21 Mayıs 2008 Çarşamba

Kendinden Menkul ve Gayr-i Menkul Üzerine...

Cumartesi günü odasında oturup son kahve-sigara sefalarımızdan birini yaptığımız iş arkadaşım telefonuma ard arda gelen sms’lerden bunalarak isyan etti ansızın: “ne olacak senin bu halin? Yaşın 35, bırak evlenmeyi çoluk çocuğa karışmayı, düzgün bir ilişkin bile yok. Sürekli telefon, sms… Akşam eve gittiğimde çocuk sallamak hoşuma gitmiyor ve çoğu zaman senin özgürlüğünü kıskanıyorum ama benim ruhum kaldırmazdı bu kadarını, kaç kadınla berabersin, nasıl idare ediyorsun allahaşkına? Herkese mavi boncuk, nereye kadar? Toparlamalısın kendini… Her kadının senden bir şeyler eksilttiğini söylememe gerek yoktur sanırım.”

“Abi bu benim toparlanmış halim” diye itiraz edecek oldum, hemen lafı tıkadı ağzıma:

“Bırak ya, toparlanmışmış. Kaç tanesi sevgilin, kaç tanesi takıntın, kaç tanesi eğlencelik bilmiyorum ama sana adamakıllı bir dayak lazım bence.”

“Ben kaç tanesi için sevgili, kaç tanesi için takıntı, kaç tanesi için eğlenceliğim acaba?” diye konuşup mahzun bir ses tonu verdim ifademe.

Gülümsedi fakat neşeli bir gülümseme değildi… Gözleri “ulan Oğuz… ulan Oğuz…” diyor gibi baktı bir süre. Sigarasını söndürdü, bacak bacak üzerine attı. Konuşmak değil, dinlemek istiyordu.

Sordu: Bunca kadın geldi gitti, hala da var kaç tanesi, unutmak çok zordur, biliyorum. Sen de unutamadığından bunalımlar geçiriyorsun, o yüzden hepimiz çekiyoruz senin suratını günlerce. Ama sonuçta sendeki nasıl bir mide ki üst üste yutuyorsun bunları, sindirebiliyorsun yani. Kafanda ne çeşit bir harddisk var senin, her virüsten sonra format atmayı becerebildiğine göre işlemcin de iyi olsa gerek. Nasıl beceriyorsun allahaşkına?

“Kadın yemiyorum ben” dedim itiraz edip… Ardından duraksadım, “tatlarına bakıyorum o kadar” diye sırıttıktan sonra yüzümü buruşturup kimi kadınlara yem olduğumu da fısıldadım bu zamana kadar.

“İşte dediğim bu, esas o zaman yorulur insan, bıkmış olman gerek, devamlı av veya avcı formatındasın.”

Bir şey diyemedim, sustum. Bu konuşmayı tetikleyen sms göndericisine lanet ediyordum o sırada.

Devam etti arkadaşım: “Nasıl hazmediyorsun? Eskileri ne yapıyorsun? Nerede saklıyorsun?”

Kahvem çoktan bitmişti, neyse ki üst üste bilmem kaçıncı sigarayı yakacak kadar doluydu paketim…

“Ne zevk alıyorsun beni bu konularda konuşturup?” diye merhamet istedim.

“Belki kıskandığım için seni zorlamak istiyorum. Ben hiç böyle olamadım, ama olmak da istemezdim. Aşık oldum, evlendim, şimdi iki çocuk var. Evlenmeseydim keşke diyorum ama eşimle olmak isterdim gene, evlenmeden. Seni merak ediyorum, sirkülasyon ne zaman bitecek, sen ne zaman biteceksin…”

“Geçmişinde çok şey yaşayan insanın geleceği de olmuyor abi” diye başladım konuşmaya… “Bütün ilişkilerim, konuştuğum, görüştüğüm, gezdiğim, eğlendiğim, sevdiğim, sevmediğim, seviyormuş gibi göründüğüm kadınlar, gerçekten eksilttiler hep beni, öyle ki bazen kendime şaşırıyorum bende ne potansiyel varmış da hala bitmedi diye, ama kimi zaman muhasebemi yaptığımda artık bir enkaz olduğumu hissediyorum, ziyan olmuş bir hayat gibi, açılmış ve içi bozulmuş bir konserve gibi, çürümüş bir çiçek gibi, patlamış bir top gibi. Sürekli el değiştiren ve tüm sahipleri tarafından irili ufaklı kazalara karışıp kaportası çizik ve göçük içinde kalmış bir arabaya benzetiyorum kendimi, eski model hem de.”

