22 Mart 2023 Çarşamba

Minik Sevimli Şirin Bir Otomobil Üzerine...

Artık bir arabamız var!


Resim ucundan azıcık temsilidir.






Ailemizin yeni ferdi… Köpek sahiplenmekten önceki son çıkış da böylece geride kaldı.  


Bugün işlemleri tamamladık; Havva direksiyona geçti, acemi olduğunun bilincine varmış birinin sakin özgüveniyle otomobili yavaşça eve kadar getirdi, apartmanın önüne güzelce park etti. Aman nazar değmesin, maşallah gitsin kocişinden.


Artık bir aracın sahibi. Çok sık kullanacağını zannetmiyorum, raylı sistem varken  gidebileceği yerlere zaten eski usul gider, gene de anahtarlarının çantasında olduğu bir otomobili evin önünde duruyor. 


Bu durumu biraz garipsesem de hiçbir itirazım yok. Alışmam lazım o kadar.


Havva mutlu ya, gerisini siktir et😊  


Sırada bir it var, biliyorum.


Biraz hızlı ilerliyoruz galiba. 


17 Mart 2023 Cuma

Bir Kaygı Unsuru olarak Kedi Üzerine...

Köpek sahiplenme fikri içime iyice yerleştikten sonra evimizin müstakbel üyesi hakkında cevabını aradığım sorulardan biri, kedilerle geçinip geçinemediği konusuydu; köpeğin evdeki kuyruklu prensesime zarar vermesi, hayatı ona zehretmesi beni çok kaygılandıran düşüncelerdi. Sonuçta orta ırk diye tarif edilenlerden dahi olsa köpekler kedimden çok daha büyük, daha iri, dişleri, patileri daha tehditkâr, daha hareketli. 


Meğer meselenin esas kötü adamı kedilermiş, bunu öğrendim son zamanlarda.


Bir setter hakkında aradığım geçici yuva sahibi (tabi ki hepsi gibi bu da kadın) köpüşün kedilerle ilişkisini sorduğumda bilge adam üslubunu takınıp “kedi evin efendisidir. Biraz döverek köpeği eğitir, kendisinin üstünlüğünü öğretir” dedi. 


Kedimizin veterineri ısrarla yavru köpek sahiplenmemizi salık veriyor, kedi ancak öyle başka bir canlının eve katılmasını içine sindirebilir, dilediği gibi de o yavru köpeği biçimlendirebilirmiş. 


Havva’nın kedi maması aldığı pet shop’taki eleman köpek meselesini ondan duyunca “abla, mutlaka yavru köpek alın, yoksa kediler köpeklere çok eziyet ediyor” demiş.


Geçenlerde nereden gelirken hatırlamıyorum, eve doğru yürüyordum, on-onbeş metre önümde ben yaşlarda bir adam orta boy pitbull tipi bir köpeği gezdirmeye çıkarmıştı, hemen gelecekteki halimi o adamla özdeşleştirdim, sonra hızımı onlara göre ayarlayıp davranışlarını gözlemlemeye başladım peşleri sıra adımlarken. Derken köpek bir köşeyi koklama seremonisini fazla uzattı, yavaş yavaş yakına geldim, adam da izlediğimi fark edince çaresiz sizi inceliyordum diye söze girdim, durumu anlattım, o da benim gibi kibar ve münasebetsiz bir tipmiş belli ki, başladık konuşmaya. Evinde kedi olmadığını, ama köpeğinin kedilere çok ilgili olduğunu, hemen her gün bir sokak kedisinden yediği patiyle çizik alarak yürüyüşlerinden döndüklerini, kedilerin çok korkulası yaratıklar olduğunu anlattı, “yavru alın, belki bir ihtimal yavru köpeğe kediniz zarar vermez” diye vurguladı. 


Tabiatta büyük olan küçüğe galebe çalar ya. Bu iş doğa kuralarına ters. 


Bu arada Bursa’daki barınakta duran aşağılarda değindiğim köpek gelecek diye hazırlık yapmıştık, yatağını, tasmasını hatta oyun topunu bile almış, bekliyorduk.


Hepsi kedinin oldu a.q. Manyak kedi tüm eşyalara el koydu. Sahiplendi. 


Bu köpek edinme meselesi bir muamma halinde hayatımızdaki yerini koruyor. 







Bir de masum pozlarına yatmaz mı...






Not: Dün Quora’da bir soru vardı, “fil büyüklüğünde bir kedi mi, yoksa kedi büyüklüğünde bir fil mi daha hoş bir pet olur” diye. Cevap mealen şöyleydi: Fil büyüklüğündeki bir kedi sizi yer. 


11 Mart 2023 Cumartesi

Eşref-i Mahlukat İfadesi Çerçevesinde Leopar'ı Sadece Bir Gecelik Deseni Olarak Hatırlayanlara İtiraz Eden Montgomery Brogan'gillerin Duygu ve Düşünceleri Üzerine...

