Sabah,
pencereye azgınca hücum eden güneşle başlamıştı, ılık bir gün olacağı
aldatmacasıyla. Neyse ki hiç oralı olmadım, beni kandıramadı, tedbirli biri
olarak kalın giyinmemin ödülü ince montlarla, ceketlerle titreyen insanların
arasında hiç üşümeden yürüyebilmek oldu. Esentepe’deki şantiyeye gittim önce, biraz
oyalanıp şantiyenin karşısındaki illy cafe’ye çöreklendim ardından. Son
zamanlarda ofis gibi kullandığım, her gidişimde saatlerce oturduğum,
çalışanlarla görüşmelerimi, hesap kitabı bir köşesinde yaptığım, boş kaldığım
anda da telefonumda lichess’i açıp manyak gibi
satranç oynamaktan geri durmadığım cafenin sahibi ile tatlı tatlı atışıyoruz ne
zamandır; bu sabah her zamankinden erken geldiğim sitemine ‘ama erken kalkacağım’ diye karşılık verdim, iki saat kadar oturup
öyle ödedim hesabı, kalktım sonra. Şaşırdı, sadece iki saat oturduğumu
söyleyip. Bugünlük öyle olsun. Sırada Taksim’deki ofis var, kapıdan girer
girmez tuvalete koştum, daha doğrusu zor yetiştim. Sıçma problemim yıllar önce
baş gösteren İBS’den kaynaklanıyor, ve ne hikmetse evindeyken dahi kaka
yapmakta zorlanan ben, ofise gittiğimde bağırsaklarımı tümüyle boşaltabilme
lüksünü yaşıyorum. Şikâyetçi olacak bir durum yok. Ofis hep boş. Dosyaları
düzenliyorum, arşivliyorum, tanzim ediyorum, klasörlüyorum. Canım patronum ‘çöp
adam’lardan, hiçbir şeyi atmıyor, ama büro organizasyonu kavramı onun nazarında
su samurlarının sinir sistemi kadar yabancı olduğundan her şeyi üst üste yığıp
saklamakla kendince bir çözüm üretiyor, o nedenle 7-8 senelik su faturaları, geçerli
tapu belgeleri, icra kağıtları, tahsilat makbuzları, hazırlanan fiyat teklifleri, tesisatı kurulmuş
sistemlerin parçalarını içeren malzemelerin ahı gitmiş vahı kalmış haldeki irsaliyeleri,
banka dekontlarıyla ve sayfaları bitmiş çek defteri koçanlarıyla kucak kucağa,
alt alta üste yan yana kol kola diz dize omuz omuza kafa kafaya göt göte
tıkıştırılmış halde kolilere ve kutulara konulmuş, öylece bekliyor. Atsan
atamazsın, bir şey arasan bulamazsın. Elimden geldiğince ayırıp düzenliyorum
onları, bugün de bir parça toparladım işte. Derken muhasebeci aradı, acilen birkaç
evrak istedi. Allahtan uğraşmadım, istediği elimin altındaydı, doğruca Sirkeci’ye.
Yeni Camii’nin arkasından Sirkeci’ye doğru yürürken aşağıdaki görüntü dikkatimi
çekti, az ötemde.
Sağdaki
tekerlekli sandalye akülü, soldaki ise manuel. Sağda oturan beyamca, soldaki
orta yaşlı teyzenin oturduğu manuel sandalyenin bir köşesini tutmuş, teyze de
sağdakinin diğer tarafını, beraber gidiyorlar. Daha doğrusu –anlatamadım-
sağdaki amcanın motorlu tekerlekli sandalyesi çekici vazifesi görüyor, kadını
götürüyor. Tam da benim yürüyüş istikametimde. 100 metre sonra durdular,
aralarında konuşurken ben de onlara yaklaşmış bulundum, belli ki yolları ayrılacaktı
ama adamcağızın içi elvermiyordu, kadın deseniz çaresiz bir haldeydi çünkü Mahmutpaşa’ya
çıkan Arnavut kaldırımlı hafif yokuş bir sokağın başındaydılar, üstelik kadın manuel
bir tekerlekli sandalyede. Yanlarına geldiğimde aralarındaki konuşmaya şahit
oldum ve anladım ki birbirlerini tanımayan iki yabancıymışlar, vapurdan beri
çekiyormuş adam kadını. Nöbeti ben teslim aldım, adamcağız gönül rahatlığıyla
ayrıldı, teyze de hemen bana teslim oldu, arkasına geçtim, bu işte acemi
olduğumu anladı ama hiç önemsemedi. Alçılı ayağını sordum, kırılmış vapurdan
inerken, dükkâna gidiyormuş. Dükkan sizin mi, çalışan mısınız, bu halde evde
istirahat etseniz daha iyi olmaz mı türünden sorular geçti aklımdan ama orada
kaldı, ses etmedim. Dükkanın önüne geldik, orada iki adam karşıladı bizi,
birinci kata onlar çıkartacaklarmış, ayrıldık. Ne kadının yüzüne bir kere
baktım, -hep arkadaydım zaten- ne hangi dükkan olduğunu hatırlıyorum şimdi,
benim geçmiş olsunlarım, teyzenin hayır duaları arasında ayrıldım oradan,
Hobyar Camiinin önündeki sokaktan yürümeye devam edip muhasebe bürosuna gittim,
evrakları teslim ettim.