“Ulan sen sürücünü kendin seçiyorsun üstelik sürekli oto pazarındasın, yedi gün yirmi dört saat hem de. Bir şoföre emanet et artık kendini” dedi.

“Kadınlar araba süremiyor abi” diyecek oldum, gülerek rektumla ilgili bir küfür edip çakmağı fırlattı üzerime.

Ben de gülümseyip sürdürdüm konuşmayı:

“Kendimi, ruhumu, içimdeki özü bir eve benzetiyorum.” diye yeni bir örnekle başladım konuşmaya… “İçinde oturma odaları, misafir odaları, yatak odaları, salonları, balkonları, genişçe bir holü, banyo-tuvaleti, mutfağı olan geniş, tripleks bir ev gibiyim” dedim. Beraber olduğum kadınları, birlikteliğimiz boyunca yaşadıklarımız ve hissettiklerim ölçüsünde evi dolaştırıyor gibiyim. Aslında o ev benim, bir evi tanımak; nasıl tüm odalarını, manzarasını, o eve giren güneş ışığını, depreme karşı dayanıklılığını, dekorasyonunu, hatta su ve elektrik tesisatlarının durumunu tam olarak bilmekten geçiyorsa, beni tanımak da öyle. Kitaplığımı kurcalamadan, bilgisayarımı kırıştırmadan, yıkanmış bulaşık tabaklar üzerinde kalan pisliği görmeden de tanıyamaz kimse beni. İşte, sözünü ettiğin o kadınlardan bazısı eve gelip misafir odasında bir bardak çay içiyor, bir başkası salonda oturup balkona çıkıyor, kimine de yalnızca yatak odasını gezdiriyorum. Tüm evi gösterdiğim öylesine az ki. Zaten çoğu bütünü değil, parçayı istiyor. “Yarım bütünden fazladır,” bunu sana anlatmıştım daha evvel. Ben de onların bütününü görmek istemiyorum sanırım, beni ilgilendiren de o kadınların “yarımı”, onları anlamlandırmamı sağlayan kimi özellikleri.

“Ne beceriksiz emlakçısın sen” diye güldü. Ben de güldüm…

“Hepsi evden çıkarken bir şey bırakıyorlar abi” dedim sonra devam edip. “Bir hatıra gibi… Zaten sen de dedin az evvel, unutulmaz kimse. Ama nasıl hatırlandığı önemli, neyle anımsadığı, ne hissedildiği, o hatıraya bakıldığında. Kimisi çok değerli bir vazo bırakıyor ve başköşeye konuluyor salonda. Ucuz bir reprodüksiyon tablo, adi ama gösterişli bir şamdan, güzel ve keyifli bir kitap, ütü masası, şirin bir fincan, tuvalet kağıdı, dream-catcher… Herkesin bıraktığı bir şey var…”

“Hahahaha, çöplük ev gibi olmuşsun sen.”

“Olsun, kendi çöplüğümde ötüyorum… Kedi hayatımı mahvetme lüksüme sahibim değil mi?”

“Bir dakika. Tüm evi gösterdiğin olmadı mı yani? Yok mu bir alıcı ya, herkes gezmeye mi geliyor sana?”

“Elbette oldu. Yaaa, çok üzerime geliyorsun abi… Kimisinde her şey çok uygundu ama anlaşamadık, kimi de dolandırıcı çıktı… Dedin ya, beceriksiz bir emlakçıyım ben.”

“Yok yok, sana iyi bir sopa lazım bence” diye üsteledi.

“Tekrar araba örneğine dönelim istersen, yeterince çiziğim var kaportamda” karşılığını verdim dil çıkartarak.

“Yetmedi mi peki? Yenilensen, denesen… Evi değiştir!”

“Abi ev çok eskidi, ben de bıktım zaten, ama para etmiyor artık, yoksa satıp annemlerin peşinden Yeşilköy’e taşınmak isterdim doğrusu.”


