29 Mart 2019 Cuma

Sıradan Bir Gün Üzerine… (Alıntılarla Dolu Bir Blog Yazısı)



Sabah, pencereye azgınca hücum eden güneşle başlamıştı, ılık bir gün olacağı aldatmacasıyla. Neyse ki hiç oralı olmadım, beni kandıramadı, tedbirli biri olarak kalın giyinmemin ödülü ince montlarla, ceketlerle titreyen insanların arasında hiç üşümeden yürüyebilmek oldu. Esentepe’deki şantiyeye gittim önce, biraz oyalanıp şantiyenin karşısındaki illy cafe’ye çöreklendim ardından. Son zamanlarda ofis gibi kullandığım, her gidişimde saatlerce oturduğum, çalışanlarla görüşmelerimi, hesap kitabı bir köşesinde yaptığım, boş kaldığım anda da telefonumda lichess’i açıp manyak gibi satranç oynamaktan geri durmadığım cafenin sahibi ile tatlı tatlı atışıyoruz ne zamandır; bu sabah her zamankinden erken geldiğim sitemine ‘ama erken kalkacağım’ diye karşılık verdim, iki saat kadar oturup öyle ödedim hesabı, kalktım sonra. Şaşırdı, sadece iki saat oturduğumu söyleyip. Bugünlük öyle olsun. Sırada Taksim’deki ofis var, kapıdan girer girmez tuvalete koştum, daha doğrusu zor yetiştim. Sıçma problemim yıllar önce baş gösteren İBS’den kaynaklanıyor, ve ne hikmetse evindeyken dahi kaka yapmakta zorlanan ben, ofise gittiğimde bağırsaklarımı tümüyle boşaltabilme lüksünü yaşıyorum. Şikâyetçi olacak bir durum yok. Ofis hep boş. Dosyaları düzenliyorum, arşivliyorum, tanzim ediyorum, klasörlüyorum. Canım patronum ‘çöp adam’lardan, hiçbir şeyi atmıyor, ama büro organizasyonu kavramı onun nazarında su samurlarının sinir sistemi kadar yabancı olduğundan her şeyi üst üste yığıp saklamakla kendince bir çözüm üretiyor, o nedenle 7-8 senelik su faturaları, geçerli tapu belgeleri, icra kağıtları, tahsilat makbuzları,  hazırlanan fiyat teklifleri, tesisatı kurulmuş sistemlerin parçalarını içeren malzemelerin ahı gitmiş vahı kalmış haldeki irsaliyeleri, banka dekontlarıyla ve sayfaları bitmiş çek defteri koçanlarıyla kucak kucağa, alt alta üste yan yana kol kola diz dize omuz omuza kafa kafaya göt göte tıkıştırılmış halde kolilere ve kutulara konulmuş, öylece bekliyor. Atsan atamazsın, bir şey arasan bulamazsın. Elimden geldiğince ayırıp düzenliyorum onları, bugün de bir parça toparladım işte. Derken muhasebeci aradı, acilen birkaç evrak istedi. Allahtan uğraşmadım, istediği elimin altındaydı, doğruca Sirkeci’ye. Yeni Camii’nin arkasından Sirkeci’ye doğru yürürken aşağıdaki görüntü dikkatimi çekti, az ötemde.


