alexandru2006. - Öne çıkan müzik videolarını izleyin.







Beşiktaş’tan Kuruçeşme’ye doğru yürürken, Jarre’ın Houston’da, Lyon’da, Guiness Rekorlar Kitabına geçen bir milyonu aşkın kişiye verdiği devasa konserleri anımsadım, dev gökdelenleri sahne gibi kullandığı, inanılmaz görsel-ışık şovları ile tüm şehri konsere ortak ettiği zamanlarını düşündüm, şimdiyse el kadar Kuruçeşme Arena’da, bir avuç insanın karşısında neler yapabileceğini hayal etmeye çalıştım. İçim acıdı bu adama, Maksim assolistliğinden Küçükçekmece’deki pis bir pavyonda şarkı söylemeye çalışan bir şarkıcının dramını duyumsadım yürürken. Evet, Kuruçeşme aynıydı, bir de –sanırım- adamın dinleyici kitlesinin orta yaş ve üzeri insanlardan oluştuğunu tahmin eden organizatörler, sahne önünün elli metre ötesine dandirik bir tribün kurmuşlardı, milletin ayakta beklemekten kıçı başı ağrımasın diye. Oturun, sinema filmi gibi izleyin dercesine.



Adam kadrosuyla çıktı sahneye, ’48 doğumlu, annem yaşında ama kıpır kıpır, sürekli hareket, zıplıyor, ufacık bir sahnede oraya buraya koşturup duruyor. Bu adam New-age ve elektronik müziğin en büyük ismi, kendi yarattığı müthiş enstrümanlarla ses dalgalarıyla bile müzik yapabilen türünün en yetkin örneği, en önemli bestecisi, ayrıca benzersiz görsel şovlarıyla da konserlerine insanları çeken, olağan üstü bir adam. Sahneden bakınca karşısında iki, taş çatlasa üç bin kişi görüp, bunların da üçte birinin tribünde oturduğunu farkedince ne hissetmiştir acaba? İçinden ‘ne işim var burada’ diye düşünmüş olabilir ama hareketlerine tüm sıcaklığını ve sempatikliğini yansıtıp hoplaması, zıplaması, seyirciyle iletişim kurmaya çalışıp tüm sempatikliğini kullanma çabası, kendisinin profesyonelliğinden ileri geliyordu.





Fakat bir konuyu gözden kaçırdı.







Türk insanı, new-age tarzı müziği, hele bir de Jean Michel Jarre’ın yaptığını elektro-senfonik bir huşu içinde dinler. Bir coşku, bir heyecan, dışa vurulan bir duygu ve neşe patlaması ile değil, içindeki ürperti ve titreme ile yansıtır bu müziği. Nitekim her şarkının bitiminde “lütfen” azıcık alkışladıktan, kısık sesle “heeeeyy!” diye bağırdıktan sonra seyirci gene sus pus oluverdi. Hipnoz olmuşçasına salak salak duran insanların bu halini garipseyen Jarre, ikinci şarkıdan sonra hoplaya zıplaya seyircilerin arasına girip onları hareketlendirmeye çalıştı, ama nafile. Üçüncü şarkının ardından ise adam artık yüzsüzlüğün dibine vurdu, “PLEASE MAKE NOISE!” diye yalvardı izleyenlere. Adamı kırmak olmaz, biraz hareketlenir gibi oldu millet, o kadar. Yanlış anlaşılmasın, suç Türk İnsanı’nda değil, müziğin kendisinde. İnsanımızın konser anlayışı, çalınan şarkıya eşlik etmek, en azından nakaratı karaoke yaparcasına var gücüyle haykırarak söylemek üzerine kurulu. Jarre’ın müziği ise sözsüz, kısaca enstrümental diye hafife aldığımız türden. Öyle olunca, konseri gelenler konseri dinlemek zorunda kaldılar. Bu duruma ise çoğu hazırlıklı değildi. Üstelik çoğu orta yaş ve üzerinde olan seyirciler, zaten süslenip püslenip gelmiş kadınlar ve yanlarındaki iki dirhem bir çekirdek erkekler ile cool görüntülerine halel getirecek bir harekette bulunmaktan kaçınacak ölçüde otokontrollü görünüyorlardı, iki alkış, sonra sükûnet. Adamcağız (normal bir sanatçı beklentisi ile) yaptığı müzikten zevk alındığını görmek için kıçını yırtıyor, bizimler tribünde kollarını göğüslerinde kovuşturmuş, bacak bacak üzerine atıp melül melül sahneye bakıyorlar.



Acıdım Jarre’a. Dünya turunu yaparken uğradığı bu ufacıcık sahnede, put gibi duran bir avuç insanın önünde verdiği konser, O’na yapılmış bir işkenceden farksızdı. İki saatten fazla süren konser de sanatına duyduğu saygı ile açıklanabilir sadece.



Şimdi bekliyorum, kişisel blogunda İstanbul Konseri ile ilgili bir şey yazacak mı diye.



Not: Benim yerim tribünde dördüncü sıradaydı, yanımda Haktan Akdoğan oturuyordu, koluna da ecnebi bir sarışın afet takmış. Bundan sonra ben de ufolarla ilgilenmeye karar verdim. Bir de, konser bir harikaydı!



10 Haziran 2010 Perşembe

Çamur ve Domates Üzerine...