İyice sulandırdığımı söyleyip kalktı, önümdeki sehpaya uzattığım ayaklarıma hafif bir tekme atıp kahve suyu almaya çağırdı beni.

20 Mayıs 2008 Salı

DUYUP İŞİTTİKLERİM:

“Sabah bana bakıp da arkanı dönmeni, gözlerini bana çevir dediğimde sımsıkı yummanı unutamıyorum. Bir şey soracağım, alyansını taktın mı? Tamam o zaman, bu iş bitti demektir, hiç ağlama, daha sana yapacaklarım başlamadı, görürsün.”

(Seyran pastanesinin önü, bir Pazar sabahı)

“Alo, memur bey iyi günler, bir şikâyetim olacaktı. Ben bugün bir bayan arkadaşla tanıştım ve onu kaldığım otele götürdüm. Bir şeyler içtik – evet, eğlenme amacıyla tanıştım efendim, evet efendim yabancıydı. Sonra ben uyuyakalmışım, uyandığımda gitmişti ve cüzdanımdaki paraları da almıştı. Hayır efendim bir şey yapmadık. İsmini bilmiyorum efendim, ama görürsem tanıyabilirim”

(Sıraselviler, bir gece vakti)

“Bugüne kadar senden hiçbir şey istemedim, ama artık istiyorum. Ve hemen şimdi istiyorum!”

(Taksim-Bostancı dolmuşunda arka koltukta oturan kadın, yanındaki adama)

“Asistan sen sınavdan çıktıktan sonra senin kağıdını benim oturduğum masanın yanına koydu, bana da ‘ister misin?’ diye sordu, ben de ‘daha önce aklın neredeydi, ben o kağıdı almam ama sen benim kağıdımı al’ dedim, çıktım, iyi mi yapmışım?

“Hayda… Sınavın nasıl geçti peki?”

“Bok gibi!”

(Bir sınav sonrası yanımda duran iki öğrenci)

“Sevgiliye güller, eşinize güller”

“Gül alma gaste aaal, gül alma gaste aaaal!”

(İstiklal Caddesinde engellilere yardım için hazırlanan gazeteyi satan adamın gül satan çingenenin yanında söylediği.)

15 Mayıs 2008 Perşembe

Acı Üzerine... Birinci Bölüm.

Henüz uyuşturucu ilacın etkisini kaybetmediği minik bir operasyon geçirdim birkaç saat evvel. Günümün ilk yarısı hastane yerleşkesinde geçti, poliklinik, giriş kapısı, otopark, muayenehane, tıbbi müdahale odası, kayıt kuyruğu vs. Hasta gençler, yüzü asık yakınlar, düşkün ve zayıf ihtiyarlar, şaşkın çocuklar… Göze batan bir telaş akıntısına kendilerini kaptırıp ne yapacaklarını bilmez bir şekilde bir şeyler yapmaya çalışıyorlardı.

Herkesin bir derdi vardı. Derdine devâ, hastalığına derman arayan insanlar toplaşmışlardı bir araya.

Fiziksel anlamda acı ve ıstırap, yakamıza yapıştığında tüm sıkıntılarımız, depresyonlarımız uçup gidiyor. Duygusal çelişkilerimiz ve pek çok defa irademizi eyleme geçirememekten kaynaklanan öz-isyanımız, öz-isyanımızın dışa vurumu olan psikolojik sado-mazoşist tavır ve tutumlar, birden bire sessizliğe bürünüyor “gerçek” bir tehditle karşı karşıya kaldığımızda: Öyle bir tehdit ki bu, acı veriyor, canımızı yakıyor, bizi düpedüz mahkum ediyor. Bir süre evvel mathy’e şöyle bir yorum yazmıştım:


(…) Aylardan beri görüşmediğim bir arkadaşımla geçenlerde konuşuyorduk, "haberin yok sanırım, mide kanaması geçirdim ben" dedi. Ayy, vah, geçmiş olsun diye gevelerken ben, devam etti gülerek: "valla ne bunalım kalıyor, ne depresyon, ne hayatı ve ilişkileri sorgulamak, ne de zırıl zırıl ağlamak her fırsatta. Üç gün hastanede kaldım, taburcu olduğumda anladım ki, mutluluk midemin kanamasına bağlıymış. Şimdi süperim, midemi ve kendimi seviyorum" diye uzattıkça uzattı.
Bana da tavsiye etti, bir mide kanaması da ben geçirmeliymişim. İyi gelirmiş. (…)