Esnek
çalışma saatleri olan bir adamım madem, eve gideyim diye düşündüm. Marmaray,
metro, otobüs. Metroda tam karşımda burnunu kapatacak şekilde çarşaf giyinmiş
bir genç kadın (olduğunu tahmin ettiğim) birinin karşısında ayakta durdum, o da
ayaktaydı, elinde bir kitap. “Hayatı Yeniden Keşfedin.”
Kapak tasarımı bir kişisel gelişim kitabını andırıyordu, kadın da
görmemi istemediği burnunun üzerindeki meraklı gözlerle pür dikkat sayfalara
gömülmüştü. (Eve gelince merak ettim baktım, kitabın tanıtım yazısı şöyleymiş: “Aşırı
vicdan ve hayır diyememek yüzünden kendi ihtiyaçlarınıza sıra gelmiyor mu? Terk
edilmekten korktuğunuz için ilişkilerde çok mu altta kalıyorsunuz? Sağlığınızı
kaybetmek, aklınızı kaçırmak, parasız kalmak, uçağa binmek gibi korkularınız
yaşam sevincinizi yok mu ediyor? Hayatınız, işleri yetiştirmeye çalışmakla mı
geçiyor? Tatmin etmeyen ilişkiler, evhamlarla dolu bir hayat, nedensiz yere
kendini diğerlerinden aşağı hissetmek, tüm bunlar fark etmeden kabul ettiğimiz
inanışlarımızı değiştirerek çözülebilir. Bu, kendine zarar verici düşünme ve
hissetme kalıplarına "şema" adı verilmektedir. Hayatı yeniden
keşfedin, bu kitap mutluluğa ulaşmanızı engelleyen bu girdaplardan nasıl kurtulacağınızı
gösteriyor. Kişiliğe işlenmiş ve tedavisi zor sorunlar için geliştirilen ve
etkinliği bilimsel olarak kanıtlanmış şema terapi'nin yaratıcılarından Youn ve
Klosko ilaçların yardımı ve uzun süren geleneksel terapiler olmadan,
şemalarınızı testler aracılığıyla fark edip, bilişsel terapi'nin devrim
niteliğindeki ilkeleriyle değiştirmenize yardımcı oluyorlar.”) Ne yalan
söyleyeyim, kitabın kapak tasarımı ve görüntüsü, bu tanıtım yazısıyla üç aşağı
beş yukarı uyuşuyordu, ama okuyucu kitapla uyuşmuyordu. Stereotip böyle bir
şey, kalıplaşmış düşüncelerimiz, kanılarımız var ve yukarıdaki tanıtım yazısını
alıntıladığım bir kitabı burnuna kadar kapalı çarşaflı bir kadının okumasını
yadırgıyorum. İnsanlardan kendim için her daim beklediğim açık görüşlülüğü,
önyargısız yaklaşımı bir başkasına gösteremiyor olmam ne kadar utanç verici. Huzursuz
bir şekilde metrodan çıktım, otobüse bindim, iki duraklık yolculuğumda bir
başka çarşaflıya denk geldi ayakta durduğum yer, karşımdaki –bu defa burnu
açık, yüzünü görebiliyorum- çarşaflı da kitap okuyor. “Seninle Başlamadı.” (Bunun tanıtım yazısını da önceki gibi eve gelince
buldum, şöyle: “Seninle Başlamadı" bir misyonun ürünüdür, öyle bir misyon
ki beni dünya genelinde dolaştırdı, sonra köklerime geri döndürüp bu yolculuğa
başladığımda hiç düşünmediğim ve tasarlamadığım bir profesyonel kariyere
yönlendirdi. Yirmi yılı aşkın bir süre boyunca, depresyon, anksiyete, kronik
hastalıklar, fobiler, takıntılı düşünceler, travma sonrası stres bozukluğu ve
diğer güçten düşürücü koşullarla mücadele eden bireylerle çalıştım. Birçoğu
bana geldiklerinde yıllar süren konuşma terapileri, ilaç tedavileri ve diğer
müdahalelerin, belirtilerinin kaynağını çözme ve acılarını giderme konusunda
başarısızlıkla sonuçlanması nedeniyle cesaretleri kırılmış ve ümitlerini
kaybetmiş bir hâldeydiler. Kendi deneyimimden, eğitim ve klinik uygulamalarımdan
öğrendiğim şey şu ki, cevap sadece kendi hikâyemizin içinde değil.