Olay Hindistan’ın Karnataka eyaletinde yaşanmış, iki sene önce, 2021 yılının şubat ayında. Bilinele isimli köyün yakınlarında dolanan bir leopar, karşısına çıkan kendi halinde bir çomara saldırmış, ödü kopan köpek kaçmış, leopar kovalamış, köpek can havliyle köydeki evlere doğru koşmuş ve (muhtemelen köy evlerinde kanalizasyon altyapısı olmadığı için, eski usûl, evlerin dışında baraka gibi bir yerde olan) kapısı açık tuvalete sığınmış, arkasından da hoooop, leopar içeri sıçramış. Olan biteni, bu kovalamacayı izleyen bir kadın da panikle davranıp kapıyı arkalarından kapatıp kilitlemiş, sonra da yetkililere durumu haber vermiş.

Avcı- aç leopar ve av-çaresiz köpek 2-3metrekarelik bir hapis kalmış.





Yedi saat sonra gelebilmiş yetkililer, tuvaletin penceresinden baktıklarında görmüşler ki zavallı köpek bir köşede korkudan tir tir titreyerek boynunu bükmüş, leopar ise tüm açlığına, midesinin gurultusuna karşın artık avucunun içinde olan biçare köpeğe hiç ilişmemiş halde öfke ve huzursuzlukla yatmış, bekliyor. Zaten aç ve köpeği midesine indirmek için kovalayıp, üstüne üstlük kapana kısıldıkları tuvalette de yedi saattir beraber bekliyor olmalarına karşın avına dokunmamış bile. Öylece duruyor. 


Şu haber videosunda kurtarma işlemini görebilirsiniz. Pencereden leoparı uyuşturucu bir silahla etkisiz hale getirmişler, dünyanın en şanslı köpeğini sonradan birileri sahiplenmiş, leoparı da sırtlayıp ormana bırakmışlar.


Yakın tarihte yaşanmış ve belgelenmiş bu hadiseden çıkartacağımız sonuç çok basit: Yabani bir hayvan, karnı açken, kendisini hiç zorlamayacak zayıflıkla bir avı rahatlıkla midesine indirebileceği, açlığını bastırabileceği bir durumda özgürlüğünden mahrum bırakıldığı takdirde buna tenezzül etmiyor; hürriyetinin kısıtlanmış olduğu gerçeği ile yüzleşmesi o yabani hayvan için karnının açlığından çok daha önde gelen bir sorun. Linkini verdiğim videoyu izlediyseniz, pencereden kendisine bakan yetkililere nasıl saldırmaya çalıştığını fark etmişsinizdir, açlıktan değil o, yoksa çomarı parçalardı zaten, ama hayır, kendisini hapsedenlere karşı düşmanca bir tavır onun pencereye doğru yaptığı hamle. 


Bu noktada Maslow’un şu meşhur ihtiyaçlar hiyerarşisini hatırlayalım mı? En alta, yani başlıca temel gereksinim olarak biyolojik-fizyolojik ihtiyaçları yerleştirir Maslow, buraya olmazsa-olmaz dediklerimizi, yani gıda, su, barınma, giyinme vs. öğeleri koyar. İkinci basamak güvenliktir Maslow’a göre, can güvenliği, aile güvenliği, mal-mülk güvenliği gibi. Ardından aidiyet ihtiyacını koyar, bir aileye, topluluğa ait olma, sevme-sevilme ihtiyacı gibi. Dördüncü basamağa ise saygınlık ihtiyacını yerleştirir: Onurlu yaşama dair ihtiyaçlardır bunlar; statü, özgüven filan derken, özgürlük de bu basamakta kendine yer bulur. Toparlayacak olursak Maslow, meşhur ihtiyaçlar hiyerarşisini bir piramit şeklinde betimler ve özgürlük gereksinimi dördüncü aşamada görülür. Açlığı bastırmak ise en temel ihtiyaçtır. 


Bu bağlamda leoparlara dair farklı bir ihtiyaçlar hiyerarşisi/piramidi oluşturmaktan bahsetmek mümkün sanırım. Meseleyi ironik bir perspektifte ele alalım diye sizi kışkırtmıyorum, ne var ki ahsen-i takvim olmak üzere yaratılan insanın bir leopar kadar dahi bağımsız davranamaması, iki lokma yiyecek- üstü kapalı bir barınak uğruna türlü türlü rezilce esareti içine sindirebilmesi, tarihin en önde gelen tartışmalarından biri zaten. Yalnızca literal anlamda kölelikten bahsetmiyorum, avcı-toplayıcı hayatı geride bıraktıktan ve yerleşik düzene geçip bir arada yaşamaya başladıktan sonra ortaya çıkan tüm organizasyonların ve kurumların esiri haline gelen bir canlıdan bahsediyorum size. Aslına bakarsanız insanoğlu devlet başta olmak üzere bütün kurumları Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine uygun olarak, önce aç kalmamak için, sonra da güvenliği için kurmuştur. Bunun için de özgürlüğünü feda etmekten, feda ne kelime, bile isteye-gönüllü teslim etmekten bir an bile geri durmamıştır. Gene Büyük Engizisyoncu’ya geliyoruz değil mi? Hiçbir edebi/felsefi eserin Dostoyevski’nin bu kırk sayfalık metni kadar önemli, değerli, etkileyici, açıklayıcı olmadığını bağıra bağıra söyleyebilirim. Biraz daha vurgulu ifade edeyim, kendime aforizma olsun: Hayat Mahabharata’dır, insan Büyük Engizisyoncu’dur. 