İyi gelir mi bilmem, ama etkili olacağı kesin… [yorumlarımın çoğu Brueghel'in KöreYol Gösteren Kör Kılavuz tablosunu çağrıştırıyor zaten]

Sessizliği, sessizlik olgusunu kavrayabilmek için bir sese, bir gürültüye ihtiyaç duyarız; ancak işittiğimiz bir titreşimle, bir vızıltıyla, gürültü olarak nitelediğimiz bir ses sayesinde önceki dingin halin “sessizlik” olduğunu idrak edebiliriz. İşte bir olguyu anlamak için karşıtına ihtiyaç duyulması böyle bir şey. Sağlık için de aynı düşünce tarzını benimsemek pek mümkün: organlarımızın sessizlik ve barış içinde bir arada yaşamalarıdır aslında sağlıklı olmak dediğimiz… Bu sessizlik halinin adını koyamıyoruz, tanımlaması, tasvir etmesi cidden güç; ta ki “bir yerden gürültü-patırtı gelene kadar.” Pax Organum [Organ Barışı] bozulduğu zaman, bir organımız isyan edince fark ediyoruz o sessizliğin ne kadar güzel olduğunu… Sessizliğin sona ermesi, yani çekilen fiziksel acı bizi kendimizden koparıyor, bizi biz olmaktan çıkarıyor, hastalığı nedeniyle acı çeken kişi o hastalık müddetince “aynı” insan olamıyor. Aynı insan… Bu blogun yazarı çocukluk çağında ağır bir osteomyelit (bir kemik iltihabı türü) geçirdi, iki defa ameliyat masasına yattı bunun için. Kazık kadar adam olduğunda ise farklı iki konu için iki operasyon daha geçti başından. (biri şu) Ancak, kendisi adına acı çekmekten bahsedeceği zaman aklına kronik migreni geliyor; gecenin dördünde onu ağlatarak uyandıran ataklar yüzünden tespih böceği şeklini alıp “ne olur bitsin, tanrım, ne olur bitsin, yeter” dediği anlar çıkıyor karşısına… İlaç alıp uyuyabilmekten başka bir dileği olmadığı, ama gözünü açtığında aynı ağrının aynı yerde aynı şiddette onu beklediği zamanları anımsıyor... O krizde kimsenin kendisine yaklaşmasını istemez, “canım, ayy, yaaa offf, birazcık azaldı mı şiddeti?” gibi sözleri işitmekten nefret eder, asla şefkat ve merhamet duyulmasını-gösterilmesini arzu etmez, bununla beraber sürekli bir öfke vardır içinde, “kafamın içinde bir çekiç ve çivi sürekli olarak beynimi delerken, senin bu saçma sapan ilgin beni rahatlatıyor mu zannediyorsun?” Çünkü fiziksel acı çeken insan için bir başkasının “acıyı azaltmaya kudretinin yetmeyeceği” ilgisi asla inandırıcı görünmez. Acıların, ağrıların, sancıların gürültüsü içinde Munch’ün Scream tablosu gibi haykıran kimse, sadece tanrıyla ve tanrının gönderdiği peygamber olarak gördüğü hekimle konuşmak ister… Bunlardan ister, bunlara acındırır kendini, onlara kızar, onlar bekler şifasını. Hasta yatağında İvan İlyiç’in sözlerini anımsayın:

(...)
Ayaklarını çekti Ivan Ilyiç, kolunun üzerine yan yattı. O anda acıdı kendine. Gerasim'in yan odaya geçmesini bekledi yalnızca, sonra kendini tutmayı bıraktı, çocuklar gibi ağlamaya başladı. Çaresizliğine, korkunç yalnızlığına, insanların acımasızlığına, Tanrı'nın acımasızlığına, Tanrı'nın ona hiç yardım etmemesine ağlıyordu.
"Niçin yapıyorsun Sen bütün bunları bana? Niçin buraya getirdin beni? Niçin bu kadar acı çektiriyorsun bana?"
Sorularına cevap beklemiyordu Ivan Ilyiç; yanıt olmadığı, olamayacağı için de ağlıyordu. Ağrı tekrar çoğalmıştı, ama o yerinden kıpırdamıyor, Gerasim'e seslenmiyordu. Şöyle diyordu kendi kendine: "Hadi devam et, hadi daha kötü vur! Peki niçin? Ne yaptım ben sana? Niçin vuruyorsun?"
(...)