 
Telefonum fotoğraf çekemiyor




Sağdaki tekerlekli sandalye akülü, soldaki ise manuel. Sağda oturan beyamca, soldaki orta yaşlı teyzenin oturduğu manuel sandalyenin bir köşesini tutmuş, teyze de sağdakinin diğer tarafını, beraber gidiyorlar. Daha doğrusu –anlatamadım- sağdaki amcanın motorlu tekerlekli sandalyesi çekici vazifesi görüyor, kadını götürüyor. Tam da benim yürüyüş istikametimde. 100 metre sonra durdular, aralarında konuşurken ben de onlara yaklaşmış bulundum, belli ki yolları ayrılacaktı ama adamcağızın içi elvermiyordu, kadın deseniz çaresiz bir haldeydi çünkü Mahmutpaşa’ya çıkan Arnavut kaldırımlı hafif yokuş bir sokağın başındaydılar, üstelik kadın manuel bir tekerlekli sandalyede. Yanlarına geldiğimde aralarındaki konuşmaya şahit oldum ve anladım ki birbirlerini tanımayan iki yabancıymışlar, vapurdan beri çekiyormuş adam kadını. Nöbeti ben teslim aldım, adamcağız gönül rahatlığıyla ayrıldı, teyze de hemen bana teslim oldu, arkasına geçtim, bu işte acemi olduğumu anladı ama hiç önemsemedi. Alçılı ayağını sordum, kırılmış vapurdan inerken, dükkâna gidiyormuş. Dükkan sizin mi, çalışan mısınız, bu halde evde istirahat etseniz daha iyi olmaz mı türünden sorular geçti aklımdan ama orada kaldı, ses etmedim. Dükkanın önüne geldik, orada iki adam karşıladı bizi, birinci kata onlar çıkartacaklarmış, ayrıldık. Ne kadının yüzüne bir kere baktım, -hep arkadaydım zaten- ne hangi dükkan olduğunu hatırlıyorum şimdi, benim geçmiş olsunlarım, teyzenin hayır duaları arasında ayrıldım oradan, Hobyar Camiinin önündeki sokaktan yürümeye devam edip muhasebe bürosuna gittim, evrakları teslim ettim.

