Olay Hindistan’ın Karnataka eyaletinde yaşanmış, iki sene önce, 2021 yılının şubat ayında. Bilinele isimli köyün yakınlarında dolanan bir leopar, karşısına çıkan kendi halinde bir çomara saldırmış, ödü kopan köpek kaçmış, leopar kovalamış, köpek can havliyle köydeki evlere doğru koşmuş ve (muhtemelen köy evlerinde kanalizasyon altyapısı olmadığı için, eski usûl, evlerin dışında baraka gibi bir yerde olan) kapısı açık tuvalete sığınmış, arkasından da hoooop, leopar içeri sıçramış. Olan biteni, bu kovalamacayı izleyen bir kadın da panikle davranıp kapıyı arkalarından kapatıp kilitlemiş, sonra da yetkililere durumu haber vermiş.
Avcı- aç leopar ve av-çaresiz köpek 2-3metrekarelik bir hapis kalmış.
Yedi saat sonra gelebilmiş yetkililer, tuvaletin penceresinden baktıklarında görmüşler ki zavallı köpek bir köşede korkudan tir tir titreyerek boynunu bükmüş, leopar ise tüm açlığına, midesinin gurultusuna karşın artık avucunun içinde olan biçare köpeğe hiç ilişmemiş halde öfke ve huzursuzlukla yatmış, bekliyor. Zaten aç ve köpeği midesine indirmek için kovalayıp, üstüne üstlük kapana kısıldıkları tuvalette de yedi saattir beraber bekliyor olmalarına karşın avına dokunmamış bile. Öylece duruyor.
Şu haber videosunda kurtarma işlemini görebilirsiniz. Pencereden leoparı uyuşturucu bir silahla etkisiz hale getirmişler, dünyanın en şanslı köpeğini sonradan birileri sahiplenmiş, leoparı da sırtlayıp ormana bırakmışlar.
Yakın tarihte yaşanmış ve belgelenmiş bu hadiseden çıkartacağımız sonuç çok basit: Yabani bir hayvan, karnı açken, kendisini hiç zorlamayacak zayıflıkla bir avı rahatlıkla midesine indirebileceği, açlığını bastırabileceği bir durumda özgürlüğünden mahrum bırakıldığı takdirde buna tenezzül etmiyor; hürriyetinin kısıtlanmış olduğu gerçeği ile yüzleşmesi o yabani hayvan için karnının açlığından çok daha önde gelen bir sorun. Linkini verdiğim videoyu izlediyseniz, pencereden kendisine bakan yetkililere nasıl saldırmaya çalıştığını fark etmişsinizdir, açlıktan değil o, yoksa çomarı parçalardı zaten, ama hayır, kendisini hapsedenlere karşı düşmanca bir tavır onun pencereye doğru yaptığı hamle.
Bu noktada Maslow’un şu meşhur ihtiyaçlar hiyerarşisini hatırlayalım mı? En alta, yani başlıca temel gereksinim olarak biyolojik-fizyolojik ihtiyaçları yerleştirir Maslow, buraya olmazsa-olmaz dediklerimizi, yani gıda, su, barınma, giyinme vs. öğeleri koyar. İkinci basamak güvenliktir Maslow’a göre, can güvenliği, aile güvenliği, mal-mülk güvenliği gibi. Ardından aidiyet ihtiyacını koyar, bir aileye, topluluğa ait olma, sevme-sevilme ihtiyacı gibi. Dördüncü basamağa ise saygınlık ihtiyacını yerleştirir: Onurlu yaşama dair ihtiyaçlardır bunlar; statü, özgüven filan derken, özgürlük de bu basamakta kendine yer bulur. Toparlayacak olursak Maslow, meşhur ihtiyaçlar hiyerarşisini bir piramit şeklinde betimler ve özgürlük gereksinimi dördüncü aşamada görülür. Açlığı bastırmak ise en temel ihtiyaçtır.
