Bu adamın ismi Shmuel Eliyahu.
İsrail’de önemli bir adam; Safed şehrinin baş rabbisi, yani en üst düzeydeki (Sefarad) din otoritesi, bunun yanısıra Baş Rabbiler Konseyinin de üyelerinden. Aşırı/uç görüşleriyle bilinen biriymiş. Resmi verilere göre 44000'i aşkın kişinin hayatını kaybettiği depremlerle ilgili beyanat vermiş, bu depremin ülkesi (İsrail’i) ele geçirmek isteyen Türkiye ve Suriye’ye karşı ilahi bir müdahale olduğunu ifade etmiş. Ölenleri de Musa Peygamber’i ve beraberindekileri takip ederken Kızıldeniz’de sulara gömülüp boğulan Mısırlılara benzetmiş.
Bir zil çalıp oynamadığı kalmış.
Onbinlerce insan depremlerde can vermiş, çok daha fazlası yaralanmış, yüzbinler kışın ortasında aç biilaç evsiz, sahipsiz perişan kalmış, adam bunu Tanrı’nın İsrail’in düşmanlarına karşı cezası olarak lanse etmekte bir beis görmüyor.
Fay hatlarının varlığını, çarpık yapılaşmayı, kuralsız/düzensiz şehirleşmeyi ve bir sürü usulsüzlüğü, yani somut ve bilimsel gerçeklikleri göz ardı edip sanki bunlar hiç söz konusu değilmiş de Tanrı birden bire gazabını Türkiye’ye/Suriye’ye göndermiş, kanaati bu.
Zamanında biri “Hukuk siyasetin köpeğidir” dediğinde yer yerinden oynamıştı, böyle bir şey nasıl söylenir diye.
Ben daha ileri gideceğim: Din, siyasetin köpeğidir.
Shmuel Eliyahu’nun yukarıda kısaca özetlediğim açıklamaları dini atıflar taşıyor olsa da, aslında politik bir gaye ile dile getirilen sözler. “Bütün bu yaşananlar, dünyayı temizlemeye ve daha iyi bir yer haline getirmeye hizmet ediyor” gibi bir laf bile çıkmış adamın ağzından.
Onbinler enkaz altında ya da gecikmiş yardım faaliyetleri soğuktan donarak ya da yıkıntılardan çıkarılamayıp ezilerek kangren, crush vs. nedeniyle öldü, ve bu yavşağa göre dünya daha iyi bir yer haline geldi.
Bostancı’daki evi sattığımız doktor kadın Antakya’da yaşıyordu, evi Ağustos’ta sattık ona, acelesi vardı, okullar başlamadan önce taşınma derdindeydi. Eşi de doktordu, İstanbul’a tayin olacaklardı. Beklenen İstanbul depreminden çok korkuyordu kadıncağız, evi bizden almadan önce defâten yapım yalını, sağlamlığını, güvenliği sormuştu. Sonra ne oldu, olay nasıl bir seyir aldı bilmiyorum, belki çocuğunun okulu, belki tayin ile ilgili bir sıkıntı, fikrim yok: Taşınamadılar, bizden satın aldıkları evi kiraya verdiler ve Antakya’da kaldılar. İstanbul’da korktuğu deprem doktor hanımı ve ailesini Antakya’da yakaladı. Eşini ve kız çocuğunu depremde kaybetti, Allah rahmet eylesin onlara. Yazıştım, kadıncağız hayatta, ama bundan böyle yaşayacağı şeye ne kadar hayat denebilirse.
Shmuel Eliyahu’ya göre bu doktor hanımın başına gelen felaketle, eşini ve çocuğunu kaybetmesi, hayatının mahvolmasıyla ‘dünya daha iyi bir yer haline gelmiş oldu.’ Onbinlerin acı hikayesi de hakeza.
Adama bu açıklamaları yaptıran din değil. Dini görüşü değil. Düpedüz siyaset. İsrail Devleti kurulduğundan itibaren her Arap-İsrail Savaşında baş aktörlerden biri olan Suriye’ye ve uluslararası arenada İsrail’in terör devleti tutumunu her fırsatta ifşa eden Türkiye’ye karşı politik düşmanlığını din kisvesinde kusuyor. Herkesin politikası kendine, burada bir tuhaflık yok, ama dini bir boya gibi kullanıp olayların gerçek yüzünü saptırmak, en kibar ifadesiyle ahlaksızlık.
