Havva bu hafta evde yok. Annesi ve kardeşleriyle birlikte önce Antalya’nın dağlarında bulunan köy evlerine sonra İzmir’deki evlerine gidip birtakım düzenlemeler yapmak üzere gittiler. Bir hafta boyunca yalnız kalacağım, bu üçüncü günüm. onlara katılamazdım, ne sağlık sorunlarıyla uğraşan anne-babamı bırakabilirim, ne de kediyi emanet edebilecek biri var. Hem bunlar iç aile işleri, ben sonuçta -ne kadar iyi bir eş-damat olmaya gayret etsem de bir yere kadar, söz hakkı olmadan sözü dinlensin, kendine kulak verilsin diye yırtınan bir tipe dönüşmeye niyetim yok. Bu sefere katılmayıp geride kalmamı garipsemediler, dedim ya aile işleri bunlar. Neyse yalnızım işte.
Dün akşam, kitabımı alıp yakındaki Starbucks’a gittim. Eskiden, kahve kültürümün olmadığı zamanlarda Starbucks, Gloria Jean’s, Nero gibi yerlere küçümseyerek bakar, kapısından bile girmezdim, hem garsonların müşteri gibi davrandığı, müşterilerin garsonluk yaptığı yerlerden nefret ederim hem de gereksiz ölçüde pahalı gelirdi bana oralar. Şimdilerde öyle değil. En ucuz kahve artık bu kafelerde. Bu gün itibarıyla yegane içtiğim kahve olan orta boy sıcak sade filtre kahve Starbucks’ta 44, Gloria’da 50, Nero’da 38 lira. Aslına bakarsanız uzunca bir süredir kadınların çalıştığı daha doğrusu özellikle de çalıştırdığı işyerinden alışveriş yapmaya özen gösteren biriyim; minibüs caddesinde öyle bir butik kafe var, bir kadın tek başına açıyor, servis yapıyor, işletiyor, sonra da kapatıyor kafeyi. Üç ay kadar önce bu düşünce doğrultusunda oraya müşteri olmaya niyetlendim; filtre kahveye 65 lira ödeyip çıktım. Şimdi 80 olmuştur herhalde. Eh, neden kitabımı alıp da Starbucks’a gittiğimi anlıyorsunuz, gelirlerimiz düştü, giderlerimiz arttı, Yahya bin Ugan gibi faiz dendi, nas dendi, enflasyon delirdi, ekonominin götüne konuldu, artık altı ay önceden fakiriz, bir sene önceden çok daha fakiriz. Ayrıca esnafın 'kahveni içtin işte, ya bir sipariş daha ver ya da siktir ol git' tacizkâr bakışları da yok bu ucuz kafelerde, saatlerce oturabilmek mümkün.
Gittim oturdum, tıklım tıklım. Neden çünkü ucuz. Kitabımı masaya koydum, sigarama uzanmışken hemen yan tarafımda, bir masa boşalsın da hemen yerleşsin diye bekleyen yere -mermere tünemiş ben yaşlarda bir adam gördüm, telefonunu kurcalıyordu. Seslendim, dilerse oturduğum masadaki kültablasını kullanabileceğini söyledim. Kibarca teşekkür etti, derken henüz daha okumaya başlamadığım kitaba kaydı gözleri, tuğla gibi olduğu için görmemesi mümkün değil zaten. Çok ilginç buldu, akademisyen olup olmadığımı sordu, sadece meraklı bir okuyucu olduğumu söyledim, bir şeylere inanıyorsam işin aslını öğrenmeye çalıştığımı, zındıkları tercih ettiği ekledim. Anlamadı haliyle. Türkiye’de kabaca iki ilahiyat ekolünün olduğunu, Marmara İlahiyatın geleneksel İslam yorumunu takip ettiğini, Ankara İlahiyatın ise daha bilimsel ve eleştirel bir perspektifi olduğunu, kitabın çıktığı Ankara Okulu Yayınlarının da daha ziyade bu bakış açısındaki kitapları yayınladığını ifade ettim. Yanlışlanabilir de olsa, durum bu. Tanıştık sonra adamla. Hilmi Bey. Tur rehberiymiş. Hemen aklıma geçmişte, bekarken katıldığım kültür turlarındaki rehberler geldi o an, Ege ve Akdeniz’i bir otobüs dolusu