3 Mayıs 2008 Cumartesi

1 Mayıs, Karamsarlık ve Yasemin Üzerine...

“Ölmeyeee Ölmeyeee Ölmeyeee geldiiiiikk!” tezahüratının spor müsabakalarında sıklıkla tekrar edildiği bir ülkede yaşıyoruz.

İnönü Stadındaki müsabakalardan sonra yaşanan arbedeyi “fenerlileri maç çıkışı Dolmabahçe’de gene denize döktük abi” diye birbirlerine anlatan insanların dünyası bu.

Bunların yanında “yenildik ama ezilmedik”, “şerefli mağlubiyet” tarzında dilimize yapışmış mağdur edebiyatının ve kahramanlık türküleriyle mitleştirilmiş hamasetin yaşamlarında ekmekle su kadar yaşamsal olduğu bir milletten bahsediyorum.

Zulüm ve mağduriyetin aynı tabloda aynı figürlerin farklı/farklılaşan tutum ve mimikleri ile ifade edildiği, herkesin kardeşlik edebiyatı yapıp bir yandan da ensest ilişkiden kendini alıkoyamayan edepli-namuslu insan pozlarında söylevler verdiği bir Dogville hakkında yazıyorum şu an. Bu uzun cümle yazının ana fikrini oluşturuyor. 1 Mayıs üzerinden açalım şimdi bunları.

Özetle: Sendikalar bu sene 1 Mayıs İşçi Bayramını Taksim Meydanında kutlayacaklarını açıkladılar. Önce resmi makamlara başvuruda bulundular, valilik bu isteği geri çevirdi, kentteki tüm miting ve gösteriler için belirlenmiş yerin Çağlayan olduğunu belirterek sendikaları oraya yönlendirdiler. Sendikalar “olmaz, biz illa Taksim’de olacağız” diye tutturdular. Hükümet alışılmış olduğu üzere akl-ı selim davranmadı, anlamsız beyanlarla sendikaları tahrik etti. Sendikalar zaten tahrik olmak için can atıyorlardı, hemen tahrik oldular. Mevcut Hükümet bugüne dek yaşanan krizlerde geri adım atmayı ve ortamı yumuşatmayı zaten hiç beceremedi bu ülkede, takvim yaprakları birer birer düştü ve 1 Mayıs sabahı herkes tribünlere oturup ringteki boks maçını izlemek için beklemeye başladı. Nazım’ın sözleriyle “mübağala cenk olundu.”

Sıvamaya sendikalardan başlayayım: Kanuna aykırı bir eylemde bu kadar inatçı olmanın nedeni neydi? Valilik yer gösteriyor, Çağlayan’da ne yaparsanız yapın diyor, Taksim Meydanında onbinlerce insanın kontrolü, gözetimi bir yana, şehrin en merkezi noktasında hayatı ve doğal akışı durduracak bir kalabalığın bulunmasını istemiyor. Sendikalar ise seslerini duyurmak için en iyi yolun şehri kilitlemekten ve “diğer” insanların günlük yaşamlarını felç etmekten geçtiğini biliyorlar, bu uğurda hukuk dışı girişimlerde bulunacak kadar da ileri gidiyorlar. 2 Mayıs günü insan geriye baktığında “bu adamlar art niyetli, duygularının kontrolünde, –Taksim’i ve belleklerde silinmeyen Taksim olaylarını- hem idealleştirmek, hem de “mağduruz, zulüm görüyoruz ama bundan dolayı mutlu ve mesuduz, yediğimiz dayak ve yuttuğumuz gazlar zaten proleterya olmamızın tabii gereği, biz hep ezilen sınıftık, aha gene sus sıkıyorlar, onurumuzla ıslanmayı da pataklanmayı da biliriz biz, ama boyun eğmeyiz” şeklinde bir gözyaşı edebiyatı ve duygu emperyalizmi peşinde olduklarını görebiliyor. Yasalara meydan okuyarak yediği sopanın ardından kendini acındıran zihniyetin çelişkili sefilliği… “500,000 bin emekçi ile Taksim Meydanında olacağız” söylemiyle rezil bir meydan okuma.