İki ay sonra seçim var, 14 Mayıs tarihi belirlendi bunun için. Ekmeği kimin vereceği, kime vereceği, kimlere vermeyeceği, ne kadar vereceği, neye karşılık vereceği, özgürlüğe kimin karar vereceği, kimlere özgürlük vereceği, kimlere verilmeyeceği, ne için ve ne kadar özgürlük vermeye razı olacağına dair türlü vaatler, taahhütler sıralanacak. Yönetime talip olanların her biri bunlar hakkında konuşacak, konuşacak, konuşacak. Hükümdarlar, hükümdarlıkları için halka yalvaracaklar. Yukarıdaki olayın kahramanı leopar kadar olamayan ‘eşref-i mahluk’, kendisini yönetmeye talip olanlar arasında bir seçim yapacak. Dört sene önce yazdığım bir yazıyı size anımsatmakta fayda var, ne de olsa kendi çalıp kendi oynayan bir adamım ve yaşlı proflar gibi kendime referans verip duruyorum, ne olmuş.


Bana gelince…


Montgomery Brogan’ı bilir misiniz? O’nun gibi bir adamım ben. Onun gibi oldum. Elli yaşıma dayandım, hayat beni Montgomery Brogan’a dönüştürdü. Blogu eskiden okuyanlar bilirlerdi, şimdilerde kamuya kapalı olduğu için ileride bir gün birileri buralara göz atacak mı bilmiyorum -ne var ki şimdiden söyleyeyim, her daim bir Montgomery Brogan tiplemesiydim aslına bakarsanız. Sadece aldığım yaşlarla daha sivri, daha katı, daha soğuk, daha kötü, daha nemrut, daha ceberrut bir adama dönüştüğümün ayrımını yapabiliyorum. Hardcore Montgomery Brogan. At best. Her şeyden, her görüşten, her tipten, her kesimden, her hizipten, her meslekten, her milletten, her sınıftan, her inançtan, her örgütten, her partiden, her gruptan, her, her ve her herşeyden midem bulanıyor, onulmaz bir nefret duyuyorum hepsine. İçimde kristalize olmuş bir öfke var. Bir atom bombası olsam hiç beklemez patlardım. Bir hastalık olsam derhal bulaşırdım. Bir zehir olsam denizlere atlardım. Bir yanardağ olsam çoktan patlamıştım. Bir göktaşı olsam en kalabalık yere kamikaze yapardım. Korku olsam kabarırdım, acı olsam yayılırdım. Karanlık olsam kaplardım. Doğrusu, bu durumumdan hiç hoşnut değilim. Gurur duymuyorum düşündüklerimle ya da yazdıklarımla. Ne dinî, ne de insanî bakış açısıyla hoş görülemez bu his; bu kadar nefret dolu bir adam nefret edilesidir dürüst olmak gerekirse. Benden nefret edilmeli. Kimse bunları okumayacağı için yazıyorum, yoksa hicap duymak gerekir, pekâlâ farkındayım. İçimi döküyorum sadece. Orada, içimde sekiz milyarlık dünya nüfusuna yetecek miktarda öfke var. Rabbimin gücüne gitmesin diye ümit ediyorum, yarattığı insana karşı tükenmez bir hınç var ruhumun derinlerinde. 


Ve evet, Montgomery Brogan gibi, en çok kendimden nefret ediyorum, bu halde olduğum için.


Montgomery Brogan kim mi?


Tıpkı benim gibi sıradan biri. O da leoparları insanlara bin defa tercih edecek bir adammış, bahse girerim. 






7 Mart 2023 Salı

Değişen Planlar Üzerine...

Köpek işi şimdilik yattı. Alttaki posta konu olan ve resmini paylaştığım köpüşün aşırı travmalı yaratacak bir geçmişi olduğunu öğrendik; Bursa’daki barınağa gelmeden önceki hayatını bilmiyoruz, Aralık ayında oradaymış, sonra Hatay’dan biri sahiplenmiş, alıp götürmüş, derken deprem felaketini yaşamış, tekrar Bursa’ya geri gelmiş. Biz alır İstanbul’a evimize getirirsek ve kedimiz ona hayatı zehredecek olursa gene Bursa’ya, barınağına dönmesi gerekecek ki hayvancağızı bu riske atamayız, daha fazla hırpalama hakkımız yok. Havva çok üzüldü, bu kararı veren o olsa da. Bir süre köpek işini beklemeye alalım dedik, içimiz soğusun diye.


