İkinci veya üçüncü cümlesinde ayrılmaktan bahsetti. Artık dayanamadığı bencilliğimi, ataletimi, sosyal izolasyonumu yüzüme haykırdı; kendimi içine kapattığım fanustan ona hiç yardımcı olmadığımı, hiçbir şey üretmediğimi, konforlu alanımda komutlar yağdıran bunalımdaki bir tiran gibi [tiran ifadesi bana ait] yaşamımı sürdürdüğümü, bu durumun artık katlanılmaz derecede yorucu olduğunu söyledi.
Bu akşam tek bir eşyasını bile almadan kapıdan çıkıp gidebilirmiş. Kedi de bende kalırmış. Öyle dedi.
Uzun monoloğunun ortalarında “Sen Dostoyevski değilsin. Korkuların, dinmeyen öfken, senelerdir büyüyen nefretin, kaygıların seni üretmeye yönlendirmiyor. Kimseyle savaşmıyorsun, kafanın içinde sadece kendinle savaşıyorsun.” cümlelerini tabanca namlusundan çıkan kurşunlar gibi ardı ardına sıraladı.
Öylesine ilintisiz, birbirinden tümüyle bağımsız olayları/tavırlarımı/sözlerimi/tepkilerimi alt alta koyup “…ve kendini düzeltmek için hiçbir çaba göstermemenden bıktım!” diye kestirip attığında verecek bir cevabım olmadığını fark ettim.
İnsan kendisini dışarıdan göremiyor. Havva’nın beni nasıl gördüğünü bilemiyorum. Sanıyorum, var sayıyorum, zann ile hareket ediyorum; ancak bana “evlilik teklifine evet dediğimde, sekiz sene önce beni değiştiğine, değişmeye çalışacağına ikna etmiştin. Bir tek sadakat konusunda değiştin, onun dışında bütün bencilliğin, kendine göre yaşaman, yerli yersiz beni suçlamaların… hepsi aynı!” sözlerini işittiğimde kulaklarıma inanamadım; ben Havva için nefes aldığımı, Havva için yaşadığımı, Havva sayesinde hayatta olduğumu düşündüm bu evlilik süresince. Hala böyle olduğuna yemin edebilirim ama Havva bana mı inanacak, gördüğüne mi? Onun gördüğü bambaşka… İşin tuhafı, evliliğin beni çok değiştirdiğini, çok yumuşattığını söyler kimileri. Bizzat Havva bile eskisine nazaran çok daha romantik olduğuma defalarca dem vurmuştur.
Romantizm bir yere kadar.Değişmeye çalışmamı istiyor, bekliyor. Değişmediğime kanaat getirdiğinde benden ayrılacak. Öyle dedi. İlk evliliğini bitirme kararının aşamalarını anlattı bana, üç yaşındaki çocuğunu [Mustang] kucağına almış, kapıdan çıkmış, 15 gün sonra da boşanmış. Bunu bir tehdit olarak söylemedi, hayır, öyle biri değil, uyarı mahiyetinde. Evliliğimizin nereye doğru gittiğini dair uyarı. “Sırtımda küfe mi var?” diye de ekledi.
Girdabın korkutuculuğu böyle bir şey: merkezin etrafında hafif bir hızla geniş daireler çizerken endişelenmezsiniz, tehlikenin ayrımına varmazsınız ama dairelerin çapı daraldıkça hızınız artar, bir yandan dibe doğru batmaya başlarsınız. Sulara gömüldüğünüzde artık çok geçtir her şey için.
Değişmeye çalışmaya nereden başlayacağımı sordum safça. Buna cevap veremedi, çünkü somut bir şey de yok, öte yandan anlattığı her şey somut olay örnekleri. En sonunda senelerdir yapmamı istediği şeye geldik, ilk adımı önümüzdeki salı günü psikiyatri polikliniğinden randevu alarak atmış oldum. Doktora “Beni iyileştirmeniz gerek. Eşim beni sevmiyor. Evliliğim tehlikede.” gibi bir şey söylemek de yeterli olmayacaktır korkarım.
Şu yazıyı yazdığımda bir gece ansızın açığa alınacak olmama tam dört ay vardı, ondan iki hafta sonrasında da ihraç edildim. Yok edildim. O zamanki Virgilius’un geleceğe dair hayalleri, umutları, heyecanı, coşkusu çarmıha gerildi. Buna rağmen Havva arkasını dönüp gitmedi, o çarmıhta elleri ve ayakları çivili adamla evlenmeye razı oldu. Hala, bunca seneden beri, o çarmıhta yaşıyorum ben; çoktan ölüp kargalara ve solucanlara yem olmayışım da Havva sayesinde. Albatrosum benim koruyucu meleğim oldu aynı zamanda. Yırtıcı kuşları elindeki mızrakla benden uzak tutmaya çabalamaktan, sopanın ucuna bağladığı ıslak süngerle susuzluğumu gidermeye çalışmaktan yorulmasına elbette hak veriyorum, üstelik nemrutluğuma, yılgınlığıma, yenilmişliğime insanüstü bir gayret gösterdi, dirayetle idare bugüne kadar.
Bugüne kadar demek hatalı sanırım. Bir anda değil, zamanla, yavaş yavaş. Damlaya damlaya göl olur. Asit gölü.
Bu akşam ayrılmaktan bahsetti.
Psikiyatri servisinde bakalım neler olacak…
Ya sonrasında?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!