Uyuşturucunun etkisi geçiyor hafiften, yavaş yavaş sızıldıyor vücudumda bir yer… Ama üzerinde “Darülaceze” yazan bir ambulanstan tekerlekli sandalye ile indirilen o yaşlı adamı düşündükçe içim daha fazla sızlıyor…

Acı konusuna devam edeceğim.



p.s. Blog yazacak kadar iyiyim, geçmiş olsun filan demesin kimse.

6 Mayıs 2008 Salı

Ortaya Karışık...

Çocukların hainliği dikkat çekici… Kusuru, sakatlığı, eksikliği olan çocukcağızlar arkadaşları tarafından nasıl da aşağılanıyor… Merhametsizlikleri göz kamaştırıcı...

Nefret ve düşmanlıkları başka bir konu… anne-babalar çoğu zaman yeni doğmuş bebeklerini 3-4 yaşındaki büyük kardeşleriyle birkaç dakika bile yalnız bırakamıyorlar…

Masumiyetin simgesi, diledikleri zaman melek pozlarla kırıtan çocuklar… isteyen “yok gelişme sürecindeki superego, yok açığa çıkan id” gibi laflar gevelesin.

İki yüzlülüğün tecessüm etmiş (cisimlenmiş) örnekleri…

***

Google’da biri “puccanın erkek arkadaşi” yazıp search etmiş, oradan bloguma gelmiş ve bir saat yirmi dakika okumuş. Pekmez’in bu blogta saklanmadığına ikna olmakta bayağı zorlanmış sanırım.

***

Doğdu doğalı [26 aydır] beni gördüğünde köşe bucak kaçan, kaçamazsa ağlayan, bir kez olsun bırakın öpmeyi yanağından makas aldırmayan yeğenim, geçen akşam birden bire evin bir ucundan haykırışlarla koşmaya başlayıp kucağıma atladı, saatlerce de inmedi kollarımdan. O sırada münasebetsiz borsalino çaldırdı telefonumu, konuşurken “kim o oooffss?” diye de sürekli dürtüp sordu kerata… Oooffss demeyi de öğrenmiş. Kiminle konuştuğumu da merak edermiş. 26 aylıkken de aynı bu kadınlar…

***

İş yerimde iki yeni hatun başladı çalışmaya, rotasyon eğitimleri müddetince bugün benim yanıma verdiler onları. Bir tanesi tam dayaklık, beni dinlerken gözleri parlıyor ve gülümsüyor… Yarın adamakıllı fırça atmalıyım ki kendine gelsin, emrimde sevgi böceği, pamuk prenses kılıklı tipler istemiyorum.

***

Annem geçen gün “lütfen bana annenmişim gibi davran, valla bunu hissetmek istiyorum, arkadaşın gibi olmaktan bıktım” dedi.

“Anneler genelde çocuklarıyla arkadaş olamadıklarından yakınırlar, sende bir tuhaflık olmasın?” diye karşılık verdim.

“Sen arkadaşlarına çok kötü davranıyorsun ama” dedi.

“Tatlişkom sen sevdiğim bir arkadaşım ve sevmediğim bir annemsindir belki” diyip gülümsedim.

“Bana bu kadar benzemesen seni hastanede karıştırdıklarına yemin edebilirdim” şeklinde mırıldandı.

“Sana söylemiştim, artık ütü yapmana ihtiyacım yok, bu demek ki anne de lazım değil bana, ama arkadaşım olarak seni kabul edebilirim, beraber Aida’ya gidelim mi 15’inde?” diye sordum.

“Seninle çıkmak hoşuma gider Red Kit” dedi gülümseyerek. [Bütün Red Kit ve Asterix serisini ezbere bilen bir annem var!]



Cuma gecesi arkadaşımla konuşurken karar verdik; müzik ve dinlenilen müziğin insanda yarattığı etki kabaca ve sadece üçe ayrılabilir: a) trajik, b) erotik, c) hard-core porn.

