8 Ekim 2006 Pazar


"In this world of shit I exist,
Perfect world conforms I resist,
Disconnect the nerves from the spine,
Desecrate the walls of the mind.

Through these eyes no love is alive,
Through these eyes unrest never dies,
Through these lies compassion is lost,
Through these lies await the Ungod"

Slayer, In The Name Of God isimli şarkılarından...

Ne güzel gidiyor bu akşam...
ya çok erken gelir ölüm,
ya da çok geç kalır...

biri uyarsın azraili, doğru yapsın zamanlamayı...

Into Deep...

(...)
Gördüm ve anladım yaşamak macerasını,
Bâkiyse ruh eğer, dilemezdim bekâsını.
Hulyâsı kalmayınca hayatın ne zevki var?
Bitsin, hayırlısıyle, bu beyhûde sonbahar!
Ölmek değildir ömrümüzün en fena işi,
Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi.

Demiş Yahya Kemal... Ondan habersiz Bjork, A Dancer In The Dark'ın unutulmaz soundtrack'inde şöyle tegannî buyuruyordu:

I've seen it all
I've seen the dark
I've seen the brightness in one little spark
I've seen what I choose and I've seen what I need
And that is enough
To want more would be greed
I've seen what I was and I know what I'll be
I've seen it all there is no more to see



Arkadaşlarla aynı fikirdeyim...

7 Ekim 2006 Cumartesi

"Eski Yeni", "Real Fake" gibi bir şey olsa gerek.

Görülen lüzum üzerine 24 Ekim 2003 tarihinde Priştina/Kosova'da çiziktirilmiş bu yazı ufak tefek birkaç rötuştan sonra aşağıdaki hale geldi ve buraya konuldu.
-----------------------------------------------------------------


Overkill’in 'Evil never dies' isimli enfes bir şarkısı var, kötülük ölmez… Ben de ekleyeyim, uyumaz da, ama uyuyormuş gibi görünür bazen.

John Lukacs'ın “Yirminci Yüzyılın ve Modern Çağın Sonu” başlıklı kitabının epigramı 18.yy’da yaşamış Antoine Rivarol’a ait: "En uygar milletler bile barbarlığa, demirin pasa komşuluğu kadar yakındırlar.” Rivarol Amca bu ve benzer hikmetleri sıcak sıcak yumurtladığı vakitler Dünya Savaşlarına yüz yıldan fazla vardı, Waterloo bile yaşanmamıştı henüz, belki Napolyon’un neler yapabileceğinden de bîhaberdi Rivarol… Bizim tarih perspektifimize sahip olsaydı eğer, ne leziz, ne çift sarılı yumurtalar çıkaracaktı daha kim bilir, o da bize sır maalesef. Söz gelimi, Almanların yirminci yüzyılın ilk yarısında dünyaya saldığı şiddet, obsesyon ve kan üçgeniyle oluşturulmuş “etkinliği” konusunda bir falcı çıkıp kulağına bir şeyler fısıldasaydı şayet, ve aynı Almanların Bismarck’ın çizdiği siyasi yolu takip ederken Goethe, Schiller, Schopenhauer, Hegel, Beethoven, Mozart, Brahms okuyarak, dinleyerek gelişip serpildiklerini ve ne hikmetse bu “hale” geldiklerini bilmiş olsaydı, kendisiyle gurur duyardı sanırım, yumurtladığı hikmet konusunda… Belki Zweig gibi intihar eder, veya Spengler gibi Batının Çöküşünü yazardı…

Fazla geriye gitmeyelim, Rivarol’un kemikleri çoktan toprak oldu, Auschwitz ve Mengele hakkında Slayer “Angel Of Death” isimli harika şarkısını besteledi, Ruslar Afganistanda, Amerikalılar Vietnamda, Kızıl Kmerler Kombaçya’da, vs. “insanın asaleti” üzerine yüksek ve değerli dersler verdiler.

