Henüz uyuşturucu ilacın etkisini kaybetmediği minik bir operasyon geçirdim birkaç saat evvel. Günümün ilk yarısı hastane yerleşkesinde geçti, poliklinik, giriş kapısı, otopark, muayenehane, tıbbi müdahale odası, kayıt kuyruğu vs. Hasta gençler, yüzü asık yakınlar, düşkün ve zayıf ihtiyarlar, şaşkın çocuklar… Göze batan bir telaş akıntısına kendilerini kaptırıp ne yapacaklarını bilmez bir şekilde bir şeyler yapmaya çalışıyorlardı.
Herkesin bir derdi vardı. Derdine devâ, hastalığına derman arayan insanlar toplaşmışlardı bir araya.
Fiziksel anlamda acı ve ıstırap, yakamıza yapıştığında tüm sıkıntılarımız, depresyonlarımız uçup gidiyor. Duygusal çelişkilerimiz ve pek çok defa irademizi eyleme geçirememekten kaynaklanan öz-isyanımız, öz-isyanımızın dışa vurumu olan psikolojik sado-mazoşist tavır ve tutumlar, birden bire sessizliğe bürünüyor “gerçek” bir tehditle karşı karşıya kaldığımızda: Öyle bir tehdit ki bu, acı veriyor, canımızı yakıyor, bizi düpedüz mahkum ediyor. Bir süre evvel mathy’e şöyle bir yorum yazmıştım:
(…) Aylardan beri görüşmediğim bir arkadaşımla geçenlerde konuşuyorduk, "haberin yok sanırım, mide kanaması geçirdim ben" dedi. Ayy, vah, geçmiş olsun diye gevelerken ben, devam etti gülerek: "valla ne bunalım kalıyor, ne depresyon, ne hayatı ve ilişkileri sorgulamak, ne de zırıl zırıl ağlamak her fırsatta. Üç gün hastanede kaldım, taburcu olduğumda anladım ki, mutluluk midemin kanamasına bağlıymış. Şimdi süperim, midemi ve kendimi seviyorum" diye uzattıkça uzattı.
Bana da tavsiye etti, bir mide kanaması da ben geçirmeliymişim. İyi gelirmiş. (…)
İyi gelir mi bilmem, ama etkili olacağı kesin… [yorumlarımın çoğu Brueghel'in KöreYol Gösteren Kör Kılavuz tablosunu çağrıştırıyor zaten]
Ayaklarını çekti Ivan Ilyiç, kolunun üzerine yan yattı. O anda acıdı kendine. Gerasim'in yan odaya geçmesini bekledi yalnızca, sonra kendini tutmayı bıraktı, çocuklar gibi ağlamaya başladı. Çaresizliğine, korkunç yalnızlığına, insanların acımasızlığına, Tanrı'nın acımasızlığına, Tanrı'nın ona hiç yardım etmemesine ağlıyordu.
"Niçin yapıyorsun Sen bütün bunları bana? Niçin buraya getirdin beni? Niçin bu kadar acı çektiriyorsun bana?"
Sorularına cevap beklemiyordu Ivan Ilyiç; yanıt olmadığı, olamayacağı için de ağlıyordu. Ağrı tekrar çoğalmıştı, ama o yerinden kıpırdamıyor, Gerasim'e seslenmiyordu. Şöyle diyordu kendi kendine: "Hadi devam et, hadi daha kötü vur! Peki niçin? Ne yaptım ben sana? Niçin vuruyorsun?"
(...)
Uyuşturucunun etkisi geçiyor hafiften, yavaş yavaş sızıldıyor vücudumda bir yer… Ama üzerinde “Darülaceze” yazan bir ambulanstan tekerlekli sandalye ile indirilen o yaşlı adamı düşündükçe içim daha fazla sızlıyor…
Acı konusuna devam edeceğim.
p.s. Blog yazacak kadar iyiyim, geçmiş olsun filan demesin kimse.
fiziksel aci gayet zor oldugu kadar, gectiginde de malesef cabuk unutulandir. ama oburu, yer bitirir insani, unuttun sanirsin yine depresir. ya da biz unutmak istemiyoruzdur, kim bilir.
YanıtlaSilkizmani goze alarak, acil sifalar dilemek istedim lakin sen lazimsin bize.
"Çünkü fiziksel acı çeken insan için bir başkasının “acıyı azaltmaya kudretinin yetmeyeceği” ilgisi asla inandırıcı görünmez."