Bu arada bir araba almaya karar verdik.


Haydaa… İlla bir şey alacağız! 


Bana değil tabi ki, Havva’ya. 


2 Mart 2023 Perşembe

İt Üzerine...

Havva’ya müreffeh bir hayat sunamıyorum. Maddi imkanlarım yetersiz.

Havva’ya renkli ve neşeli bir sosyal hayat sunamıyorum. KHK ile kıçına tekmeyi yemiş biri olarak kimseler yok etrafımda, herhangi yeni bir ortama da girmek istemiyorum. 

Yukarıdaki ifadelerden Temmuz’da ver elini Fethiye, hadi Yalova Termal’de üç günlüğüne kalalım, bu ilkbahar Dubrovnik’e gidelim mi türevinden cümlelerin hayatımızda yeri olmadığını anlayabilirsiniz. 

O yüzden çılgınca âşık olduğum bu kadını mutlu etmek için başkaca şeyler yapak zorundayım. Yalnız anlaşılmasın, zorunda olduğum için değil, onu mutlu etmek için. Yoksa benden bir talebi oluyor da ben kendimden fedakârlık yapma mecburiyetinde hissetmiyorum kendimi. Mutlu olmasını istiyorum o kadar. Gülümsemesi yeter. Aslına bakarsanız benden o kadar az şey istiyor ki. 

Mutlu olsun. Mutlu edecek, yapabileceğim küçük şeyler. Mesela eve ikinci kediyi aldığımızda buna blogta yer vermiştim. Tabi zorlu bir süreçti, Havva onun gönlü hoş olsun diye buna teşebbüs ettiğimi biliyordu. Çok sevinmişti. (ve ilk kedimizin evden kaçmasıyla sonuçlanmıştı bu adım ama o ayrı bir hikaye.)


Şimdilerde, uzunca bir zamandır kendimi çok daha büyük bir meydan okumaya hazırlıyorum; yolda gördüğü hangi cins olursa olsun mıncıklayıp sevmekten geri duramadığı köpekler yüzünden, bu köpek sevdalısı kadın için evimize bir köpek almaya razı oldum. Aslına bakarsanız kendimi razı ettim, yoksa dediğim gibi bana böyle bir taleple gelmedi, ben dedim ona, sahiplenelim istiyorsa diye. Bu cesaretimi küçümsemeyin, köpekleri uzaktan çok sevsem de korkarım aslında bu canlılardan. Dahası, kedi bakımına kıyasla çok daha zahmetli, masraflı ve ciddi bir sorumluluk olduğunu da biliyorum. Heyhat, kendime telkinlerde bulunarak, Havva’nın yanında bu hayvanlara olan (uzaktan) sempatimi dillendirerek yavaş yavaş kıvama geldim. Nihayetinde bu konuda samimi olduğumu Havva da anladı, tam umduğum gibi mutluluktan delirdi. 

Bu ‘delirdi’ kelimesine ileride döneceğiz.


Pitbulldan sosislere, poodle’dan labradora her köpeği bayıldığından ne cins bir köpek alacağımızı bana bıraktı. Çünkü esasen ‘sorun’ bende, o da farkında.

Eh, bilinçli insanlarız, hayvan ticaretinden nemalanan petshoplardan değil, ya yuvalandığı bir evden, ya da barınaktan sahipleneceğiz köpeği. Barınaklar biçare hayvanlarla dolu, oralara yöneldik. 


Makul bir insan olarak bana bıraktı bu konudaki çerçeveyi, çünkü dedim ya, sorun bende. Bense sorun çıkaran değil, aklın sesini dinleyen bir adamım. Filanca barınakla diyaloga geçti Havva, deneyimsizliğimizi, evde kedi olmasını, beklentilerimizi ve üstesinden gelmekte zorlanacağımız hususları belirtti. Bu işler kadın uğraşı, ben hiç muhatap olmuyorum, neredeyse bütün hayvansever manyaklar kadın. Hakaret olarak kullanmıyorum bu kelimeyi, lütfen yanlış anlaşılmasın. Neyse, bir köpek önerdiler durumumuza göre, geçici yuvada kalan. Oradaki ev sahibinin bir kedisi de varmış, yani test edilmiş. Neyse, Havva o geçici yuvada kalan köpeği bakan kadını aramadan evvel, ne soralım diye bana döndü, elime kalemi alıp sorularımı yazdım, kağıdı da telefon görüşmesinden önce Havva’nın önüne koydum:


KÖPEK SORULARI:


Tuvalet eğitimi var mı?


Günde kaç defa sokağa çıkmalı?


Sokakta en az ne kadar dolaştırılmalı?


Apartman hayatı çerçevesinde, aşırı havlama huyu var mı? Geceleri havlar mı?


Eşya yeme huyu var mı?