Tıpkı burada olduğu gibi…

Yugoslavya, hayranlık uyandıran bir siyasal birliktelik ve sosyal anlaşma örneğiydi bir zamanlar… 1990’da dağılma/parçalanma süreci başladığında ise bu topraklara hakim olan huzur, sükunet, etnik kökenlere ve dinsel farklılıklara duyulan (kıskanılası) saygı bir anda öylesine buharlaştı ki, bütün bir Yugoslav Halkının amnezi mağduru olması ihtimalinden başka hiçbir açıklama kafi gelmez durumu anlatmaya… Birkaç ay evvel bir birlerine kapı komşusu olan, kız alıp kız veren, işlerinde ortak olan insanlar birden bire ellerine silah alıp birbirlerini öldürmeye başladılar. Bu ordular arası değil, milletler arasında bir savaş olduğundan şiddetten en büyük payı/zararı kadınlar ve çocuklar almış oldu, Bosna’da tecavüze uğrayan kadınların sayısı hakkında yüz ile üç yüz bin rakamları telaffuz ediliyor. Taze bir hadise: Dün [ 23 Ekim 2003] bir arkadaşımla beraberdim, konu açıldı, Hafta başında Belgrad’ta bir askeri karakolun bahçesinde 40’tan fazla Arnavut’un cesedinin çıkartıldığı çalışmaya katıldığını söylüyordu, kavrulmuş haldeymişler hepsi… Otopsi raporlarından bahsetti, raporlarda bütün cesetler için 'Gunshot wounded to head' [Kafada ateşli silah yarası] notu düşülmüş, sonra da cesetlerin yakıldığı… Ekleme bulundu arkadaşım,

“Kosova’da Sırplar Bosna’daki hatalarını tekrarlamadılar, Bosna’da insanları topluyor, kadınların ırzına geçip, erkekleri öldürüyor sonra da oracıkta açtıkları toplu mezarlara atıyorlardı, daha sonra bu mezarlar ortaya çıkınca kendilerini savunacak hiçbir argümanları da kalmadı, Kosova’da ise tecrübelendiler, öldürdüklerini veya canlı olarak ele geçirdiklerini Sırbistan’a götürüp orada halletmeye başladılar.”

Anahtar kelime: Tecrübelenmek… Vahşette deneyim kazanmak… Peki ama, insan nasıl tecrübelenir böyle bir konuda?

İnsana odaklanalım biraz… Bütün kan dökücülerin, sadistlerin, sapkınların, işkencecilerin bir ailesi var, anneleri, babaları, eşleri, çocukları… Bu insanlar “sevgi” ve “şefkat” gibi kavramlar büsbütün yabancı değiller ya, ağaç kavuğunda büyümedi onlar… Peki ama bu sınırsız, kontrolsüz şiddet duygusu nereden kaynaklanıyor? Uyuyan kötülüğü uyandıran nedir? Açılmış bir toplu mezara az evvel öldürdüğü cesetleri salamura gibi istifleyen bir adam akşam yorgun argın evine gittiğinde nasıl sarılıyor çocuklarına müşfik hislerle?


Ve bu ne menem bir şey ki, aslında hepimizin içinde gizli, bir yerlerde, bir şekilde…

Savaş Ve Barış’ta Dolohov isimli bir karakter vardır, serseri ruhlu, ahlaksız mikrobun teki, tüm amacı kadın ve vodka olan, ikbal basamaklarını tırmanmak için her türlü alçaklığı yapabilen, okuyucu nefret etsin diye Tolstoy’un özel itina gösterip fitneus fücurus haline getirdiği biridir. Ondan öldüresiye nefret eden Rostov bir gün Dolohov'un annesi ve kambur bir kız kardeşi olduğunu, düşmanının onlarla beraber yaşadığını, annesi için dünyanın en hayırlı ve vefalı oğlu, kız kardeşi için de şefkat ve sevgi dolu bir ağabey olduğunu öğrendiğinde şaşkınlıktan küçük dilini yutacak gibi olur … Kendi tanıdığı Dolohov’un yanı sıra, bir de tanımadığı bir Dolohov’un varlığını havsalası alamaz bir türlü.
İyi ve kötü arasındaki çizgi öylesine ince, kimin nereye ne zaman adım atacağı öyle bir muamma ki…

Mesele zayıf ve kötülüğe meyilliği insanın, eline güç ve imkan geçtiğinde çizginin neresinde durduğu…

1 Ekim 2006 Pazar

Repeat After Me

Mephistopheles kikir kikir dalga geçer Faust’un çömezi Wagner ile… Wagner, bir başına oturup “pek derin” felsefi çıkarımlar yapmakta, sonra da çok beğenmektedir bu düşüncelerini ve gurur duymaktadır kendisiyle… “Ne kadar salak şu çocuk, kendisinden binlerce yıl önce düşünülmüş şeyleri sanki ilk defa o dile getirmiş veya aklından geçirmiş zannediyor, hâlbuki bilse ne kadar sıradan biri olduğunu” der abimiz, saklandığı perde arkasından.