***

Dün gece uyumadan evvel telefonuma gelen iyi geceler sms’lerinden biri “kibirlilerin tanrısı” diye başlıyordu. Ortaçağ’da yedi ölümcül günah, yedi hayvanla simgelenirdi, aslan bunların arasında kibiri temsil edendi. Aslan burcu olduğumu duyan kızların irkilmelerini anlamak zor değil. Bu arada, bir erkeğe gelen “iyi geceler” mesajları, “günaydın” mesajlarından fazlaysa, o kişi sevilmiyordur, sadece isteniyordur.

***

Bugün işyerimde bir çömez sırnaşık bir gülümsemeyle “oğuz abi sizinle konuşmak çok zor, karşınızdakini sürekli hicvediyorsunuz, Allah yardım etsin sizinle evlenecek kadına” dedi, “pirimiz Socrates için Michel Foucault ‘konuşma işkencecisi’ der, ama unutma ki Socrates de evliydi ve her daim karısının dırdırından şikayetçiydi” karşılığını verdim başını okşayıp. [yalan, herifin bir karış saçı var kafasında, uyuz olduğum için sadece omzunu tuttum.]

***

Ülkemizde yükseköğretimin hali içler acısı… Vize yerine geçecek hiçbir ödevi yapmadım ama hocalarım bana olan sempatilerinden dolayı ödevleri vermişim gibi idareye 100 aldığımı bildirmişler, mahcup pozlarımı da “olur mu, biz seni tanıyoruz” şeklinde sıcaklıkla karşılayıp utancımı hafifletmeye çalıştılar. Bir tanesi ise ödev vermeyip yazılı sınav yapmıştı, sınava da girmeyince ben, haliyle sıfır aldım, bu itibarla finalden 100 alsam bile bütünlemeye kalıyorum… Kadıncağız resmen benden fazla üzüldü, “doktora yaptığını bilmiyordum ben, master için 65 ortalama yettiğinden finalde geçersin sanıyordum” dedi… Ben teselli ettim, “olsun hocam, bütünlemede geçerim, yapacak bir şey yok” diye. Bilim dünyamız hazırlayacağım doktora tezi için bana avans vermeye adamış kendini.

***

Mitolojide kahin Tresias’ın enfes bir sözü var: “Ne söylüyorsam, ya olacak, ya olmayacak!” Komik, bu ne biçim kahin, ve bu menem bir kehanet diye gülesi geliyor insanın. Ama gerçekte ne farkı var hayattan? Deneme, denememe, cesaret ve yenilgi, ümit ve pişmanlık, korku ve hayal kırıklığı, sevgi ve nefret. Geleceğimizle, kendimizle, hayatımızla ilgili neye kalkışıyorsak, ya oluyor, ya olmuyor… Üç puanlı sistemde beraberliğe yatıp “ne oldu, ne de olmadı” diye teselli bulmak ise, sadece yenilgiye kılıp uydurmaktan ibaret.


3 Mayıs 2008 Cumartesi

1 Mayıs, Karamsarlık ve Yasemin Üzerine...

“Ölmeyeee Ölmeyeee Ölmeyeee geldiiiiikk!” tezahüratının spor müsabakalarında sıklıkla tekrar edildiği bir ülkede yaşıyoruz.

İnönü Stadındaki müsabakalardan sonra yaşanan arbedeyi “fenerlileri maç çıkışı Dolmabahçe’de gene denize döktük abi” diye birbirlerine anlatan insanların dünyası bu.

Bunların yanında “yenildik ama ezilmedik”, “şerefli mağlubiyet” tarzında dilimize yapışmış mağdur edebiyatının ve kahramanlık türküleriyle mitleştirilmiş hamasetin yaşamlarında ekmekle su kadar yaşamsal olduğu bir milletten bahsediyorum.

Zulüm ve mağduriyetin aynı tabloda aynı figürlerin farklı/farklılaşan tutum ve mimikleri ile ifade edildiği, herkesin kardeşlik edebiyatı yapıp bir yandan da ensest ilişkiden kendini alıkoyamayan edepli-namuslu insan pozlarında söylevler verdiği bir Dogville hakkında yazıyorum şu an. Bu uzun cümle yazının ana fikrini oluşturuyor. 1 Mayıs üzerinden açalım şimdi bunları.

