Gittiğim son üç konsere bakarak artık yaşlanmaya başladığımı fark etmemem mümkün değil. Mark Knopfler, Deep Purple derken, geçen gün Jean Michel Jarre konseriyle birlikte, artık tamamen ikna oldum ki bana heyecan veren tüm konserlerde izleyicilerin yaş ortalaması 35-40 arası oluyor. Gene de Jarre, yaşlandığım konusunda diğerlerinden daha büyük darbe vurdu bana, etrafımda kime söylesem, “o da kim ya?” şeklinde bir cevap aldım. Adamın yaptığı müziği anlatmayı, tarzını tarif etmeyi denedim, bu defa da “dj gibi bir şey yani, öyle mi?” gibi hafife aldıklarını belli eden soruları ile dudak bükmelerine şahit oldum. Yeni nesil insanımız Jean Michel Jarre’ı tanımıyor… Tanıyanlar da benim gibi mature tipler. Yapacak bir şey yok, üzerime düşeni yaptım, gittim Kuruçeşme’ye, konseri izlemeye.
Jean MIchel Jarre - Rendez vous 2
Yükleyen alexandru2006. - Öne çıkan müzik videolarını izleyin.
Beşiktaş’tan Kuruçeşme’ye doğru yürürken, Jarre’ın Houston’da, Lyon’da, Guiness Rekorlar Kitabına geçen bir milyonu aşkın kişiye verdiği devasa konserleri anımsadım, dev gökdelenleri sahne gibi kullandığı, inanılmaz görsel-ışık şovları ile tüm şehri konsere ortak ettiği zamanlarını düşündüm, şimdiyse el kadar Kuruçeşme Arena’da, bir avuç insanın karşısında neler yapabileceğini hayal etmeye çalıştım. İçim acıdı bu adama, Maksim assolistliğinden Küçükçekmece’deki pis bir pavyonda şarkı söylemeye çalışan bir şarkıcının dramını duyumsadım yürürken. Evet, Kuruçeşme aynıydı, bir de –sanırım- adamın dinleyici kitlesinin orta yaş ve üzeri insanlardan oluştuğunu tahmin eden organizatörler, sahne önünün elli metre ötesine dandirik bir tribün kurmuşlardı, milletin ayakta beklemekten kıçı başı ağrımasın diye. Oturun, sinema filmi gibi izleyin dercesine.
Adam kadrosuyla çıktı sahneye, ’48 doğumlu, annem yaşında ama kıpır kıpır, sürekli hareket, zıplıyor, ufacık bir sahnede oraya buraya koşturup duruyor. Bu adam New-age ve elektronik müziğin en büyük ismi, kendi yarattığı müthiş enstrümanlarla ses dalgalarıyla bile müzik yapabilen türünün en yetkin örneği, en önemli bestecisi, ayrıca benzersiz görsel şovlarıyla da konserlerine insanları çeken, olağan üstü bir adam. Sahneden bakınca karşısında iki, taş çatlasa üç bin kişi görüp, bunların da üçte birinin tribünde oturduğunu farkedince ne hissetmiştir acaba? İçinden ‘ne işim var burada’ diye düşünmüş olabilir ama hareketlerine tüm sıcaklığını ve sempatikliğini yansıtıp hoplaması, zıplaması, seyirciyle iletişim kurmaya çalışıp tüm sempatikliğini kullanma çabası, kendisinin profesyonelliğinden ileri geliyordu.
Fakat bir konuyu gözden kaçırdı.