Ne yer ne içer?


İstediği ilgiyi görmezse ne yapar?


Kedilerle arası nasıl?


Yabancı insanlarla arası nasıl?


Başka köpeklerle arası nasıl?


Başka köpekler tarafından tehdit edildiğinde ne yapar?


Sakin midir?


Neye sinirlenir?


Sinirlenince ne yapar?


Sakar mıdır?


Korkunca ne yapar?


Gece nerede, nasıl uyur?


Köpekten korkan biri evimize geldiğinde bir süre odaya kapatılmaya tepkisi ne olur?


Kedimizle anlaşamazsa köpeği iade edebilir miyiz?


Kedi ve köpeğin mamalarını nasıl ayarlıyorsunuz, birbirinin mamasını yememeleri için?


Travması var mı?


Arabadan korkuyor mu?


Tırnaklarını kestiriyor mu?  Olay çıkartıyor mu?




Bu kadar detaylı sorular benim de kendi türümde manyak olduğumun sonucuna götürmesin sizi, neyle karşılaşacağını bilmeye çalışan temkinli biriyim. Çünkü büyük bir sorumluluk altına girmeyi madem kabullendim, ona göre hazırlığım da olması gerek. Yoksa can bu, oyuncak değil, beğenmezsek ya da yürütemezsek sokağa atamayız. Dahası, o canı mutsuz da edemeyiz. Yani baş belası bir iş aslına bakarsanız. 


Havva bütün bu soruları muhatabına yöneltti, aldığımız cevaplar beni/bizi genel olarak tatmin etti. Tam bu kadar uzun bir liste hazırladığım için ne kadar titiz ve aklı başında bir adam olduğuma dair göğsüm şişecekten bu defa karşıdan, geçici yuva olan kadından bir soru geldi:


“Sigara içiyor musunuz?”


Hayda, ne alaka? Meğer sorduğumuz/hakkında konuştuğumuz/talip olduğumuz köpeğin akciğerlerinde leke varmış, sigara dumanı ona zararlıymış, o yüzden bize vermeleri doğru olmazmış.


HAY AMINA KOYAYIM, BÖYLE ŞEY Mİ OLUR?!


Oluyormuş. Ardından tuhaf bir şekilde barınaktaki yetkililer sanki sorun çıkartan ilgilendiğimiz köpeğin akciğerleri değilmiş de bizmişiz gibi, güya sahiplendirmek için can attıklarını söyledikleri barınaktaki yüzlerce köpek hakkında bizimle iletişimi kestiler. Yoksaydılar. Tabi bu garip bir gurur kırıcı hal, ötesinde Havva çok sıkıldı. 


Derken, Bursa’da bir barınak buldu, oradaki (tabi ki kadın) yetkiliyle konuştu, o kadın başka bir kadına yönlendirdi, derken ben kendimi Havva’nın web sitesinde gösterdiği Bursa, Ulubat Gölünün yakınındaki bir hayvan barınağında kalan köpeklerin fotoğraflarına bakarken buldum. Oradaki bir köpüşe vuruldu Havva, doğrusu çok güzel bir köpek, hoş ama bakımsız, pis, paçoz. Üstelik yukarıda yazdığım ‘sorularımı’ okudunuz, o sorular İstanbuldaki barınak bünyesinde olup da geçici yuvada bulunan bir köpek hakkında, o evin sahibi olan kadına sorulmuş ve büyük oranda cevabı alınmış sorulardı. Bana cevap yani bilgi lazım. Bursa’daki bu köpek hakkında ise hiçbir cevap yok, bilemiyorlar ki soruların yanıtlarını. Evin ortasında yüzümüze sırıtırken halıya sıçacak mı ondan bile haberimiz yok. Dahası, 158km uzaktaki bu barınağa nasıl gidilecek, nasıl buraya transfer edilecek? Havva bu köpek için kendini öyle bir kaybetti, öyle delirdi ki “Mudanya’ya feribotla giderim, oradan taksiyle geçer, alırım” gibi akıl dışı laflar etmeye kalktı. Allah’ın dağına, 44kmlik bir taksi yolculuğu yapmayı göze almış bir mecnun. Evet, DELİRDİ. Malihulya. Tabi bu bir kavga sebebi, eh, bir güzel tartıştık Havva’yla.


Sonuç: Havva mutsuz ve gergin, ben mutsuz ve sinirliyim. Günlerdir zorunluluk dışında konuşmuyoruz. Gülmüyoruz. Huzurumuz gitti. Onu önce heyecanlandırıp sonra da üzerine turp suyu sıkmışım gibi suçluyor beni. 


Ben bu boku niye yedim bilmiyorum ya. 


Cumartesi rica ettiği bir arkadaşıyla beraber arabayla yola çıkacak, 158km gidecekler, köpeği alacaklar, doğruca Küçükyalı’daki veterinere getirecekler, ilk muayenesi yapılacak, oradan temizlenip kırpılması için bir petshopa, sonra da cumartesi akşamı eve: Benimle ve kedimizle tanışacak, yen evini görecek. Ben başıma ne tür bir dert aldığımı daha iyi anlayacağım.