Ebeveynlerimizin ve hatta onların ebeveynlerinin içinde bile olmayabilir. Son
yapılan bilimsel araştırmalar travmaların etkilerinin bir nesilden diğer nesle
geçebileceğini aktarmaya başladı. Bu “miras”, bilinen adıyla kalıtsal aile
travmalarının konusunu oluşturuyor. Ortaya çıkan kanıtlar sistemin gerçekliğini
doğruluyor. Kalıtımsal zincirde yer alan acı her zaman kendi kendine sona
ermeyebilir ya da zamanla azalmayabilir. Asıl travmayı yaşayan kişi ölmüş,
hikâyesinin üstü örtülmüş ve yıllar içinde saklı kalmış olsa bile, hayat
tecrübesine ilişkin parçalar, anılar ve hisler yaşamaya devam edebilir. Âdeta
şu an yaşayan kişilerin zihinlerinde ve bedenlerinde çözüm bulmak için geçmişten
günümüze uzanır. “Seninle Başlamadı” geleneksel psikoterapinin, ilaçların ve
diğer müdahale yöntemlerinin uzun süredir çözemediği zorlukların ortadan
kaldırılmasında dönüştürücü bir yaklaşım sunmaktadır.”) Yani ne diyeyim, Rabbim
benimle eğleniyor diye düşündüm, haksız mıyım? Kara çarşaflı dediğim, tesettürü
genel itibarıyla bir tercih, çarşafı ise ister bilinçli ister bilinçsiz, ister
istekle ister baskıyla ama sonuçta yaşamdan kopma, bireyselliğin inkârı bir
tektipçi yaklaşım olarak niteleyen ben, on dakika arayla iki kere reddedildim,
sarsıldım, kısaca Zealotlar tarafından bağnazlıkla itham edildim. Durakta inip
eve gitmeden berbere uğramayı akıl ettim neyse ki, günlerdim unutuyordum bunu. Gittim
oturdum. Tıraş sıramı beklerken yanımda oturan yaşlıca iki adamın konuşmasına
kulak misafiri oldum, dinlemeye başladım konuşmalarını. Kıyafetleri göre
halleri vakitleri yerindeydi, konuşmaları düzgün, kelimeleri özenle seçilmişti,
velhasıl ayaktakımı denilemezdi onlara. Gayet usturuplu olarak tartıştıkları
konu ise sadece 2019 değil, 1959’da, 1839’da, hatta yirmi asır önce Romalılara
karşı direnişte farklı yollar deneyen Zealot-Herodian kavgası sırasında da
konuşulduğu muhakkak bir meseleydi; kız çocuklarının eğitimi sorunsalı. (Burası
Fatih sevgili okuyucular, ne bekliyorsunuz?) Biri diyordu ki, kız çocuklarını
okutmalıyız, yüksek eğitim almalarını teşvik etmeliyiz, çünkü kadın öğretmene,
kadın doktora ihtiyacımız var, [Bunu söylerken ‘kızlarımızı erkek öğretmenlere
mi teslim edeceğiz, kukularını popolarını erkek doktorlara mı göstereceğiz
vurgusu vardı tabii ki] diğer amca ise çok daha zekiydi; kısaca diyordu ki ‘iyi
ama kız çocuklarını okutunca, onlar da diğerleri gibi, yani ötekiler gibi bir
yaşam istiyorlar, öyle bir mefkûreye kapılıyorlar.’ ***** Bunun üzerine pratik
akıl, saf akla cevap yetiştirdi tatlı ses tonuyla: ‘Kızları okutmazsak bizim
evlatlarımız onca eğitim, iş, mevki sahibi olunca kiminle evlenecek? Cahil
bıraktığımız kızlarımızı beğenmiyorlar, ötekilere gidiyorlar. Ötekiler de
evlatlarımızı bozuyor.’ Maalesef, maatteessüf, naçar, alas poor Yorick, berber
boşalan koltuğa davet etti beni ve bu kadîm tartışma, geri kalmışlığın biçare
çözüm yolları üzerine hep aynı kısırdöngünün itirafını daha fazla dinleyemedim,
koltuğa geçerken aklımda yaşlı adamlar ve metro/otobüsteki çarşaflı kadınlar
vardı.