Döşemeye AKP ile devam edelim: Farklı olduğunu öne süren, özgürlüklere saygılı olduğunu her fırsatta vurgulayan, bu uğurda göstermelik de olsa “gerekli” hukuksal reformları sosyal yapıya ve türk insanının tarihten gelen doğasına aykırı olmasına rağmen gerçekleştiren, Avrupa Birliği projesine siyasi kazanımlarını korumak ve kollamak için cansiperane sarılan hükümet, kendi elleriyle oluşturup diliyle yarattığını savunduğu ümit ve özgürlük havasını “1968 Prag Baharı”nı tanklarla ezip geçen Sovyetler Birliği gibi elleriyle parçaladı, yok etti tavrıyla. Özgürlük, hoşgörü, iyi niyet ve basiret; köylü zihniyetli, sükunet nedir bilmeyen ve kavgacı bir iktidarın diline pelesenk olmuş söylemi haline geldi bu ülkede, lakin tavır ve tutumları sadece “ulan bunların ötekilerden farkı yokmuş” dedirtiyor insana. Hükümet eğer devlet güvenliğini [Milli Güvenlik Belgesini] doğrudan ilgilendirmeyen bir konuda karşısındaki grubu [yani işçi ve sendikaları] yumuşatabilecek, sakinleştirebilecek, hadi onu da geçtik provake etmeyecek adımlar atmıyorsa, “ben sizin babanızım ben ne dersem o olur” havasında elinde sopayla geziyorsa, artık o hükümetin icraatları sürekli eleştirdiği ve kendisini “ben de onların mağduruyum” dediği devlet bürokrasisi ve faşist devlet kavramının piyasadaki farklı sürümleri olan C.H.P. ve M.H.P. anlayışının son planda kopyası olur. – ki aslında hiçbir farkının olmadığını açıkça gösterdi. 1 Mayısta yaşananlar bu açıdan bir turnusol kağıdı görevini gördü, anladık ve kesin olarak onayladık; ötekiler gibi A.K.P. de bir devlet partisidir.

Marjinal gruplar her zaman her yerde görevlerini ifa ediyorlar zaten, 1996 senesinde Kadıköy’deki 1 Mayıs kutlamalarında yüzü eşarpla örtülü, elindeki sopayla Kadıköy Meydanındaki çiçekleri parçalayan ve tekmeleyen kızı bu ülkede kimse unutmadı. Bu gruplar her yerde var; Hepimiz Ogün Samast’ız diyenler de, Sakarya’da, Trabzon’da yaşananlar da, “Hüseyin Üzmez valla billa melek gibi adamdır, komploya kurban gitti” diye vaveyla koparanlar da, tıpkı marjinal sol gruplar gibi uçlarda yaşayan, kendileriyle yaşanılması mümkün olmayan tipler – istedikleri ve “tabanlarına” vermek zorunda oldukları mesaj devlet güçleriyle mücadele ve çatışma halinde olduklarıydı, bunu da fevkalade yaptılar 1 Mayıs günü. Resimlere ve görüntülere bakıldığında işçi olmadığı her halinden belli yüzlerini kapatmış çıtır kızlar ve genç delikanlılar görüyoruz çoklukla, ellerinde taş, sapan, vs. Vandalizm güzel bir araçtır. Bu onların işi, yadırgamak olmaz. Devlet güçleri ise onları engellemeli, o da polisin işi.

Vali ve ona bağlı Polis ise apayrı bir âlem: Yapmadıkları rezillik kalmadı, ulan şiddet kullanılır da bu kadar mı kullanılır yani? Katili dövmezsin, gaspçıyı dövmezsin, hortumcuyu dövmezsin, kundakçıyı dövmezsin; peki neden? Cezai yaptırımları 10 yıl, yirmi yıl, ömür boyu hapis gibi son derece ağır olan bu suçların soruşturmasında adli tabiplerden tüm sorgu ve ifade alma süresince rapor alınır çünkü, diğer bir değişle denetlenir polis. Denetlenmediği/ denetlenemediği hadiselerden en başta geleni ise toplumsal olaylar, peki ama eline fırsat geçtiği anda bu ne biçim şiddet uygulama böyle? Bunun açıklamasını en güzel Çiğdem Kağıtçıbaşı’nın “İnsan ve İnsanlar” kitabında yer alan insan tabiatının şiddete meyli konulu psikolojik testlerle ilgili yazdıkları yapabilir sanırım. Vur diyince öldürmek…


Sendikalar kendilerini acındırıyor, işçiyiz, alın terimiz sömürülüyor, alt sınıfız, eziliyoruz diye.