Kedimiz de benden nefret edecek. Mea Culpa. 




İlgili Yavşak bu işte. 





1 Mart 2023 Çarşamba

Zeus'un Oklarına İman Eden Ehl-i Kitap Üzerine...

Bu adamın ismi Shmuel Eliyahu






İsrail’de önemli bir adam; Safed şehrinin baş rabbisi, yani en üst düzeydeki (Sefarad) din otoritesi, bunun yanısıra Baş Rabbiler Konseyinin de üyelerinden. Aşırı/uç görüşleriyle bilinen biriymiş. Resmi verilere göre 44000'i aşkın kişinin hayatını kaybettiği depremlerle ilgili beyanat vermiş, bu depremin ülkesi (İsrail’i) ele geçirmek isteyen Türkiye ve Suriye’ye karşı ilahi bir müdahale olduğunu ifade etmiş. Ölenleri de Musa Peygamber’i ve beraberindekileri takip ederken Kızıldeniz’de sulara gömülüp boğulan Mısırlılara benzetmiş. 


Bir zil çalıp oynamadığı kalmış.  


Onbinlerce insan depremlerde can vermiş, çok daha fazlası yaralanmış, yüzbinler kışın ortasında aç biilaç evsiz, sahipsiz perişan kalmış, adam bunu Tanrı’nın İsrail’in düşmanlarına karşı cezası olarak lanse etmekte bir beis görmüyor. 


Fay hatlarının varlığını, çarpık yapılaşmayı, kuralsız/düzensiz şehirleşmeyi ve bir sürü usulsüzlüğü, yani somut ve bilimsel gerçeklikleri göz ardı edip sanki bunlar hiç söz konusu değilmiş de Tanrı birden bire gazabını Türkiye’ye/Suriye’ye göndermiş, kanaati bu. 


Zamanında biri “Hukuk siyasetin köpeğidir” dediğinde yer yerinden oynamıştı, böyle bir şey nasıl söylenir diye.


Ben daha ileri gideceğim: Din, siyasetin köpeğidir. 


Shmuel Eliyahu’nun yukarıda kısaca özetlediğim açıklamaları dini atıflar taşıyor olsa da, aslında politik bir gaye ile dile getirilen sözler. “Bütün bu yaşananlar, dünyayı temizlemeye ve daha iyi bir yer haline getirmeye hizmet ediyor” gibi bir laf bile çıkmış adamın ağzından. 


Onbinler enkaz altında ya da gecikmiş yardım faaliyetleri soğuktan donarak ya da yıkıntılardan çıkarılamayıp ezilerek kangren, crush vs. nedeniyle öldü, ve bu yavşağa göre dünya daha iyi bir yer haline geldi. 


Bostancı’daki evi sattığımız doktor kadın Antakya’da yaşıyordu, evi Ağustos’ta sattık ona, acelesi vardı, okullar başlamadan önce taşınma derdindeydi. Eşi de doktordu, İstanbul’a tayin olacaklardı. Beklenen İstanbul depreminden çok korkuyordu kadıncağız, evi bizden almadan önce defâten yapım yalını, sağlamlığını, güvenliği sormuştu. Sonra ne oldu, olay nasıl bir seyir aldı bilmiyorum, belki çocuğunun okulu, belki tayin ile ilgili bir sıkıntı, fikrim yok: Taşınamadılar, bizden satın aldıkları evi kiraya verdiler ve Antakya’da kaldılar. İstanbul’da korktuğu deprem doktor hanımı ve ailesini Antakya’da yakaladı. Eşini ve kız çocuğunu depremde kaybetti, Allah rahmet eylesin onlara. Yazıştım, kadıncağız hayatta, ama bundan böyle yaşayacağı şeye ne kadar hayat denebilirse. 


Shmuel Eliyahu’ya göre bu doktor hanımın başına gelen felaketle, eşini ve çocuğunu kaybetmesi, hayatının mahvolmasıyla ‘dünya daha iyi bir yer haline gelmiş oldu.’ Onbinlerin acı hikayesi de hakeza. 


Adama bu açıklamaları yaptıran din değil. Dini görüşü değil. Düpedüz siyaset. İsrail Devleti kurulduğundan itibaren her Arap-İsrail Savaşında baş aktörlerden biri olan Suriye’ye ve uluslararası arenada İsrail’in terör devleti tutumunu her fırsatta ifşa eden Türkiye’ye karşı politik düşmanlığını din kisvesinde kusuyor. Herkesin politikası kendine, burada bir tuhaflık yok, ama dini bir boya gibi kullanıp olayların gerçek yüzünü saptırmak, en kibar ifadesiyle ahlaksızlık. 