Hayatın karanlığından, varoluşun anlamsızlığından, neşe ve mutluluğun anlık, acı ve ıstırabın ise sürekliliğinden, ümitsizlikten, yokluktan, etc. bütün bu ıvır zıvırdan ne kadar bahsedersek bahsedelim, bunlar bizden de, Camus’dan da, Dostoyevski’den de, Schopenhauer’den de, Boethius’tan da çok önce söylenmişti defalarca…

Ben cidden seviyorum Ahd-i Atik’i… Bu kadar mı keyifli olur bir din kitabını okumak Allahım!
Ecclesiastes (Derlemeler) Kitabı’nın ilk iki bölümü... Okuyalım eğlenelim, çok keyifli, Süleyman Peygamber konuşuyor:


Bölüm 1

1 Bunlar Yeruşalim'de krallık yapan Davut'un oğlu Derlemeci'nin sözleridir:
2 “Her şey boş, bomboş, bomboş!” diyor Derlemeci.
3 Ne kazancı var insanın
Güneşin altında harcadığı onca emekten?
4 Kuşaklar gelir, kuşaklar geçer,
Ama dünya sonsuza dek kalır.
5 Güneş doğar, güneş batar,
Hep doğduğu yere koşar.
6 Rüzgar güneye gider, kuzeye döner,
Döne döne eserek
Hep aynı yolu izler.
7 Bütün ırmaklar denize akar,
Yine de deniz dolmaz.
Irmaklar hep çıktıkları yere döner.
8 Her şey yorucu,
Sözcüklerle anlatılamayacak kadar.
Göz görmekle doymuyor,
Kulak işitmekle dolmuyor.
9 önce ne olduysa, yine olacak.
Önce ne yapıldıysa, yine yapılacak.
Güneşin altında yeni bir şey yok.
10 Var mı kimsenin, “Bak bu yeni!” diyebileceği bir şey?
Her şey çoktan, bizden yıllar önce de vardı.
11 Geçmiş kuşaklar anımsanmıyor,
Gelecek kuşaklar da kendilerinden sonra gelenlerce anımsanmayacak.
12 Ben Derlemeci, Yeruşalim'de İsrail kralıyken
13 kendimi göklerin altında yapılan her şeyi bilgece araştırıp incelemeye adadım. Tanrı'nın uğraşsınlar diye insanlara verdiği çetin bir zahmettir bu.
14 Güneşin altında yapılan bütün işleri gördüm; hepsi boştur, rüzgarı kovalamaya kalkışmaktır!
15 Eğri olan doğrultulamaz, eksik olan sayılamaz.
16 Kendi kendime, “İşte, bilgeliğimi benden önce Yeruşalim'de krallık yapan herkesten çok artırdım” dedim, “Alabildiğine bilgi ve bilgelik edindim.
17 Kendimi bilgi ve bilgeliği, deliliği ve akılsızlığı anlamaya adadım. Gördüm ki, bu da yalnızca rüzgarı kovalamaya kalkışmakmış.
18 Çünkü çok bilgelik çok keder doğurur, bilgi arttıkça acı da artar.