kadın ve birkaç erkek gezer, geveze ve komik tur rehberlerinin anlatımlarını dinlerdik. Kimseyi hakir görmek istemiyorum, insanlar vasatsa rehberler de o kalibrede olur. Hilmi Bey içimi mi okudu o saniye bilmiyorum ama Cruise’la gelen turistlere rehberlik ettiğini söyleyiverdi. Cruise turizmi deyince iş değişir: En varlıklı turist kesimi cruise ile gelenlerdir. En entelektüel, en eğitimli filan diyemem çünkü o açıdan bilmiyorum ama kesinlikle zengin turist kesimidir bunlar. Aristo mantığı ne der bu durumda: Zenginse, çok para verebilir, çok para verirse beklentisi de yüksek olacaktır. Beklentisini karşılayabilmek için hizmetin de yüksek kalitede sunulması zorunluluk. Mahalledeki esnaf lokantasına gitmeniz ile Hacı Abdullah'ta oturduğunuzdaki beklenti farklı olur. Yani, o iki üç saniye içinde kafamdan geçen bu düşünceleri böyle yazıya dökmek saçma ancak Hilmi Bey’in nitelikli bir rehber olduğu sonucuna varmam bu akıl yürütmeyle pekâlâ mümkün. Zaten adam içimi okumuş gibi podcastlerinden, yazdığı kitaptan da bahsetti. Yani 7.92x33mm Kurz tipi değil, 12.7x99mm bu adam. Derken sohbet derinleşti, baktım, mesleki deformasyonu gereği konuşmaya da pek meraklı. Yorgunum, konuşmaktan sıkıldım diyor arada ama anlattıklarını takip edebildiğimi ve sorularla ya da yorumlarla zenginleştirilebildiğimi fark edince de dili iyice çözülüyor; iki saate yakın konuştu(k). Bir iletişim ve iktidar dili olarak mimariden bahsetti, kronolojik olarak tarihte bir gezinti yaptırdı bana. Amatör olarak ilgimin olması başka, bir saatte Hitit, Frigya, Yunan, Roma, Romanesk, Gotik, Barok, Rokoko, Bauhaus gibi mimari ekollerin iktidar dili, ideolojik vurgusu ve politik anlamları üzerine ders almak başka. Bu arada Osmanlı mimarisindeki geçişleri de örnekleri ve anlamlarıyla anlattı, sıkılmadan: Bursa Ulu Camii’nden Edirne Üç Şerefeli Camii’ne mimari plan anlamındaki değişim anlamını, sonrasındaki ikinci kırılmanın Fatih Camii’nde nasıl olduğunu önündeki kâğıda çizimler yaparak uzun uzun detaylandırdı. Adam uzman. Çok keyif aldım, genelde ben çok konuşan kişi olurum, ama zaten yabancılarla pek konuşmam ki. Hilmi Bey ise zaten işi gereği her çeşit yabancıyla konuşuyor. Yazık adama. Neyse, iki saatin sonunda ayrılırken telefon numaramı istedi, neden bilmiyorum. Arkadaşa mı ihtiyacı var acaba? Sanmıyorum. Canı mı sıkılıyordur? Bu yaz mevsiminde, turistlerin aktığı şehirde çalışmaktan vakit kalınca neden sıkılsın? Gay ve beni gözüne kestirmiş olabilir mi? Öyle bir şey sezmedim, zaten tipim de kayık. Çaresiz verdim, onun numarasını da aldım haliyle. “Yarın bu saatlerde gene kahve içmeye geleceğim” diye de iki üç kere yineleyerek tekrar görüşmek istediğini ima etti zaten.
Çok düzgün, kibar bir adam olduğu kanaati oluştu bende. Bilgili, eğitimli üstelik. Ama neden numaramı istedi ki? Hayır da diyemezsin, bunca nezaketine mukabil çok çirkin bir tavır olur.
Starbucks’tan çıkıp eve yürürken numarasını engelleyip silmeyi düşündüm fakat ucuz kahve içiyorum orada, evi de yakınlardaymış, o zaman çok utanırım.
Böylesine beyefendi, zarif, kendisinden çok şey öğrenebildiğim bir adamla bile bir daha görüşmeyi dilemeyecek kadar asosyal ve öküz biriyim.
Sorun sende değil kibar adam, bende.