Özetle: Sendikalar bu sene 1 Mayıs İşçi Bayramını Taksim Meydanında kutlayacaklarını açıkladılar. Önce resmi makamlara başvuruda bulundular, valilik bu isteği geri çevirdi, kentteki tüm miting ve gösteriler için belirlenmiş yerin Çağlayan olduğunu belirterek sendikaları oraya yönlendirdiler. Sendikalar “olmaz, biz illa Taksim’de olacağız” diye tutturdular. Hükümet alışılmış olduğu üzere akl-ı selim davranmadı, anlamsız beyanlarla sendikaları tahrik etti. Sendikalar zaten tahrik olmak için can atıyorlardı, hemen tahrik oldular. Mevcut Hükümet bugüne dek yaşanan krizlerde geri adım atmayı ve ortamı yumuşatmayı zaten hiç beceremedi bu ülkede, takvim yaprakları birer birer düştü ve 1 Mayıs sabahı herkes tribünlere oturup ringteki boks maçını izlemek için beklemeye başladı. Nazım’ın sözleriyle “mübağala cenk olundu.”

Sıvamaya sendikalardan başlayayım: Kanuna aykırı bir eylemde bu kadar inatçı olmanın nedeni neydi? Valilik yer gösteriyor, Çağlayan’da ne yaparsanız yapın diyor, Taksim Meydanında onbinlerce insanın kontrolü, gözetimi bir yana, şehrin en merkezi noktasında hayatı ve doğal akışı durduracak bir kalabalığın bulunmasını istemiyor. Sendikalar ise seslerini duyurmak için en iyi yolun şehri kilitlemekten ve “diğer” insanların günlük yaşamlarını felç etmekten geçtiğini biliyorlar, bu uğurda hukuk dışı girişimlerde bulunacak kadar da ileri gidiyorlar. 2 Mayıs günü insan geriye baktığında “bu adamlar art niyetli, duygularının kontrolünde, –Taksim’i ve belleklerde silinmeyen Taksim olaylarını- hem idealleştirmek, hem de “mağduruz, zulüm görüyoruz ama bundan dolayı mutlu ve mesuduz, yediğimiz dayak ve yuttuğumuz gazlar zaten proleterya olmamızın tabii gereği, biz hep ezilen sınıftık, aha gene sus sıkıyorlar, onurumuzla ıslanmayı da pataklanmayı da biliriz biz, ama boyun eğmeyiz” şeklinde bir gözyaşı edebiyatı ve duygu emperyalizmi peşinde olduklarını görebiliyor. Yasalara meydan okuyarak yediği sopanın ardından kendini acındıran zihniyetin çelişkili sefilliği… “500,000 bin emekçi ile Taksim Meydanında olacağız” söylemiyle rezil bir meydan okuma.

Döşemeye AKP ile devam edelim: Farklı olduğunu öne süren, özgürlüklere saygılı olduğunu her fırsatta vurgulayan, bu uğurda göstermelik de olsa “gerekli” hukuksal reformları sosyal yapıya ve türk insanının tarihten gelen doğasına aykırı olmasına rağmen gerçekleştiren, Avrupa Birliği projesine siyasi kazanımlarını korumak ve kollamak için cansiperane sarılan hükümet, kendi elleriyle oluşturup diliyle yarattığını savunduğu ümit ve özgürlük havasını “1968 Prag Baharı”nı tanklarla ezip geçen Sovyetler Birliği gibi elleriyle parçaladı, yok etti tavrıyla. Özgürlük, hoşgörü, iyi niyet ve basiret; köylü zihniyetli, sükunet nedir bilmeyen ve kavgacı bir iktidarın diline pelesenk olmuş söylemi haline geldi bu ülkede, lakin tavır ve tutumları sadece “ulan bunların ötekilerden farkı yokmuş” dedirtiyor insana. Hükümet eğer devlet güvenliğini [Milli Güvenlik Belgesini] doğrudan ilgilendirmeyen bir konuda karşısındaki grubu [yani işçi ve sendikaları] yumuşatabilecek, sakinleştirebilecek, hadi onu da geçtik provake etmeyecek adımlar atmıyorsa, “ben sizin babanızım ben ne dersem o olur” havasında elinde sopayla geziyorsa, artık o hükümetin icraatları sürekli eleştirdiği ve kendisini “ben de onların mağduruyum” dediği devlet bürokrasisi ve faşist devlet kavramının piyasadaki farklı sürümleri olan C.H.P. ve M.H.P. anlayışının son planda kopyası olur. – ki aslında hiçbir farkının olmadığını açıkça gösterdi. 1 Mayısta yaşananlar bu açıdan bir turnusol kağıdı görevini gördü, anladık ve kesin olarak onayladık; ötekiler gibi A.K.P. de bir devlet partisidir.