Politika, bütün silahların kullanımı meşru gösteren bir savaştır. Din ve dinî kavramlar bu savaşta fanatiklerin fevkalade suiistimal ettikleri aygıtlardan farksız. Odağında mide bulandırıcı bir bencillik, kendini dünyanın merkezinde görme ve tüm varlığı, hatta Tanrı’yı dahi kendisine hizmet etmekle yükümlü görmekle semptomlarını gözümüze sokan hastalıklı bir tavır bu. “Benim durumuma yarıyor, 45000 Türk, 5000 Suriyeli ölmüş, kat kat fazlası da perişan olmuş, devletleri de sarsılmış, oh ne güzel” demek kesinlikle İlahî bir yaklaşım değil, zaten insanî değil. Saf kötülük.


Dindar bir çevrede yetiştim ben. Farklı dinî yaklaşımlara/anlayışlara meyletmiş kişiler tanıdım akrabalarım arasında. Medyada her dönem ortaya çıktığı gördüğümüz kişilerinkine benzer, politik gayelerini ya da öfkelerini ya da hazımsızlıklarını aynı yukarıda değindiğim Baş Rabbi Shmuel Eliyahu gibi dinî bir zeminde ifade eden tiplerin düşünce/tespit/yorum adı altında zehir saçan çatal dillerinden döküldüğünü duydum, rivayetlerini işittim, rasgelince okudum. Hepsi de kendini ilahî bir misyonun (temsilcisi olmasa bile) sözcüsü, dillendiricisi gibi görme megalomanisine sahip hasta ruhlu tiplerdi, hacı-hoca takımından bahsetmiyorum, sıradan insanlar da vardı böyle. 17 Ağustos 1999 depremini yaşı tutanlar anımsayacaktır, askeri vesayetinin ağır ve kasvetli gövdesi demokratik değerlerinin, insan haklarının üzerine karabasan gibi çökmüştü o dönem, tepeden inme militan bir yaklaşımla toplum yüksek rütbeli askerler ve onların sivil versiyonları tarafından zorbalıkla dizayn edilmeye çalışıyordu. Mütedeyyin kesimin başörtüsü zulmüne gösterdikleri direnç dikkat çekiciydi, takdir edilesiydi, üniversitelere başörtüsüyle girmenin yasaklandığı o yıllarda mütesettir kız öğrenciler okula gider gibi kampüslerine gider, ama içeri giremedikleri için saatlerce oturma eylemi yaparlardı. Sadece başörtülüler değil, bu hukuksuzluğa tepki gösteren solcu, liberal arkadaşları da onlara destek verirlerdi. 17 Ağustos Depremi, tam da bu dönemde yaşandı. Yirmi bin kişi hayatını kaybetti, maddi ve manevi yıkım devasa boyuttaydı. Depremin merkez üssü, İzmit, üstüne üstlük Gölcük’tü, Deniz Kuvvetleri Komutanlığına bağlı donanmanın bulunduğu yer. Neler işitmiştim, yok depremden hemen sonra yardıma koşan ekipler, Kızılay, kısaca devletin maddi imkanlarına sahip birimler, destekler sadece ordu ve bağlantılı kişilere akıtılıyormuş, siviller faydalanamıyormuş (burada kendi mağduriyetlerini, zalim gördükleri kimseler üzerinden tüm topluma yansıtma var, ‘bize eziyet edenler bakın nasıl da herkese, tüm millete karşı da zalimler’ söylemi) dedikoduları gibi. Bir de şunu hiç unutamuyorum, gene bir akraba ortamında duymuş ve elektrik çarpmış gibi olmuştum: Bir kadın akrabaydı, güya deprem şiddetiyle yıkılmış, yerle yeksan olmuş Donanma tesislerine giren kurtarma ekipleri, oradaki üst düzey komutanların cesetlerini ‘başları eşek kafalarına dönüşmüş’ halde bulmuşlar, ekipler hiç kimselere göstermeyip derhal sarıp tabutlayıp defnetmişler. Bu anlatımın nasıl mitolojik esinlemelerle süslü, altı yaşındaki çocuğun inanması mümkün olmayan türden rezil ve iğrenç bir saçmalık olduğunu bir yana bırakalım, altında yatana kulak verelim: Anlatıcı, siyasi rakibinin kendi dini bir eylemine, tesettüre tavizsiz yasaklar getiren birinin bu zorba politik yaklaşımını din düşmanlığı perspektifinden ele alarak Allah tarafından depremle cezalandırıldığına, bir de ibret olsun diye eşek başlıya çevirdiğine inanıyor, bunu anlatıyor. Bir kez daha kendini dünyanın merkezi sanan, dünyayı, insanları kendi amacına tabi gören, her olayı kendi narsist yaklaşıma hizmet edecek tarzda yorumlayan marazi bir kafaya geliyoruz, Shmuel Eliyahu’gillere. Yani orada ölen komutanları, askerleri birer insan olarak değil, militan Kemalist politikayı en gaddar şekilde yürüten birer din düşmanı, kafirler sürüsü olarak gören bir kafa bu. Politikaya karşı din silahını kullanan kötü kalplilik. Tabi bunun vicdanî deterjanını bulmaları da kolay, İstanbul’da, Kocaeli’nde, Sakarya’da, Yalova’da, Bursa’da binlerce insan öldü değil mi, hemen ona da “Ve bir fitneden sakınınız ki, sizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz ve biliniz ki, muhakkak Allah Teâlâ'nın ikabı pek şiddetlidir.” ayetini yakıştırırlar, yani bütün kayıpların acısını ve yükünü de gene bu savaşta 'düşmanların' sırtını yüklemekte beis görmezler. 