Bu bağlamda leoparlara dair farklı bir ihtiyaçlar hiyerarşisi/piramidi oluşturmaktan bahsetmek mümkün sanırım. Meseleyi ironik bir perspektifte ele alalım diye sizi kışkırtmıyorum, ne var ki ahsen-i takvim olmak üzere yaratılan insanın bir leopar kadar dahi bağımsız davranamaması, iki lokma yiyecek- üstü kapalı bir barınak uğruna türlü türlü rezilce esareti içine sindirebilmesi, tarihin en önde gelen tartışmalarından biri zaten. Yalnızca literal anlamda kölelikten bahsetmiyorum, avcı-toplayıcı hayatı geride bıraktıktan ve yerleşik düzene geçip bir arada yaşamaya başladıktan sonra ortaya çıkan tüm organizasyonların ve kurumların esiri haline gelen bir canlıdan bahsediyorum size. Aslına bakarsanız insanoğlu devlet başta olmak üzere bütün kurumları Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine uygun olarak, önce aç kalmamak için, sonra da güvenliği için kurmuştur. Bunun için de özgürlüğünü feda etmekten, feda ne kelime, bile isteye-gönüllü teslim etmekten bir an bile geri durmamıştır. Gene Büyük Engizisyoncu’ya geliyoruz değil mi? Hiçbir edebi/felsefi eserin Dostoyevski’nin bu kırk sayfalık metni kadar önemli, değerli, etkileyici, açıklayıcı olmadığını bağıra bağıra söyleyebilirim. Biraz daha vurgulu ifade edeyim, kendime aforizma olsun: Hayat Mahabharata’dır, insan Büyük Engizisyoncu’dur.
İki ay sonra seçim var, 14 Mayıs tarihi belirlendi bunun için. Ekmeği kimin vereceği, kime vereceği, kimlere vermeyeceği, ne kadar vereceği, neye karşılık vereceği, özgürlüğe kimin karar vereceği, kimlere özgürlük vereceği, kimlere verilmeyeceği, ne için ve ne kadar özgürlük vermeye razı olacağına dair türlü vaatler, taahhütler sıralanacak. Yönetime talip olanların her biri bunlar hakkında konuşacak, konuşacak, konuşacak. Hükümdarlar, hükümdarlıkları için halka yalvaracaklar. Yukarıdaki olayın kahramanı leopar kadar olamayan ‘eşref-i mahluk’, kendisini yönetmeye talip olanlar arasında bir seçim yapacak. Dört sene önce yazdığım bir yazıyı size anımsatmakta fayda var, ne de olsa kendi çalıp kendi oynayan bir adamım ve yaşlı proflar gibi kendime referans verip duruyorum, ne olmuş.
Bana gelince…
Montgomery Brogan’ı bilir misiniz? O’nun gibi bir adamım ben. Onun gibi oldum. Elli yaşıma dayandım, hayat beni Montgomery Brogan’a dönüştürdü. Blogu eskiden okuyanlar bilirlerdi, şimdilerde kamuya kapalı olduğu için ileride bir gün birileri buralara göz atacak mı bilmiyorum -ne var ki şimdiden söyleyeyim, her daim bir Montgomery Brogan tiplemesiydim aslına bakarsanız. Sadece aldığım yaşlarla daha sivri, daha katı, daha soğuk, daha kötü, daha nemrut, daha ceberrut bir adama dönüştüğümün ayrımını yapabiliyorum. Hardcore Montgomery Brogan. At best. Her şeyden, her görüşten, her tipten, her kesimden, her hizipten, her meslekten, her milletten, her sınıftan, her inançtan, her örgütten, her partiden, her gruptan, her, her ve her herşeyden midem bulanıyor, onulmaz bir nefret duyuyorum hepsine. İçimde kristalize olmuş bir öfke var. Bir atom bombası olsam hiç beklemez patlardım. Bir hastalık olsam derhal bulaşırdım. Bir zehir olsam denizlere atlardım. Bir yanardağ olsam çoktan patlamıştım. Bir göktaşı olsam en kalabalık yere kamikaze yapardım. Korku olsam kabarırdım, acı olsam yayılırdım. Karanlık olsam kaplardım. Doğrusu, bu durumumdan hiç hoşnut değilim. Gurur duymuyorum düşündüklerimle ya da yazdıklarımla. Ne dinî, ne de insanî bakış açısıyla hoş görülemez bu his; bu kadar nefret dolu bir adam nefret edilesidir dürüst olmak gerekirse. Benden nefret edilmeli. Kimse bunları okumayacağı için yazıyorum, yoksa hicap duymak gerekir, pekâlâ farkındayım. İçimi döküyorum sadece. Orada, içimde sekiz milyarlık dünya nüfusuna yetecek miktarda öfke var. Rabbimin gücüne gitmesin diye ümit ediyorum, yarattığı insana karşı tükenmez bir hınç var ruhumun derinlerinde.
Ve evet, Montgomery Brogan gibi, en çok kendimden nefret ediyorum, bu halde olduğum için.
Montgomery Brogan kim mi?
Tıpkı benim gibi sıradan biri. O da leoparları insanlara bin defa tercih edecek bir adammış, bahse girerim.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!