YanıtlaSilacının hiçbir türü, ister fiziksel ister ruhsal, paylaşılamaz. hiçbir ilgi onu azaltmaz. gerçekten çekirdek çitler gibi kurban edebiyatı yapmıyorsa, babalar gibi acı çekiyorsa kişi, o acı acıtır. ister aşk acısı, ister ameliyat yarasının sancısı...netekim sen de demişsin kendinle çelişerek sonda..."Ama üzerinde “Darülaceze” yazan bir ambulanstan tekerlekli sandalye ile indirilen o yaşlı adamı düşündükçe içim daha fazla sızlıyor…"...ve bunun için ağrı kesici alamıyorsun üstelik..
bir yaz, gerçek delirmenin eşiğinde dikilmiştim bir süre. o yazdan sonra, atlattıktan sonra, delirmediğime ikna olunca, hayat daha kolay oldu. nefes almakta zorlanmamaya başladığımda, günler aylarca şükretmiştim sadece nefes alabiliyorum diye!...o zaman birçok depresif öğe, çekirdek kıvamına gelmemiş miydi, gelmişti. ama özünden gelen isyanlar ve türevi bir takım acılara gülüp geçemiyorsun. belki biraz acı eşiğin yükseliyor o kadar...
şimdi bir daha okuyunca, aslında sen de fiziksel acı karşısına ruhsal acıyı değil, depresyonu koymuşsun. depresyon başka bişeydir değil mi sevgili no more virgilius...acı değildir...
bir şeyi de kendimden emin bitirsem...
ha bir de geçmiş olsun :)
YanıtlaSilBeautiful Disaster,
YanıtlaSilFiziksel acı öylesine kötüdür ki, bir an evvel sonlansın isteriz.
"Öbürü"nü ise biz bitirmeyiz. Lakin bitirmek istemediğimizden değil, bitmesini istemediğimizden. Bu konuda pek mahir biri olarak bilirkişi edasıyla konuşmamı bağışla...
Azot Narkozu, Ruhsal acı ile depresyon arasında gerçekten ince bir çizgi var... Birbirleriyle akraba bunlar, amca oğulları veya teyze kızları... Ama kesinlikle tek yumurta ikizi değiller. Örnekleyecek olursak, birinde güneş tutulması olur ama sadece sen karanlıkta kalırsın, seni mutsuzluğa gark eden o karanlıktan çıkmak için ayın güneşin önünden çekilmesini sinirli sinirli bekler, sabırsızlıkla taşınlık yaparsın, ötekisinde güneşten nefret edip mağaraya kaçar, orada da karanlığa küfredersin.
Bu konunun sonraki bölümlerinde;
* Fiziksel acının yarattığı psikolojik travma,
* Fiziksel acının yansıması,
* Acı kardeşliği,
* Sadizm,
üzerinde de bir şeyler zırvalamak istiyorum. Ama bunun için bir kez daha hastaneye gitmem lazım....
Aman iyi!
YanıtlaSilDemeyiz bizde ;)
kimse kimsenin acısını hissedemez, anlayamaz.
YanıtlaSilacı tek kişiliktir bence.
biyo, pucca'nın ilk tercihinin sen olduğunu öğrendikten sonra, sana bir ayrıcalık yapabilirdim ama hayır, bir tek sen geçmiş olsun demedin...
YanıtlaSil...Çok acıyooooooooorr...
mathy, yaptığın genellemeyi hem fiziksel hem de ruhsal acı üzerine uyarlayabiliriz sanırım. Herkes kendisini biliyor...
kat-i suretle engel olamazsın...
YanıtlaSilbi kutu lokum,bi şişe kolonya,bi demet çiçek,kenarı dantelli iki adet havlu( biri el-yüz diğeri ayak için) bir çift nevresim takımı, bir çift sırıtan göz ve görünen 28 diş( saydım saydım 32 çıkmadı...neyim tam ki zaten :(( )
ve beyin vıcıklayıp kafa ütüleyen çenemi de yanıma katıp ziyaretine gelecem...
tutma beni...
affedersin ama ben büyük bir sır gibi lokasyonundan bahsedilmeyince operasyon bölgesini merak ettim.
YanıtlaSilrectum ???
"Yirmi kişi 'neresi? nereni? diye sorarsa ancak o zaman yazarım" demiştim. Sen birincisin Gregor.
YanıtlaSil(^Blog yorumu dilenciliği ve popülizmin niceliksel öğesinin sanal değerler açısından irdelenmesi konusuna giriş üzerine...^ başlıklı bir yazı için malzeme topluyorum)
Canikom, sana ne lan neremi kestiklerinden?
not: Bizde göte rectum denmez, göt denir.
öpim de geçsin virgiliscüüm..
YanıtlaSilBende bu kadar uzun süre yazmayınca ütücü son ütücü oldu sanmıştım.. Meğer canınla uğraşıyomuşsun..
Bu ülkede rektuma rektum demeyeceksek ne diycez hakim bey!
YanıtlaSilBu arada "bi sigtirin gidin!" demek için sana migren gerekmez be virgilim, hele ki diyen kadınsa :)
Puccacığım, yukarıda gregor'un sözünü ettiği lokasyonu -şifa niyetli bile olsa- öpmek istediğine emin misin? Son ütücü bile öpmüyor orayı :)
YanıtlaSilGökhan Usta, haklısın ama migrenli daha bir cevval oluyor insan.
Kestirdin mi yoksa virgilcan
YanıtlaSil