Başbakanlığa giden imzasız bir mektup yüzünden, kurumda benimde aralarında bulunduğum sekiz yönetici hakkında soruşturma açıldı. Kimin kuyruğa bastıysak artık, işlediğimiz (!) suçları saya saya bitirememiş mektubunda;



TCK madde 220: Suç işlemek amacıyla örgüt kurma.

TCK madde 247: Zimmet.

TCK madde 252: Rüşvet.

TCK madde 255: Yetkili olmadığı bir iş için yarar sağlama.

TCK madde 257: Görevi kötüye kullanma.

TCK madde 266: Kamu görevine ait araç ve gereçleri suçta kullanma.



Bunları alt alta koyunca müebbet hapse filan çarptırılmam gerekir sanırım.



Bu imzasız, gökten zembille düşen ihbar [iftira] mektubu yüzünden bir haftadır dairede kamp kuran asık suratlı müfettişlere ifade verip duruyoruz, kafamda sürekli hukukun en temel kurallarından biri olan “ispat külfeti, iddia makamına aittir” cümlesi dönüyor, bu mesnetsiz ve sefil suçlamanın sonucunda neden kendimi savunmaya ihtiyaç duyduğumu, beni suçlayan kişi veya kişilerin bunun için delillere sahip olması gerekmez miydi diye soruyorum. Bir yandan da bundan hiçbir şey çıkmaz, müfettişler olan bitenin deli zırvası olduğunu elbet anlayacaktır ümidimi koruyorum.



Soğukkanlılığımı ve neşemi korumaya çalıştığım, “bu da geçer ya Hû” şeklinde mırıldandığım bu zaman zarfında içime atılan sıkıntı tohumunun günden güne serpilip büyüdüğünü, soruşturmanın neticelenmesi uzadıkça asabileştiğimi görüyorum.



Derken bugün bir şey oldu: Aynı binada çalışmamıza rağmen neredeyse bir aydır denk gelmediğimiz bir amca, öğlen vakti sigara içmek için bahçeye indiğim sırada karşıma çıktı. O esnada Hatunla konuşuyorum, hemen yanıma gelip beni taciz etmeye başladı adam, “Oğuz’um, neredesin, kaç gündür seni arıyorum” diye söylenerek yanımda durdu. Telefonu gösterdim, müsait olmadığımı anlasın diye. Hayret, ısrar etti, “kapat, sana anlatmam gereken bir şey var” diyerek. Huzursuzlandım. Hatuna taciz edildiğimi söyleyip kapattım. Adama döndüm, hal hatır sormak derken başladı konuşmaya.



“İki gün üst üste rüyama girdin Oğuzum, hem de aynı rüya!”



“Hayırdır inşallah, amca benim ne işim var senin rüyanda?”



“Bak şimdi, ben kendime ev yapacak bir arazi arıyorum, sonra sen beni kendi arazinin olduğu yere götürüyorsun. Beraber senin arazine gidiyoruz, etrafa bakıyorum, her taraf nasıl yeşil, ne kadar güzel. Fakat ben sana ‘Oğuzum, bu topraklar çok güzel, yemyeşil, ama ben deniz kıyısında olmak istiyorum’ diyorum. Sense bana o araziyi övüyor, suyundan, havasından bahsediyorsun. Derken bakıyorum, birden çiçekleri yolmaya başlıyorsun. ‘Çiçekleri neden yoluyorsun, deli misin Oğuzum’ diye soruyorum şaşkınlık içinde, o zaman bana dönüp o çiçeklerin bir işe yaramadığını, o topraklara domates ekeceğin cevabını veriyorsun.”



“Bu nasıl rüya amca?”



“Ne bileyim, iki gece arka arkaya bu rüyayı gördüm ben.”





Başrolünde yer aldığım bu rüya beni aptallaştırdı. Rüyaları çok ciddiye alan biri değilim aslında, ama bu amcanın anlattığı o kadar tuhaf, öylesine alacakaranlık kuşağı kıvamında bir rüya ki, hayatımda ciddi değişiklikler olacağını düşünmeye başladım. Nablûsi değilim, Daniel gibi yorumlama yeteneğim de hiç olmadı, fakat çok tuhaf -şimdikinden de tuhaf- günlerin beni beklediğini duyumsadım amca’nın rüyası üzerinde kafa yorarken.









Borges’in Simurg ve Kartal isimli denemesinde kısa bir hikaye vardır: Bir gün Attar’ın dükkanına bir derviş girer, ilaç kutularına ve şişelere bakar ve ağlamaya başlar. Atar şaşırmıştır ve endişeyle gitmesini söyler. Dervişin yanıtı şöyle olur: ‘Benim gitmem kolay, geride hiçbir şey bırakmıyorum. Oysa senin, gördüğüm bu değerli şeylere veda etmen kolay olmayacak.’



Yaşlı Adam ve Deniz’in aşkın bir yorumu gibi duran bu kısa hikayecik ile amca’nın bana anlattığı rüyası ve The Doors’un Strange Days’ine uygun tınılardaki bu günlerimi götümün hangi kavşağında kesiştirdiğimi doğrusu ben de bilmiyorum.



Ama domatesleri çiçeklerden daha çok sevdiğim gerçek… En azından bir işe yarıyorlar.