Eve
giderken bir ekmek, dört sigara, bir de üçlü ferrero çikolata aldım.
***** On
üç sene - OHAAAAA, ON ÜÇ SENE EVVEL - yazdığım bir yazıdan aşağıya yaptığım iktibas kadar
güzel ne anlatır bu durumu? Alıntı Arnold J. Toynbee’nin kaleme aldığı nefis
“Medeniyet Yargılanıyor” (Civilization On Trial) isimli eserden, ve bu kitabın
en önemli, etkili ve herkesin mutlak surette okuması gereken İslam, Batı ve
Gelecek başlıklı kısa risalesinden:
(...)
Bu
anlayış, 1920’lerde San’a imamı Seyyit Yahya ile bir İngiliz elçisi arasında
geçen konuşmada daha iyi görülüyor. Elçinin görevi San’alıların Birinci Dünya
Savaşında işgal ettikleri ve bir daha boşaltamadıkları İngilizlerin himayesinde
bulunan toprakları savaşmadan geri vermesi için İmam’ı kandırmaktı. Görevini
başaramayacağına iyice inandıktan sonra, İngiliz elçisi İmam’la yaptığı son
konuşmaya ayrı bir hava vermek için İmam’ın yeni model ordusunun askeri
görünüşünü övdü. İmam’ın iltifattan hoşlandığını görünce devam etti:
“Zannederim
ki artık diğer Batı kurumlarını da kabul edebilirsiniz?"
İmam
gülerek, “Zannetmem” dedi.
“Gerçekten
mi? Bu beni ilgilendiriyor. Nedenlerini öğrenebilir miyim acaba?”
İmam,
“Diğer Batı kurumlarından hoşlanmam gerektiğini sanmıyorum” dedi.
“Öyle mi?
Ne gibi kurumlar mesela?”
İmam,
“Parlamentolar” diye cevap verdi. “Ben kendim yönetmek istiyorum. Parlamentoyu
sıkıcı bulabilirim.”
Elçi
“Neden?” diyerek ileri atıldı. “Sorumlu, parlamentoya dayalı temsili bir
hükümetin Batı Medeniyetinin zaruri parçalarından birisi olmadığına size söz
verebilirim. İtalya’ya bakın, parlamenter sistemi terk ettikleri halde Batı’nın
güçlü devletlerinden.”
İmam bu
sefer “güzel ama sizin içkiniz var” dedi. “Şu anda hemen hemen hiç bilinmeyen
içkinin ülkeme sokulmasını istemiyorum. “
Elçi
“Gayet tabii” dedi, “Fakat sorun o ise, size içkinin Batı Medeniyetinin zaruri
bir parçası olmadığına söz verebilirim. Amerika’ya bakın, içkiyi terk ettikleri
halde Batı’nın güçlü devletlerinden.”
İmam
konuşmanın bittiğini imâ eden bir gülümsemeyle, “ne olursa olsun, ben
parlamentodan, içkiden ve bu gibi şeylerden hoşlanmıyorum” dedi.
(…)
Bu
kelimeler, gerçekte Batı Medeniyetini çok uzaktan seyreden İmam’ın, o uzak
perspektiften, Batı Medeniyetini tek ve bölünmez bir bütün olarak gördüğünü
gösterdi. Muhtemelen bu, Batılı bir göze, birbiriyle ilgisiz parçalar olarak
gözüküyordu. Bu yüzden İmam’ın hal diliyle ifadelendirdiği şey, İmam’ın Batı
askeri tekniğini benimsemekle, geleneksel İslam medeniyetini bütünüyle parçalayacak
bir belayı insanların hayatına yerleştirdiği idi.”
(...)