Aşağıdaki fotoğraf bir klasik. Yıllardır internette dolanıyor bu resim. 






Bu kadar şey yazdım, Susan Sontag diyor ya, tek bir fotoğraf sayfalar dolusu yazıdan daha etkilidir diye, tam o hesap, her şey meydanda. Resimde gördüğünüz bir başka Shmuel Eliyahu tiplemesi. O dönem uygulanan politikadan ötürü mağdur, mazlum, mustarip, bileğinin gücüyle kazandığı üniversitenin kapısından sokulmuyor, evet bunun acısını ben anlayamam, ama buna karşı tepkisi onbinlerce insanın canını bilinçli olarak yakmak ve işe Tanrısal müdahaleyi/uyarıyı katmak olunca, din, yukarıda dediğim gibi politikanın köpeğine dönüşüyor. Bilime/bilim adamlarına kulak tıkayıp çıkmamaları gereken katları çıkanlar, bunlara izin verenler ya da görmezden gelenler, binanın taşıyıcı kolonlarını yer açmak için kesip mekânı genişletenler, imar izni çıksın da kaçak katlar yapalım diye sabırsızlananlar, deprem felaketinin ardından depremin ilahi takdir, mukadderat olduğunu söyleyince de farklı bir şey söz konusu değil ki zaten? Kısaca din, gerek bahane arayanlara bir mazeret kalkanına, gerekse had bildirme gayreti taşıyanların elinde bir saldırı silahına dönüştürülüyor ve özünden, bağlamın kopartılıp ilahî niteliğini kaybediyor, suiistimal edilen dünyevi bir unsur halini alıyor. Daha da ileri gideyim bu paragrafta: Yukarıdaki hanımefendinin elinde tuttuğu dövizde karşı tarafa verilen ‘mesajı’ gördünüz; devran değişti, o günlerde zulme uğrayan kesimler mesajın muhataplarına karşı kazandıkları politik zaferin neticesinde siyasetin hâkim unsuru haline geldiler. Her biri 17 Ağustos 1999 depreminden kat kat şiddetli ve yıkıcı iki deprem aynı gün içerisinde yaklaşık 100km mesafede yaşandı üç hafta önce ve yaraları kolay sarılacak gibi değil. Böyle bir dönemde, acılar en can yakıcı şekilde taze ve kayıplar bunca çokken kendini politik olarak mazlum ya da mağdur gören birileri şimdi o hanımefendi ve diğer Shmuel Eliyahu’gillere dese ki, ‘bir günde hem 7.8 hem 7.6 yetmedi mi?’ diye, bu nevzuhur Shmuel Eliyahu’ların ahlaksızca dini suiistimal etmelerine karşı ne diyecekler? Bugün mazlum yok demeyin, devlet doğası gereği tegallüb ehli olduğuna göre, politik anlamda -ülkemiz için konuşmuyorum ya, anlayın o kadarcık- her daim politik bir varlıktır. 


Politika zehirdir. Şimdi bu noktadan sonra yerleşik hayata geçilmesi, tarımsal faaliyetlerin başlangıcı, gıdaya sahip olma ve dağıtımın yönetilmesi, yani insanların karınlarının doyurulması ile egemenlik ve iktidar kavramları üzerine yazmaya başlamam lazım ama uykum geldi. Hep böyle oluyor. 


En iyisi adamım Schopenhauer’la bitireyim postu:


“Bu dünya, varolan ve varolabilecek en kötü dünyadır. Çünkü, bu dünya hakkında, olabilecek en iyi dünya yollu hayaller kurmak imkansızdır. Olanı görmemek saçmadır. Dünya öyle bir kötüdür ki, zar zor ayakta kalabilmektedir. Eğer ki biraz daha kötü olsaydı, o zaman zaten hiç var olamazdı. Bu sebeple de daha kötü bir dünya olamaz, hayal edilemez.”


O yüzden her gün defalarca besmele getirip Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla diye başlıyoruz işlerimize. Çünkü ancak Allah’ın rahmetiyle yaşayabiliriz. Dünyevi politik gayelerin edilgen oyuncakları olarak değil. Aksi takdirde cehehhem kokulu kükürtü soluya soluya zortlarız. (yazı güzel bir kelmeyle bitti bence.)