Bölüm 2

1 Kendi kendime, “Gel, zevki tat. İyi mi, değil mi, gör” dedim. Ama gördüm ki, o da boş.
2 Gülmeye, “Delilik,” zevke, “Ne işe yarar?” dedim.
3 İnsanların göklerin altında geçirdiği birkaç günlük ömürleri boyunca, yapacakları iyi bir şey olup olmadığını görünceye dek, bilgeliğimin önderliğinde, bedenimi şarapla nasıl canlandırayım, akılsızlığı nasıl ele alayım diye düşündüm durdum.
4 Büyük işlere girdim. Kendime evler inşa ettim, bağlar diktim.
5 Bahçeler, parklar yaptım, oralara türlü türlü meyve ağaçları diktim.
6 Dal budak salan orman ağaçlarını sulamak için havuzlar yaptım.
7 Kadın, erkek köleler satın aldım; evimde doğan kölelerim de vardı. Ayrıca benden önce Yeruşalim'de yaşayan herkesten çok sığıra, davara sahip oldum.
8 Altın, gümüş biriktirdim; kralların, vilayetlerin hazinelerini topladım. Kadın, erkek şarkıcılar ve erkeklerin özlemi olan bir harem edindim.
9 Böylece büyük üne kavuştum, benden önce Yeruşalim'de yaşayanların hepsini aştım. Bilgeliğimden de bir şey yitirmedim.
10 Gözümün dilediği hiçbir şeyi kendimden esirgemedim.
Gönlümü hiçbir zevkten alıkoymadım.
Yaptığım her işten zevk aldı gönlüm.
Bütün emeğimin ödülü bu oldu.
11 Yaptığım bütün işlere,
Çektiğim bütün emeklere bakınca,
Gördüm ki, hepsi boş ve rüzgarı kovalamaya kalkışmakmış.
Güneşin altında hiçbir kazanç yokmuş.
12 Sonra bilgelik, delilik, akılsızlık nedir diye baktım;
çünkü kralın yerine geçecek kişi
Zaten yapılanın ötesinde ne yapabilir ki?
13 Işığın karanlıktan üstün olduğu gibi
Bilgeliğin de akılsızlıktan üstün olduğunu gördüm.
14 Bilge nereye gittiğini görür,
Ama akılsız karanlıkta yürür.
İkisinin de aynı sonu paylaştığını gördüm.
15 “Akılsızın başına gelen, benim de başıma gelecek”
Dedim kendi kendime, “Öyleyse kazancım ne bilgelikten?”
“Bu da boş” dedim içimden.
16 Çünkü akılsız gibi, bilge de uzun süre anılmaz,
Gelecekte ikisi de unutulur.
Nitekim bilge de akılsız gibi ölür!
17 Böylece hayattan nefret ettim.
Çünkü güneşin altında yapılan iş çetindi bence.
Her şey boş ve rüzgarı kovalamaya kalkışmakmış.
18 Güneşin altında harcadığım bütün emekten nefret ettim. Çünkü her şeyi benden sonra gelecek olana bırakmak zorundayım.
19 Kim bilir, bilge mi olacak, akılsız mı? Güneşin altında bilgeliğimi kullanarak harcadığım bütün emek üzerinde saltanat sürecek. Bu da boş.
20 Bu yüzden güneşin altında harcadığım onca emeğe üzülmeye başladım.
21 çünkü biri bilgelik, bilgi ve beceriyle çalışır, sonunda her şeyini hiç emek vermemiş başka birine bırakmak zorunda kalır. Bu da boş ve büyük bir hüsrandır.
22 Çünkü ne kazancı var adamın, güneşin altında harcadığı bunca emekten, bunca kafa yormaktan?
23 Günler boyunca çektiği zahmet acı ve dert doğurur. Gece bile içi rahat etmez. Bu da boş.
24 İnsan için yemekten, içmekten ve yaptığı işten zevk almaktan daha iyi bir şey yoktur. Gördüm ki, bu da Tanrı'dandır.
25 O'nsuz kim yiyebilir, kim zevk alabilir?
26 Çünkü Tanrı bilgiyi, bilgeliği, sevinci hoşnut kaldığı insana verir. Günahkâra ise, yığma, biriktirme zahmeti verir; biriktirdiklerini Tanrı'nın hoşnut kaldığı insanlara bıraksın diye. Bu da boş ve rüzgarı kovalamaya kalkışmakmış.
...
-----

Tuhaf ve acınası olan şudur ki, kendi ıstırabımızı yaşarken dünya dursun isteriz, ama bir başkası (mesela yukarıdaki Süleyman Peygamber) benzer nitelikte ve "bizim için de aynen vâki olabilecek" bir sıkıntıya düştüğünde bize komik ve eğlendirici, hadi onları da geçtik, en azından rahatlatıcı gelir... Tıpkı İvan İlyiç'in Ölümü'nde geçtiği gibi: Haberi duyan herkes "Vay canına! Öldü adamcağız... Neyse, ben ölmedim ya..." diye içten ve derinden seviniyordu, Tolstoy'un satırlarında...

Heyt be, Süleyman Peygamber'e bak, neredeyse intihar edecek, hihohayt, salla güzelim, gülelim, eğlenelim, kâm alalım dünyadan biz, hazır kafamız iyi neşemiz bolken!

Güneş üzerimizden çekilince düşünürüz karanlığı...