Marjinal gruplar her zaman her yerde görevlerini ifa ediyorlar zaten, 1996 senesinde Kadıköy’deki 1 Mayıs kutlamalarında yüzü eşarpla örtülü, elindeki sopayla Kadıköy Meydanındaki çiçekleri parçalayan ve tekmeleyen kızı bu ülkede kimse unutmadı. Bu gruplar her yerde var; Hepimiz Ogün Samast’ız diyenler de, Sakarya’da, Trabzon’da yaşananlar da, “Hüseyin Üzmez valla billa melek gibi adamdır, komploya kurban gitti” diye vaveyla koparanlar da, tıpkı marjinal sol gruplar gibi uçlarda yaşayan, kendileriyle yaşanılması mümkün olmayan tipler – istedikleri ve “tabanlarına” vermek zorunda oldukları mesaj devlet güçleriyle mücadele ve çatışma halinde olduklarıydı, bunu da fevkalade yaptılar 1 Mayıs günü. Resimlere ve görüntülere bakıldığında işçi olmadığı her halinden belli yüzlerini kapatmış çıtır kızlar ve genç delikanlılar görüyoruz çoklukla, ellerinde taş, sapan, vs. Vandalizm güzel bir araçtır. Bu onların işi, yadırgamak olmaz. Devlet güçleri ise onları engellemeli, o da polisin işi.

Vali ve ona bağlı Polis ise apayrı bir âlem: Yapmadıkları rezillik kalmadı, ulan şiddet kullanılır da bu kadar mı kullanılır yani? Katili dövmezsin, gaspçıyı dövmezsin, hortumcuyu dövmezsin, kundakçıyı dövmezsin; peki neden? Cezai yaptırımları 10 yıl, yirmi yıl, ömür boyu hapis gibi son derece ağır olan bu suçların soruşturmasında adli tabiplerden tüm sorgu ve ifade alma süresince rapor alınır çünkü, diğer bir değişle denetlenir polis. Denetlenmediği/ denetlenemediği hadiselerden en başta geleni ise toplumsal olaylar, peki ama eline fırsat geçtiği anda bu ne biçim şiddet uygulama böyle? Bunun açıklamasını en güzel Çiğdem Kağıtçıbaşı’nın “İnsan ve İnsanlar” kitabında yer alan insan tabiatının şiddete meyli konulu psikolojik testlerle ilgili yazdıkları yapabilir sanırım. Vur diyince öldürmek…


Sendikalar kendilerini acındırıyor, işçiyiz, alın terimiz sömürülüyor, alt sınıfız, eziliyoruz diye.

A.K.P. (Hükümet) son seçimlerde 48% oyu mağdur edebiyatıyla aldı, devlet bizim temel hak ve özgürlükler için yaptığımız çalışmaları engelliyor ve bizi de ortadan kaldırmak istiyor söylemi ile.

Devlet kendini koruma refleksi ve her şey vatan için bahanesiyle vatandaşın ağzına sıçmakta.

Hepinizin a. q. diyen 1% ise, canını kurtarma telaşında.

Taksim-Nişantaşı-Taksim-Nişantaşı arasında gidip geldiğim ve bu arada bir şişe şarabı götürdüğüm bu tuhaf gecede yazılan yazı da bu kadar olur a.q.



p.s. Gregor, Yasemin şu aylar evvel senin blogundaki bir yorumda adı geçen güzel hatun; hani Teoman konseri biletleri ve benim karamsarlık felsefem üzerine yazmıştık, hatırlatayım dedim. (Doğum günü 1 Mayıs)