Cumartesi günü odasında oturup son kahve-sigara sefalarımızdan birini yaptığımız iş arkadaşım telefonuma ard arda gelen sms’lerden bunalarak isyan etti ansızın: “ne olacak senin bu halin? Yaşın 35, bırak evlenmeyi çoluk çocuğa karışmayı, düzgün bir ilişkin bile yok. Sürekli telefon, sms… Akşam eve gittiğimde çocuk sallamak hoşuma gitmiyor ve çoğu zaman senin özgürlüğünü kıskanıyorum ama benim ruhum kaldırmazdı bu kadarını, kaç kadınla berabersin, nasıl idare ediyorsun allahaşkına? Herkese mavi boncuk, nereye kadar? Toparlamalısın kendini… Her kadının senden bir şeyler eksilttiğini söylememe gerek yoktur sanırım.”
“Abi bu benim toparlanmış halim” diye itiraz edecek oldum, hemen lafı tıkadı ağzıma:
“Bırak ya, toparlanmışmış. Kaç tanesi sevgilin, kaç tanesi takıntın, kaç tanesi eğlencelik bilmiyorum ama sana adamakıllı bir dayak lazım bence.”
“Ben kaç tanesi için sevgili, kaç tanesi için takıntı, kaç tanesi için eğlenceliğim acaba?” diye konuşup mahzun bir ses tonu verdim ifademe.
Gülümsedi fakat neşeli bir gülümseme değildi… Gözleri “ulan Oğuz… ulan Oğuz…” diyor gibi baktı bir süre. Sigarasını söndürdü, bacak bacak üzerine attı. Konuşmak değil, dinlemek istiyordu.
Sordu: Bunca kadın geldi gitti, hala da var kaç tanesi, unutmak çok zordur, biliyorum. Sen de unutamadığından bunalımlar geçiriyorsun, o yüzden hepimiz çekiyoruz senin suratını günlerce. Ama sonuçta sendeki nasıl bir mide ki üst üste yutuyorsun bunları, sindirebiliyorsun yani. Kafanda ne çeşit bir harddisk var senin, her virüsten sonra format atmayı becerebildiğine göre işlemcin de iyi olsa gerek. Nasıl beceriyorsun allahaşkına?
“Kadın yemiyorum ben” dedim itiraz edip… Ardından duraksadım, “tatlarına bakıyorum o kadar” diye sırıttıktan sonra yüzümü buruşturup kimi kadınlara yem olduğumu da fısıldadım bu zamana kadar.
“İşte dediğim bu, esas o zaman yorulur insan, bıkmış olman gerek, devamlı av veya avcı formatındasın.”
Bir şey diyemedim, sustum. Bu konuşmayı tetikleyen sms göndericisine lanet ediyordum o sırada.
Devam etti arkadaşım: “Nasıl hazmediyorsun? Eskileri ne yapıyorsun? Nerede saklıyorsun?”
Kahvem çoktan bitmişti, neyse ki üst üste bilmem kaçıncı sigarayı yakacak kadar doluydu paketim…
“Ne zevk alıyorsun beni bu konularda konuşturup?” diye merhamet istedim.
“Belki kıskandığım için seni zorlamak istiyorum. Ben hiç böyle olamadım, ama olmak da istemezdim. Aşık oldum, evlendim, şimdi iki çocuk var. Evlenmeseydim keşke diyorum ama eşimle olmak isterdim gene, evlenmeden. Seni merak ediyorum, sirkülasyon ne zaman bitecek, sen ne zaman biteceksin…”
“Geçmişinde çok şey yaşayan insanın geleceği de olmuyor abi” diye başladım konuşmaya… “Bütün ilişkilerim, konuştuğum, görüştüğüm, gezdiğim, eğlendiğim, sevdiğim, sevmediğim, seviyormuş gibi göründüğüm kadınlar, gerçekten eksilttiler hep beni, öyle ki bazen kendime şaşırıyorum bende ne potansiyel varmış da hala bitmedi diye, ama kimi zaman muhasebemi yaptığımda artık bir enkaz olduğumu hissediyorum, ziyan olmuş bir hayat gibi, açılmış ve içi bozulmuş bir konserve gibi, çürümüş bir çiçek gibi, patlamış bir top gibi. Sürekli el değiştiren ve tüm sahipleri tarafından irili ufaklı kazalara karışıp kaportası çizik ve göçük içinde kalmış bir arabaya benzetiyorum kendimi, eski model hem de.”