A.K.P. (Hükümet) son seçimlerde 48% oyu mağdur edebiyatıyla aldı, devlet bizim temel hak ve özgürlükler için yaptığımız çalışmaları engelliyor ve bizi de ortadan kaldırmak istiyor söylemi ile.

Devlet kendini koruma refleksi ve her şey vatan için bahanesiyle vatandaşın ağzına sıçmakta.

Hepinizin a. q. diyen 1% ise, canını kurtarma telaşında.

Taksim-Nişantaşı-Taksim-Nişantaşı arasında gidip geldiğim ve bu arada bir şişe şarabı götürdüğüm bu tuhaf gecede yazılan yazı da bu kadar olur a.q.



p.s. Gregor, Yasemin şu aylar evvel senin blogundaki bir yorumda adı geçen güzel hatun; hani Teoman konseri biletleri ve benim karamsarlık felsefem üzerine yazmıştık, hatırlatayım dedim. (Doğum günü 1 Mayıs)

9 yorum:

  1. Nöbetten geldim, uyuyacagim.. bir göz atayim derken su yazini gördüm. "Outsider" olarak sizlerin arasina pek sokulmayayim diyorum ama, bir yorum birakmadan duramadim bu konuda.

    "Bayram" kelimesini kaldirsalar bari diyorum su 1 Mayis'la ilgili. Dünyada gercekten bayram kutlanirken, bizde darbe oldu sandik. Taksime komandolarla girdi hükümet. Resmen bir kusatma vardi. "Ver gazi , ver coskuyu.."

    Sebep? "Asayisi korumak" hmmm... sen cok yasa AKP. Geldinde güllük gülüstanlik oldu su ülke. Napardik sen olmasan..

    Gazdan bogazi yanan bir isciyi gördüm.. ve Ahmed Arif'in dizeleri geldi aklima:

    "Vurun ulan vurun, ben kolay ölmem! ocakta küllenmis közüm, karnimda sözüm var!"



    Nice "bayramlara" desek mi?.. yoo yooo....

    YanıtlaSil
  2. ütü yapmaya aday gördüğün kızın ismide yasemin mi ?

    YanıtlaSil
  3. Hayır gregor, ben o'na kısaca G. diyorum. (yasemin ütü yapmasa da olur) :-)

    YanıtlaSil
  4. Yani bende ilk kez bu 2008 1- mayısında gördüm hastahanenin önünde o ellerindeki sopalarla slogan atan sözde işçileri.
    daha doğrusu ben yıllardı 1- mayıs mitinglerinde işçi görmedim. hep gördüğüm yüzleri maskeli elleri sopalı cepleri taş dolu kişilerden başka...
    tesadüfen bir ara kızılayda işçi olarak gitmiştim azıma sıçtılar o ayakları postallı üzerleri askeri kabanlı öğrenciler .)

    YanıtlaSil
  5. nişantaşında ne işin var senin bakem?

    YanıtlaSil
  6. itiraf ediyorum: her akşam 21.00-23.00 arası Nişantaşı-Maçka- Osmanbey arasında "mathyyyyyyy" diye bağırarak dolaşan manyak benim... o saatten sonra da casita'ya gidiyorum karnımı doyurmaya, ama sesim kısılmış olduğundan bana bir kağıt-kalem veriyorlar siparişi yazmam için.

    öyle işte mathy...

    YanıtlaSil
  7. neyseki o bağıran adam yabancı diilmiş.
    bi dahakine iki kişilik sipariş ver, olar mı?

    YanıtlaSil
  8. Artık deşifre oldum mathy, bir km'den fazla yaklaşmam oralara. [casita'ya kimi çağırsam gelir :P ]
    Olur.

    YanıtlaSil
  9. merak etme esnaf seni beni okumuyor, için rahat olsun şekerim...o kadar ünlü değilsin daha...he he.

    YanıtlaSil

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!