Esnek çalışma saatleri olan bir adamım madem, eve gideyim diye düşündüm. Marmaray, metro, otobüs. Metroda tam karşımda burnunu kapatacak şekilde çarşaf giyinmiş bir genç kadın (olduğunu tahmin ettiğim) birinin karşısında ayakta durdum, o da ayaktaydı, elinde bir kitap. “Hayatı Yeniden Keşfedin.” Kapak tasarımı bir kişisel gelişim kitabını andırıyordu, kadın da görmemi istemediği burnunun üzerindeki meraklı gözlerle pür dikkat sayfalara gömülmüştü. (Eve gelince merak ettim baktım, kitabın tanıtım yazısı şöyleymiş: “Aşırı vicdan ve hayır diyememek yüzünden kendi ihtiyaçlarınıza sıra gelmiyor mu? Terk edilmekten korktuğunuz için ilişkilerde çok mu altta kalıyorsunuz? Sağlığınızı kaybetmek, aklınızı kaçırmak, parasız kalmak, uçağa binmek gibi korkularınız yaşam sevincinizi yok mu ediyor? Hayatınız, işleri yetiştirmeye çalışmakla mı geçiyor? Tatmin etmeyen ilişkiler, evhamlarla dolu bir hayat, nedensiz yere kendini diğerlerinden aşağı hissetmek, tüm bunlar fark etmeden kabul ettiğimiz inanışlarımızı değiştirerek çözülebilir. Bu, kendine zarar verici düşünme ve hissetme kalıplarına "şema" adı verilmektedir. Hayatı yeniden keşfedin, bu kitap mutluluğa ulaşmanızı engelleyen bu girdaplardan nasıl kurtulacağınızı gösteriyor. Kişiliğe işlenmiş ve tedavisi zor sorunlar için geliştirilen ve etkinliği bilimsel olarak kanıtlanmış şema terapi'nin yaratıcılarından Youn ve Klosko ilaçların yardımı ve uzun süren geleneksel terapiler olmadan, şemalarınızı testler aracılığıyla fark edip, bilişsel terapi'nin devrim niteliğindeki ilkeleriyle değiştirmenize yardımcı oluyorlar.”) Ne yalan söyleyeyim, kitabın kapak tasarımı ve görüntüsü, bu tanıtım yazısıyla üç aşağı beş yukarı uyuşuyordu, ama okuyucu kitapla uyuşmuyordu. Stereotip böyle bir şey, kalıplaşmış düşüncelerimiz, kanılarımız var ve yukarıdaki tanıtım yazısını alıntıladığım bir kitabı burnuna kadar kapalı çarşaflı bir kadının okumasını yadırgıyorum. İnsanlardan kendim için her daim beklediğim açık görüşlülüğü, önyargısız yaklaşımı bir başkasına gösteremiyor olmam ne kadar utanç verici. Huzursuz bir şekilde metrodan çıktım, otobüse bindim, iki duraklık yolculuğumda bir başka çarşaflıya denk geldi ayakta durduğum yer, karşımdaki –bu defa burnu açık, yüzünü görebiliyorum- çarşaflı da kitap okuyor. “Seninle Başlamadı.” (Bunun tanıtım yazısını da önceki gibi eve gelince buldum, şöyle: “Seninle Başlamadı" bir misyonun ürünüdür, öyle bir misyon ki beni dünya genelinde dolaştırdı, sonra köklerime geri döndürüp bu yolculuğa başladığımda hiç düşünmediğim ve tasarlamadığım bir profesyonel kariyere yönlendirdi. Yirmi yılı aşkın bir süre boyunca, depresyon, anksiyete, kronik hastalıklar, fobiler, takıntılı düşünceler, travma sonrası stres bozukluğu ve diğer güçten düşürücü koşullarla mücadele eden bireylerle çalıştım. Birçoğu bana geldiklerinde yıllar süren konuşma terapileri, ilaç tedavileri ve diğer müdahalelerin, belirtilerinin kaynağını çözme ve acılarını giderme konusunda başarısızlıkla sonuçlanması nedeniyle cesaretleri kırılmış ve ümitlerini kaybetmiş bir hâldeydiler. Kendi deneyimimden, eğitim ve klinik uygulamalarımdan öğrendiğim şey şu ki, cevap sadece kendi hikâyemizin içinde değil. Ebeveynlerimizin ve hatta onların ebeveynlerinin içinde bile olmayabilir. Son yapılan bilimsel araştırmalar travmaların etkilerinin bir nesilden diğer nesle geçebileceğini aktarmaya başladı. Bu “miras”, bilinen adıyla kalıtsal aile travmalarının konusunu oluşturuyor. Ortaya çıkan kanıtlar sistemin gerçekliğini doğruluyor. Kalıtımsal zincirde yer alan acı her zaman kendi kendine sona ermeyebilir ya da zamanla azalmayabilir. Asıl travmayı yaşayan kişi ölmüş, hikâyesinin üstü örtülmüş ve yıllar içinde saklı kalmış olsa bile, hayat tecrübesine ilişkin parçalar, anılar ve hisler yaşamaya devam edebilir. Âdeta şu an yaşayan kişilerin zihinlerinde ve bedenlerinde çözüm bulmak için geçmişten günümüze uzanır. “Seninle Başlamadı” geleneksel psikoterapinin, ilaçların ve diğer müdahale yöntemlerinin uzun süredir çözemediği zorlukların ortadan kaldırılmasında dönüştürücü bir yaklaşım sunmaktadır.”) Yani ne diyeyim, Rabbim benimle eğleniyor diye düşündüm, haksız mıyım? Kara çarşaflı dediğim, tesettürü genel itibarıyla bir tercih, çarşafı ise ister bilinçli ister bilinçsiz, ister istekle ister baskıyla ama sonuçta yaşamdan kopma, bireyselliğin inkârı bir tektipçi yaklaşım olarak niteleyen ben, on dakika arayla iki kere reddedildim, sarsıldım, kısaca Zealotlar tarafından bağnazlıkla itham edildim. Durakta inip eve gitmeden berbere uğramayı akıl ettim neyse ki, günlerdim unutuyordum bunu. Gittim oturdum. Tıraş sıramı beklerken yanımda oturan yaşlıca iki adamın konuşmasına kulak misafiri oldum, dinlemeye başladım konuşmalarını. Kıyafetleri göre halleri vakitleri yerindeydi, konuşmaları düzgün, kelimeleri özenle seçilmişti, velhasıl ayaktakımı denilemezdi onlara. Gayet usturuplu olarak tartıştıkları konu ise sadece 2019 değil, 1959’da, 1839’da, hatta yirmi asır önce Romalılara karşı direnişte farklı yollar deneyen Zealot-Herodian kavgası sırasında da konuşulduğu muhakkak bir meseleydi; kız çocuklarının eğitimi sorunsalı. (Burası Fatih sevgili okuyucular, ne bekliyorsunuz?) Biri diyordu ki, kız çocuklarını okutmalıyız, yüksek eğitim almalarını teşvik etmeliyiz, çünkü kadın öğretmene, kadın doktora ihtiyacımız var, [Bunu söylerken ‘kızlarımızı erkek öğretmenlere mi teslim edeceğiz, kukularını popolarını erkek doktorlara mı göstereceğiz vurgusu vardı tabii ki] diğer amca ise çok daha zekiydi; kısaca diyordu ki ‘iyi ama kız çocuklarını okutunca, onlar da diğerleri gibi, yani ötekiler gibi bir yaşam istiyorlar, öyle bir mefkûreye kapılıyorlar.’ *****  Bunun üzerine pratik akıl, saf akla cevap yetiştirdi tatlı ses tonuyla: ‘Kızları okutmazsak bizim evlatlarımız onca eğitim, iş, mevki sahibi olunca kiminle evlenecek? Cahil bıraktığımız kızlarımızı beğenmiyorlar, ötekilere gidiyorlar. Ötekiler de evlatlarımızı bozuyor.’ Maalesef, maatteessüf, naçar, alas poor Yorick, berber boşalan koltuğa davet etti beni ve bu kadîm tartışma, geri kalmışlığın biçare çözüm yolları üzerine hep aynı kısırdöngünün itirafını daha fazla dinleyemedim, koltuğa geçerken aklımda yaşlı adamlar ve metro/otobüsteki çarşaflı kadınlar vardı.

