15 Mayıs 2008 Perşembe

Acı Üzerine... Birinci Bölüm.

Henüz uyuşturucu ilacın etkisini kaybetmediği minik bir operasyon geçirdim birkaç saat evvel. Günümün ilk yarısı hastane yerleşkesinde geçti, poliklinik, giriş kapısı, otopark, muayenehane, tıbbi müdahale odası, kayıt kuyruğu vs. Hasta gençler, yüzü asık yakınlar, düşkün ve zayıf ihtiyarlar, şaşkın çocuklar… Göze batan bir telaş akıntısına kendilerini kaptırıp ne yapacaklarını bilmez bir şekilde bir şeyler yapmaya çalışıyorlardı.

Herkesin bir derdi vardı. Derdine devâ, hastalığına derman arayan insanlar toplaşmışlardı bir araya.

Fiziksel anlamda acı ve ıstırap, yakamıza yapıştığında tüm sıkıntılarımız, depresyonlarımız uçup gidiyor. Duygusal çelişkilerimiz ve pek çok defa irademizi eyleme geçirememekten kaynaklanan öz-isyanımız, öz-isyanımızın dışa vurumu olan psikolojik sado-mazoşist tavır ve tutumlar, birden bire sessizliğe bürünüyor “gerçek” bir tehditle karşı karşıya kaldığımızda: Öyle bir tehdit ki bu, acı veriyor, canımızı yakıyor, bizi düpedüz mahkum ediyor. Bir süre evvel mathy’e şöyle bir yorum yazmıştım:


(…) Aylardan beri görüşmediğim bir arkadaşımla geçenlerde konuşuyorduk, "haberin yok sanırım, mide kanaması geçirdim ben" dedi. Ayy, vah, geçmiş olsun diye gevelerken ben, devam etti gülerek: "valla ne bunalım kalıyor, ne depresyon, ne hayatı ve ilişkileri sorgulamak, ne de zırıl zırıl ağlamak her fırsatta. Üç gün hastanede kaldım, taburcu olduğumda anladım ki, mutluluk midemin kanamasına bağlıymış. Şimdi süperim, midemi ve kendimi seviyorum" diye uzattıkça uzattı.
Bana da tavsiye etti, bir mide kanaması da ben geçirmeliymişim. İyi gelirmiş. (…)

İyi gelir mi bilmem, ama etkili olacağı kesin… [yorumlarımın çoğu Brueghel'in KöreYol Gösteren Kör Kılavuz tablosunu çağrıştırıyor zaten]

Sessizliği, sessizlik olgusunu kavrayabilmek için bir sese, bir gürültüye ihtiyaç duyarız; ancak işittiğimiz bir titreşimle, bir vızıltıyla, gürültü olarak nitelediğimiz bir ses sayesinde önceki dingin halin “sessizlik” olduğunu idrak edebiliriz. İşte bir olguyu anlamak için karşıtına ihtiyaç duyulması böyle bir şey. Sağlık için de aynı düşünce tarzını benimsemek pek mümkün: organlarımızın sessizlik ve barış içinde bir arada yaşamalarıdır aslında sağlıklı olmak dediğimiz… Bu sessizlik halinin adını koyamıyoruz, tanımlaması, tasvir etmesi cidden güç; ta ki “bir yerden gürültü-patırtı gelene kadar.” Pax Organum [Organ Barışı] bozulduğu zaman, bir organımız isyan edince fark ediyoruz o sessizliğin ne kadar güzel olduğunu… Sessizliğin sona ermesi, yani çekilen fiziksel acı bizi kendimizden koparıyor, bizi biz olmaktan çıkarıyor, hastalığı nedeniyle acı çeken kişi o hastalık müddetince “aynı” insan olamıyor. Aynı insan… Bu blogun yazarı çocukluk çağında ağır bir osteomyelit (bir kemik iltihabı türü) geçirdi, iki defa ameliyat masasına yattı bunun için. Kazık kadar adam olduğunda ise farklı iki konu için iki operasyon daha geçti başından. (biri şu) Ancak, kendisi adına acı çekmekten bahsedeceği zaman aklına kronik migreni geliyor; gecenin dördünde onu ağlatarak uyandıran ataklar yüzünden tespih böceği şeklini alıp “ne olur bitsin, tanrım, ne olur bitsin, yeter” dediği anlar çıkıyor karşısına… İlaç alıp uyuyabilmekten başka bir dileği olmadığı, ama gözünü açtığında aynı ağrının aynı yerde aynı şiddette onu beklediği zamanları anımsıyor... O krizde kimsenin kendisine yaklaşmasını istemez, “canım, ayy, yaaa offf, birazcık azaldı mı şiddeti?” gibi sözleri işitmekten nefret eder, asla şefkat ve merhamet duyulmasını-gösterilmesini arzu etmez, bununla beraber sürekli bir öfke vardır içinde, “kafamın içinde bir çekiç ve çivi sürekli olarak beynimi delerken, senin bu saçma sapan ilgin beni rahatlatıyor mu zannediyorsun?” Çünkü fiziksel acı çeken insan için bir başkasının “acıyı azaltmaya kudretinin yetmeyeceği” ilgisi asla inandırıcı görünmez. Acıların, ağrıların, sancıların gürültüsü içinde Munch’ün Scream tablosu gibi haykıran kimse, sadece tanrıyla ve tanrının gönderdiği peygamber olarak gördüğü hekimle konuşmak ister… Bunlardan ister, bunlara acındırır kendini, onlara kızar, onlar bekler şifasını. Hasta yatağında İvan İlyiç’in sözlerini anımsayın:

(...)
Ayaklarını çekti Ivan Ilyiç, kolunun üzerine yan yattı. O anda acıdı kendine. Gerasim'in yan odaya geçmesini bekledi yalnızca, sonra kendini tutmayı bıraktı, çocuklar gibi ağlamaya başladı. Çaresizliğine, korkunç yalnızlığına, insanların acımasızlığına, Tanrı'nın acımasızlığına, Tanrı'nın ona hiç yardım etmemesine ağlıyordu.
"Niçin yapıyorsun Sen bütün bunları bana? Niçin buraya getirdin beni? Niçin bu kadar acı çektiriyorsun bana?"
Sorularına cevap beklemiyordu Ivan Ilyiç; yanıt olmadığı, olamayacağı için de ağlıyordu. Ağrı tekrar çoğalmıştı, ama o yerinden kıpırdamıyor, Gerasim'e seslenmiyordu. Şöyle diyordu kendi kendine: "Hadi devam et, hadi daha kötü vur! Peki niçin? Ne yaptım ben sana? Niçin vuruyorsun?"
(...)

Uyuşturucunun etkisi geçiyor hafiften, yavaş yavaş sızıldıyor vücudumda bir yer… Ama üzerinde “Darülaceze” yazan bir ambulanstan tekerlekli sandalye ile indirilen o yaşlı adamı düşündükçe içim daha fazla sızlıyor…

Acı konusuna devam edeceğim.



p.s. Blog yazacak kadar iyiyim, geçmiş olsun filan demesin kimse.

14 yorum:

  1. fiziksel aci gayet zor oldugu kadar, gectiginde de malesef cabuk unutulandir. ama oburu, yer bitirir insani, unuttun sanirsin yine depresir. ya da biz unutmak istemiyoruzdur, kim bilir.

    kizmani goze alarak, acil sifalar dilemek istedim lakin sen lazimsin bize.

    YanıtlaSil
  2. "Çünkü fiziksel acı çeken insan için bir başkasının “acıyı azaltmaya kudretinin yetmeyeceği” ilgisi asla inandırıcı görünmez."

    acının hiçbir türü, ister fiziksel ister ruhsal, paylaşılamaz. hiçbir ilgi onu azaltmaz. gerçekten çekirdek çitler gibi kurban edebiyatı yapmıyorsa, babalar gibi acı çekiyorsa kişi, o acı acıtır. ister aşk acısı, ister ameliyat yarasının sancısı...netekim sen de demişsin kendinle çelişerek sonda..."Ama üzerinde “Darülaceze” yazan bir ambulanstan tekerlekli sandalye ile indirilen o yaşlı adamı düşündükçe içim daha fazla sızlıyor…"...ve bunun için ağrı kesici alamıyorsun üstelik..

    bir yaz, gerçek delirmenin eşiğinde dikilmiştim bir süre. o yazdan sonra, atlattıktan sonra, delirmediğime ikna olunca, hayat daha kolay oldu. nefes almakta zorlanmamaya başladığımda, günler aylarca şükretmiştim sadece nefes alabiliyorum diye!...o zaman birçok depresif öğe, çekirdek kıvamına gelmemiş miydi, gelmişti. ama özünden gelen isyanlar ve türevi bir takım acılara gülüp geçemiyorsun. belki biraz acı eşiğin yükseliyor o kadar...