Türk insanı, new-age tarzı müziği, hele bir de Jean Michel Jarre’ın yaptığını elektro-senfonik bir huşu içinde dinler. Bir coşku, bir heyecan, dışa vurulan bir duygu ve neşe patlaması ile değil, içindeki ürperti ve titreme ile yansıtır bu müziği. Nitekim her şarkının bitiminde “lütfen” azıcık alkışladıktan, kısık sesle “heeeeyy!” diye bağırdıktan sonra seyirci gene sus pus oluverdi. Hipnoz olmuşçasına salak salak duran insanların bu halini garipseyen Jarre, ikinci şarkıdan sonra hoplaya zıplaya seyircilerin arasına girip onları hareketlendirmeye çalıştı, ama nafile. Üçüncü şarkının ardından ise adam artık yüzsüzlüğün dibine vurdu, “PLEASE MAKE NOISE!” diye yalvardı izleyenlere. Adamı kırmak olmaz, biraz hareketlenir gibi oldu millet, o kadar. Yanlış anlaşılmasın, suç Türk İnsanı’nda değil, müziğin kendisinde. İnsanımızın konser anlayışı, çalınan şarkıya eşlik etmek, en azından nakaratı karaoke yaparcasına var gücüyle haykırarak söylemek üzerine kurulu. Jarre’ın müziği ise sözsüz, kısaca enstrümental diye hafife aldığımız türden. Öyle olunca, konseri gelenler konseri dinlemek zorunda kaldılar. Bu duruma ise çoğu hazırlıklı değildi. Üstelik çoğu orta yaş ve üzerinde olan seyirciler, zaten süslenip püslenip gelmiş kadınlar ve yanlarındaki iki dirhem bir çekirdek erkekler ile cool görüntülerine halel getirecek bir harekette bulunmaktan kaçınacak ölçüde otokontrollü görünüyorlardı, iki alkış, sonra sükûnet. Adamcağız (normal bir sanatçı beklentisi ile) yaptığı müzikten zevk alındığını görmek için kıçını yırtıyor, bizimler tribünde kollarını göğüslerinde kovuşturmuş, bacak bacak üzerine atıp melül melül sahneye bakıyorlar.
Acıdım Jarre’a. Dünya turunu yaparken uğradığı bu ufacıcık sahnede, put gibi duran bir avuç insanın önünde verdiği konser, O’na yapılmış bir işkenceden farksızdı. İki saatten fazla süren konser de sanatına duyduğu saygı ile açıklanabilir sadece.
Şimdi bekliyorum, kişisel blogunda İstanbul Konseri ile ilgili bir şey yazacak mı diye.
Not: Benim yerim tribünde dördüncü sıradaydı, yanımda Haktan Akdoğan oturuyordu, koluna da ecnebi bir sarışın afet takmış. Bundan sonra ben de ufolarla ilgilenmeye karar verdim. Bir de, konser bir harikaydı!
abi 2006 yılında gittigimiz GNR konserinde sanki sozlesmisiz gibi butun lise tayfasının orada oldugunu ve W. Axl Rose'un koskoca bogaza ''this beautiful river here'' dedigini hatırlıyor musun?
YanıtlaSiltürk insanı ve rahatsızlık :) ya neden biz rahatlayamıyoruz bir türlü? neden eğlenmenin yavan ve basit olduğuna inanıyoruz hep? jean michel jarre da iyiymiş bu arada. burda olsam kesin gelirdim. ayrıca GNRdeki river olayını da hatırladım arkadaşın yazdığı :) komikti cidden..
YanıtlaSilAeiou,
YanıtlaSilSonisphere'de üç gün boyunca şeref tribününde (burjuvalığın canı çıkmasın) oturdum, etrafımda ellerini göğsüne kavuşturup hafifçe headbang yapan tipler vardı, anla yani :)
ahahahahaha iyiymiş ya :D içim gitti dün geldim stadın önünden geçemedim bile...
YanıtlaSilcok rahatsız edici gercekten, boyle durumlarda sahnedeki sanatcinin yanina gidip basını oksamak geliyor icimden, uzulme bunlar boyle iste ama akıllı ol, bir daha da buralara ugrama demek istiyorum
YanıtlaSilsen neden tribünden izledin konserleri, onu anlamadim ama?
missy,
YanıtlaSilAynı şeyleri özellikle bu konserde ben de hissettim, hatta bloguna da yazacaktım "konser harikaydı ama umarım dersinizi almışsınızdır" diye, lakin herif çok güzel şeyler yazında vatana ihanetle suçlanacağım şeyler zırvalamaktan vazgeçtim.
Sorduğun soruya gelince,
1- Konser biletine para vermek yapıma aykırı, bana sürekli bir yerlerden davetiye gelir (iyi arkadaşlarım var) o biletler de hep en güzel ve konforlu köşelere ait. Operayı protokol sırasında, sonisphere'i şeref tribününde izlemek gibi. Bu da öyle bir şey.
2- Yaşlıyım güzelim ben, ne işim olur gençlerin arasında :)