Eve giderken bir ekmek, dört sigara, bir de üçlü ferrero çikolata aldım.




***** On üç sene   - OHAAAAA, ON ÜÇ SENE EVVEL - yazdığım bir yazıdan aşağıya yaptığım iktibas kadar güzel ne anlatır bu durumu? Alıntı Arnold J. Toynbee’nin kaleme aldığı nefis “Medeniyet Yargılanıyor” (Civilization On Trial) isimli eserden, ve bu kitabın en önemli, etkili ve herkesin mutlak surette okuması gereken İslam, Batı ve Gelecek başlıklı kısa risalesinden:

(...)
Bu anlayış, 1920’lerde San’a imamı Seyyit Yahya ile bir İngiliz elçisi arasında geçen konuşmada daha iyi görülüyor. Elçinin görevi San’alıların Birinci Dünya Savaşında işgal ettikleri ve bir daha boşaltamadıkları İngilizlerin himayesinde bulunan toprakları savaşmadan geri vermesi için İmam’ı kandırmaktı. Görevini başaramayacağına iyice inandıktan sonra, İngiliz elçisi İmam’la yaptığı son konuşmaya ayrı bir hava vermek için İmam’ın yeni model ordusunun askeri görünüşünü övdü. İmam’ın iltifattan hoşlandığını görünce devam etti:

“Zannederim ki artık diğer Batı kurumlarını da kabul edebilirsiniz?"

İmam gülerek, “Zannetmem” dedi.

“Gerçekten mi? Bu beni ilgilendiriyor. Nedenlerini öğrenebilir miyim acaba?”

İmam, “Diğer Batı kurumlarından hoşlanmam gerektiğini sanmıyorum” dedi.

“Öyle mi? Ne gibi kurumlar mesela?”

İmam, “Parlamentolar” diye cevap verdi. “Ben kendim yönetmek istiyorum. Parlamentoyu sıkıcı bulabilirim.”

Elçi “Neden?” diyerek ileri atıldı. “Sorumlu, parlamentoya dayalı temsili bir hükümetin Batı Medeniyetinin zaruri parçalarından birisi olmadığına size söz verebilirim. İtalya’ya bakın, parlamenter sistemi terk ettikleri halde Batı’nın güçlü devletlerinden.”

İmam bu sefer “güzel ama sizin içkiniz var” dedi. “Şu anda hemen hemen hiç bilinmeyen içkinin ülkeme sokulmasını istemiyorum. “

Elçi “Gayet tabii” dedi, “Fakat sorun o ise, size içkinin Batı Medeniyetinin zaruri bir parçası olmadığına söz verebilirim. Amerika’ya bakın, içkiyi terk ettikleri halde Batı’nın güçlü devletlerinden.”

İmam konuşmanın bittiğini imâ eden bir gülümsemeyle, “ne olursa olsun, ben parlamentodan, içkiden ve bu gibi şeylerden hoşlanmıyorum” dedi.
(…)

Bu kelimeler, gerçekte Batı Medeniyetini çok uzaktan seyreden İmam’ın, o uzak perspektiften, Batı Medeniyetini tek ve bölünmez bir bütün olarak gördüğünü gösterdi. Muhtemelen bu, Batılı bir göze, birbiriyle ilgisiz parçalar olarak gözüküyordu. Bu yüzden İmam’ın hal diliyle ifadelendirdiği şey, İmam’ın Batı askeri tekniğini benimsemekle, geleneksel İslam medeniyetini bütünüyle parçalayacak bir belayı insanların hayatına yerleştirdiği idi.”
(...)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!