“Ulan sen sürücünü kendin seçiyorsun üstelik sürekli oto pazarındasın, yedi gün yirmi dört saat hem de. Bir şoföre emanet et artık kendini” dedi.
“Kadınlar araba süremiyor abi” diyecek oldum, gülerek rektumla ilgili bir küfür edip çakmağı fırlattı üzerime.
Ben de gülümseyip sürdürdüm konuşmayı:
“Kendimi, ruhumu, içimdeki özü bir eve benzetiyorum.” diye yeni bir örnekle başladım konuşmaya… “İçinde oturma odaları, misafir odaları, yatak odaları, salonları, balkonları, genişçe bir holü, banyo-tuvaleti, mutfağı olan geniş, tripleks bir ev gibiyim” dedim. Beraber olduğum kadınları, birlikteliğimiz boyunca yaşadıklarımız ve hissettiklerim ölçüsünde evi dolaştırıyor gibiyim. Aslında o ev benim, bir evi tanımak; nasıl tüm odalarını, manzarasını, o eve giren güneş ışığını, depreme karşı dayanıklılığını, dekorasyonunu, hatta su ve elektrik tesisatlarının durumunu tam olarak bilmekten geçiyorsa, beni tanımak da öyle. Kitaplığımı kurcalamadan, bilgisayarımı kırıştırmadan, yıkanmış bulaşık tabaklar üzerinde kalan pisliği görmeden de tanıyamaz kimse beni. İşte, sözünü ettiğin o kadınlardan bazısı eve gelip misafir odasında bir bardak çay içiyor, bir başkası salonda oturup balkona çıkıyor, kimine de yalnızca yatak odasını gezdiriyorum. Tüm evi gösterdiğim öylesine az ki. Zaten çoğu bütünü değil, parçayı istiyor. “Yarım bütünden fazladır,” bunu sana anlatmıştım daha evvel. Ben de onların bütününü görmek istemiyorum sanırım, beni ilgilendiren de o kadınların “yarımı”, onları anlamlandırmamı sağlayan kimi özellikleri.
“Ne beceriksiz emlakçısın sen” diye güldü. Ben de güldüm…
“Hepsi evden çıkarken bir şey bırakıyorlar abi” dedim sonra devam edip. “Bir hatıra gibi… Zaten sen de dedin az evvel, unutulmaz kimse. Ama nasıl hatırlandığı önemli, neyle anımsadığı, ne hissedildiği, o hatıraya bakıldığında. Kimisi çok değerli bir vazo bırakıyor ve başköşeye konuluyor salonda. Ucuz bir reprodüksiyon tablo, adi ama gösterişli bir şamdan, güzel ve keyifli bir kitap, ütü masası, şirin bir fincan, tuvalet kağıdı, dream-catcher… Herkesin bıraktığı bir şey var…”
“Hahahaha, çöplük ev gibi olmuşsun sen.”
“Olsun, kendi çöplüğümde ötüyorum… Kedi hayatımı mahvetme lüksüme sahibim değil mi?”
“Bir dakika. Tüm evi gösterdiğin olmadı mı yani? Yok mu bir alıcı ya, herkes gezmeye mi geliyor sana?”
“Elbette oldu. Yaaa, çok üzerime geliyorsun abi… Kimisinde her şey çok uygundu ama anlaşamadık, kimi de dolandırıcı çıktı… Dedin ya, beceriksiz bir emlakçıyım ben.”
“Yok yok, sana iyi bir sopa lazım bence” diye üsteledi.
“Tekrar araba örneğine dönelim istersen, yeterince çiziğim var kaportamda” karşılığını verdim dil çıkartarak.
“Yetmedi mi peki? Yenilensen, denesen… Evi değiştir!”
“Abi ev çok eskidi, ben de bıktım zaten, ama para etmiyor artık, yoksa satıp annemlerin peşinden Yeşilköy’e taşınmak isterdim doğrusu.”