Politika, bütün silahların kullanımı meşru gösteren bir savaştır. Din ve dinî kavramlar bu savaşta fanatiklerin fevkalade suiistimal ettikleri aygıtlardan farksız. Odağında mide bulandırıcı bir bencillik, kendini dünyanın merkezinde görme ve tüm varlığı, hatta Tanrı’yı dahi kendisine hizmet etmekle yükümlü görmekle semptomlarını gözümüze sokan hastalıklı bir tavır bu. “Benim durumuma yarıyor, 45000 Türk, 5000 Suriyeli ölmüş, kat kat fazlası da perişan olmuş, devletleri de sarsılmış, oh ne güzel” demek kesinlikle İlahî bir yaklaşım değil, zaten insanî değil. Saf kötülük.
Dindar bir çevrede yetiştim ben. Farklı dinî yaklaşımlara/anlayışlara meyletmiş kişiler tanıdım akrabalarım arasında. Medyada her dönem ortaya çıktığı gördüğümüz kişilerinkine benzer, politik gayelerini ya da öfkelerini ya da hazımsızlıklarını aynı yukarıda değindiğim Baş Rabbi Shmuel Eliyahu gibi dinî bir zeminde ifade eden tiplerin düşünce/tespit/yorum adı altında zehir saçan çatal dillerinden döküldüğünü duydum, rivayetlerini işittim, rasgelince okudum. Hepsi de kendini ilahî bir misyonun (temsilcisi olmasa bile) sözcüsü, dillendiricisi gibi görme megalomanisine sahip hasta ruhlu tiplerdi, hacı-hoca takımından bahsetmiyorum, sıradan insanlar da vardı böyle. 17 Ağustos 1999 depremini yaşı tutanlar anımsayacaktır, askeri vesayetinin ağır ve kasvetli gövdesi demokratik değerlerinin, insan haklarının üzerine karabasan gibi çökmüştü o dönem, tepeden inme militan bir yaklaşımla toplum yüksek rütbeli askerler ve onların sivil versiyonları tarafından zorbalıkla dizayn edilmeye çalışıyordu. Mütedeyyin kesimin başörtüsü zulmüne gösterdikleri direnç dikkat çekiciydi, takdir edilesiydi, üniversitelere başörtüsüyle girmenin yasaklandığı o yıllarda mütesettir kız öğrenciler okula gider gibi kampüslerine gider, ama içeri giremedikleri için saatlerce oturma eylemi yaparlardı. Sadece başörtülüler değil, bu hukuksuzluğa tepki gösteren solcu, liberal arkadaşları da onlara destek verirlerdi. 17 Ağustos Depremi, tam da bu dönemde yaşandı. Yirmi bin kişi hayatını kaybetti, maddi ve manevi yıkım devasa boyuttaydı. Depremin merkez üssü, İzmit, üstüne üstlük Gölcük’tü, Deniz Kuvvetleri Komutanlığına bağlı donanmanın bulunduğu yer. Neler işitmiştim, yok depremden hemen sonra yardıma koşan ekipler, Kızılay, kısaca devletin maddi imkanlarına sahip birimler, destekler sadece ordu ve bağlantılı kişilere akıtılıyormuş, siviller faydalanamıyormuş (burada kendi mağduriyetlerini, zalim gördükleri kimseler üzerinden tüm topluma yansıtma var, ‘bize eziyet edenler bakın nasıl da herkese, tüm millete karşı da zalimler’ söylemi) dedikoduları gibi. Bir de şunu hiç unutamuyorum, gene bir akraba ortamında duymuş ve elektrik çarpmış gibi olmuştum: Bir kadın akrabaydı, güya deprem şiddetiyle yıkılmış, yerle yeksan olmuş Donanma tesislerine giren kurtarma ekipleri, oradaki üst düzey komutanların cesetlerini ‘başları eşek kafalarına dönüşmüş’ halde bulmuşlar, ekipler hiç kimselere göstermeyip derhal sarıp tabutlayıp defnetmişler. Bu anlatımın nasıl mitolojik esinlemelerle süslü, altı yaşındaki çocuğun inanması mümkün olmayan türden rezil ve iğrenç bir saçmalık olduğunu bir yana bırakalım, altında yatana kulak verelim: Anlatıcı, siyasi rakibinin kendi dini bir eylemine, tesettüre tavizsiz yasaklar getiren birinin bu zorba politik yaklaşımını din düşmanlığı perspektifinden ele alarak Allah tarafından depremle cezalandırıldığına, bir de ibret olsun diye eşek başlıya çevirdiğine inanıyor, bunu anlatıyor. Bir kez daha kendini dünyanın merkezi sanan, dünyayı, insanları kendi amacına tabi gören, her olayı kendi narsist yaklaşıma hizmet edecek tarzda yorumlayan marazi bir kafaya geliyoruz, Shmuel Eliyahu’gillere. Yani orada ölen komutanları, askerleri birer insan olarak değil, militan Kemalist politikayı en gaddar şekilde yürüten birer din düşmanı, kafirler sürüsü olarak gören bir kafa bu. Politikaya karşı din silahını kullanan kötü kalplilik. Tabi bunun vicdanî deterjanını bulmaları da kolay, İstanbul’da, Kocaeli’nde, Sakarya’da, Yalova’da, Bursa’da binlerce insan öldü değil mi, hemen ona da “Ve bir fitneden sakınınız ki, sizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz ve biliniz ki, muhakkak Allah Teâlâ'nın ikabı pek şiddetlidir.” ayetini yakıştırırlar, yani bütün kayıpların acısını ve yükünü de gene bu savaşta 'düşmanların' sırtını yüklemekte beis görmezler.