    şimdi bir daha okuyunca, aslında sen de fiziksel acı karşısına ruhsal acıyı değil, depresyonu koymuşsun. depresyon başka bişeydir değil mi sevgili no more virgilius...acı değildir...

    bir şeyi de kendimden emin bitirsem...

    YanıtlaSil
  3. Beautiful Disaster,
    Fiziksel acı öylesine kötüdür ki, bir an evvel sonlansın isteriz.
    "Öbürü"nü ise biz bitirmeyiz. Lakin bitirmek istemediğimizden değil, bitmesini istemediğimizden. Bu konuda pek mahir biri olarak bilirkişi edasıyla konuşmamı bağışla...

    Azot Narkozu, Ruhsal acı ile depresyon arasında gerçekten ince bir çizgi var... Birbirleriyle akraba bunlar, amca oğulları veya teyze kızları... Ama kesinlikle tek yumurta ikizi değiller. Örnekleyecek olursak, birinde güneş tutulması olur ama sadece sen karanlıkta kalırsın, seni mutsuzluğa gark eden o karanlıktan çıkmak için ayın güneşin önünden çekilmesini sinirli sinirli bekler, sabırsızlıkla taşınlık yaparsın, ötekisinde güneşten nefret edip mağaraya kaçar, orada da karanlığa küfredersin.
    Bu konunun sonraki bölümlerinde;
    * Fiziksel acının yarattığı psikolojik travma,
    * Fiziksel acının yansıması,
    * Acı kardeşliği,
    * Sadizm,

    üzerinde de bir şeyler zırvalamak istiyorum. Ama bunun için bir kez daha hastaneye gitmem lazım....

    YanıtlaSil
  4. kimse kimsenin acısını hissedemez, anlayamaz.
    acı tek kişiliktir bence.

    YanıtlaSil
  5. biyo, pucca'nın ilk tercihinin sen olduğunu öğrendikten sonra, sana bir ayrıcalık yapabilirdim ama hayır, bir tek sen geçmiş olsun demedin...
    ...Çok acıyooooooooorr...

    mathy, yaptığın genellemeyi hem fiziksel hem de ruhsal acı üzerine uyarlayabiliriz sanırım. Herkes kendisini biliyor...

    YanıtlaSil
  6. kat-i suretle engel olamazsın...

    bi kutu lokum,bi şişe kolonya,bi demet çiçek,kenarı dantelli iki adet havlu( biri el-yüz diğeri ayak için) bir çift nevresim takımı, bir çift sırıtan göz ve görünen 28 diş( saydım saydım 32 çıkmadı...neyim tam ki zaten :(( )
    ve beyin vıcıklayıp kafa ütüleyen çenemi de yanıma katıp ziyaretine gelecem...

    tutma beni...

    YanıtlaSil
  7. affedersin ama ben büyük bir sır gibi lokasyonundan bahsedilmeyince operasyon bölgesini merak ettim.

    rectum ???

    YanıtlaSil
  8. "Yirmi kişi 'neresi? nereni? diye sorarsa ancak o zaman yazarım" demiştim. Sen birincisin Gregor.

    (^Blog yorumu dilenciliği ve popülizmin niceliksel öğesinin sanal değerler açısından irdelenmesi konusuna giriş üzerine...^ başlıklı bir yazı için malzeme topluyorum)

    Canikom, sana ne lan neremi kestiklerinden?

    not: Bizde göte rectum denmez, göt denir.

    YanıtlaSil
  9. öpim de geçsin virgiliscüüm..

    Bende bu kadar uzun süre yazmayınca ütücü son ütücü oldu sanmıştım.. Meğer canınla uğraşıyomuşsun..

    YanıtlaSil
  10. Bu ülkede rektuma rektum demeyeceksek ne diycez hakim bey!

    Bu arada "bi sigtirin gidin!" demek için sana migren gerekmez be virgilim, hele ki diyen kadınsa :)

    YanıtlaSil
  11. Puccacığım, yukarıda gregor'un sözünü ettiği lokasyonu -şifa niyetli bile olsa- öpmek istediğine emin misin? Son ütücü bile öpmüyor orayı :)

    Gökhan Usta, haklısın ama migrenli daha bir cevval oluyor insan.

    YanıtlaSil
  12. Kestirdin mi yoksa virgilcan

    YanıtlaSil

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!