Aşağıdaki fotoğraf bir klasik. Yıllardır internette dolanıyor bu resim.

Bu kadar şey yazdım, Susan Sontag diyor ya, tek bir fotoğraf sayfalar dolusu yazıdan daha etkilidir diye, tam o hesap, her şey meydanda. Resimde gördüğünüz bir başka Shmuel Eliyahu tiplemesi. O dönem uygulanan politikadan ötürü mağdur, mazlum, mustarip, bileğinin gücüyle kazandığı üniversitenin kapısından sokulmuyor, evet bunun acısını ben anlayamam, ama buna karşı tepkisi onbinlerce insanın canını bilinçli olarak yakmak ve işe Tanrısal müdahaleyi/uyarıyı katmak olunca, din, yukarıda dediğim gibi politikanın köpeğine dönüşüyor. Bilime/bilim adamlarına kulak tıkayıp çıkmamaları gereken katları çıkanlar, bunlara izin verenler ya da görmezden gelenler, binanın taşıyıcı kolonlarını yer açmak için kesip mekânı genişletenler, imar izni çıksın da kaçak katlar yapalım diye sabırsızlananlar, deprem felaketinin ardından depremin ilahi takdir, mukadderat olduğunu söyleyince de farklı bir şey söz konusu değil ki zaten? Kısaca din, gerek bahane arayanlara bir mazeret kalkanına, gerekse had bildirme gayreti taşıyanların elinde bir saldırı silahına dönüştürülüyor ve özünden, bağlamın kopartılıp ilahî niteliğini kaybediyor, suiistimal edilen dünyevi bir unsur halini alıyor. Daha da ileri gideyim bu paragrafta: Yukarıdaki hanımefendinin elinde tuttuğu dövizde karşı tarafa verilen ‘mesajı’ gördünüz; devran değişti, o günlerde zulme uğrayan kesimler mesajın muhataplarına karşı kazandıkları politik zaferin neticesinde siyasetin hâkim unsuru haline geldiler. Her biri 17 Ağustos 1999 depreminden kat kat şiddetli ve yıkıcı iki deprem aynı gün içerisinde yaklaşık 100km mesafede yaşandı üç hafta önce ve yaraları kolay sarılacak gibi değil. Böyle bir dönemde, acılar en can yakıcı şekilde taze ve kayıplar bunca çokken kendini politik olarak mazlum ya da mağdur gören birileri şimdi o hanımefendi ve diğer Shmuel Eliyahu’gillere dese ki, ‘bir günde hem 7.8 hem 7.6 yetmedi mi?’ diye, bu nevzuhur Shmuel Eliyahu’ların ahlaksızca dini suiistimal etmelerine karşı ne diyecekler? Bugün mazlum yok demeyin, devlet doğası gereği tegallüb ehli olduğuna göre, politik anlamda -ülkemiz için konuşmuyorum ya, anlayın o kadarcık- her daim politik bir varlıktır.
Politika zehirdir. Şimdi bu noktadan sonra yerleşik hayata geçilmesi, tarımsal faaliyetlerin başlangıcı, gıdaya sahip olma ve dağıtımın yönetilmesi, yani insanların karınlarının doyurulması ile egemenlik ve iktidar kavramları üzerine yazmaya başlamam lazım ama uykum geldi. Hep böyle oluyor.
En iyisi adamım Schopenhauer’la bitireyim postu:
“Bu dünya, varolan ve varolabilecek en kötü dünyadır. Çünkü, bu dünya hakkında, olabilecek en iyi dünya yollu hayaller kurmak imkansızdır. Olanı görmemek saçmadır. Dünya öyle bir kötüdür ki, zar zor ayakta kalabilmektedir. Eğer ki biraz daha kötü olsaydı, o zaman zaten hiç var olamazdı. Bu sebeple de daha kötü bir dünya olamaz, hayal edilemez.”
O yüzden her gün defalarca besmele getirip Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla diye başlıyoruz işlerimize. Çünkü ancak Allah’ın rahmetiyle yaşayabiliriz. Dünyevi politik gayelerin edilgen oyuncakları olarak değil. Aksi takdirde cehehhem kokulu kükürtü soluya soluya zortlarız. (yazı güzel bir kelmeyle bitti bence.)