Sofistler kazandı… Socrates’i 500’ler Meclisinde idama mahkûm
ettirmişlerdi; konuşma işkencecisi bu adam kendi hayal dünyasında kurguladığı
iyilik, erdem, adalet, doğruluk vs. hakkındaki kavramları laf ebeliği haline
soktuğu uçuk kaçık diyaloglarla muhatabına kabul ettirmeye çalışıyordu pek de
mahirdi doğrusu.
Götüne soktular Socrates’in, bir kâse baldıran zehri halinde
içirdiler tüm öğretisini.
Kazandılar.
Gene de insana düşen odur ki, binlerce yıl sonra yaşamış
Nazım gibi haykırsın:
"
İÇİNİZDEN BİRİ CAN VEREBİLSE BİLE
ÖLMÜŞ ÖKÜZÜMÜZE,
Sürekli kükreyen bir fırtına içinde kendimi korunaklı bir
yer ararken buluyorum. O güvenli, emin yeri bulmayı, kendimi orada kaybetmeyi
isterdim hâlbuki. Geçmiş yaşamım tam olarak böyleydi. Erol Güngör’ün imparatorluktan
cumhuriyete geçiş dönemi hakkında yazdığı ‘Türkiye
kendini buldu, dünyayı kaybetti’ sözünün bir benzeri şeklinde, Virgilius
kendisini buldu, ama dünya lezzetlerini kaybetti. Yanlış anlaşılmasın, hiçbir eksiğim
yok. Daha ziyade lezzet alma hassamı yitirmiş gibiyim.
Geçmiş yaşamımı isterdim derken, o kocaman pakette aklıma
gayet doğal olarak pre-Havva dönemi de var; nasıl isterdim yazdığıma şaştım şimdi. Tıpkı iç sesinin İvan İlyiç’le
konuşmasına benzer şekilde, İvan İlyiç gibi laf etmişim yukarıda. Neydi o enfes
diyalog, hatırlayalım:
***
Ayaklarını çekti İvan İlyiç, kolunun üzerine yan yattı. O
anda acıdı kendine. Gerasim'in yan odaya geçmesini bekledi yalnızca, sonra
kendini tutmayı bıraktı, çocuklar gibi ağlamaya başladı. Çaresizliğine, korkunç
yalnızlığına, insanların acımasızlığına, Tanrı'nın acımasızlığına, Tanrı'nın
ona hiç yardım etmemesine ağlıyordu.
"Niçin yapıyorsun Sen bütün bunları bana? Niçin buraya
getirdin beni? Niçin bu kadar acı çektiriyorsun bana?"
Sorularına cevap beklemiyordu İvan İlyiç; yanıt olmadığı,
olamayacağı için de ağlıyordu. Ağrı tekrar çoğalmıştı, ama o yerinden
kıpırdamıyor, Gerasim'e seslenmiyordu. Şöyle diyordu kendi kendine: "Hadi
devam et, hadi daha kötü vur! Peki niçin? Ne yaptım ben sana? Niçin
vuruyorsun?"
Sonra sustu İvan İlyiç. Yalnızca ağlamayı kesmemişti,
soluğunu bile tutmuş, dikkat kesilmişti: Sanki sesli konuşan bir sese değil de
içinden yükselen ruhunun sesine, düşüncelerinin akışına kulak kesilmişti.
Sözcüklere net bir biçimde dökülmüş, açık seçik olarak
duyduğu ilk şey "istediğin nedir?" oldu. "Ne istiyorsun? Nedir
senin için gerekli olan?" diye yineliyordu içindeki ses, "Ne?" İvan
İlyiç, "Acı çekmemek" diye karşılık verdi. "Yaşamak."
Sonra gene dikkat kesildi. Dikkati öylesine yoğundu ki,
acısını bile dağıtamıyordu onu. Ruhunun sesi soruyordu:
"Yaşamak mı? Nasıl yaşamak?"
"Nasıl olacak, eskiden olduğu gibi: İyi, hoş...
"Eskiden nasıl yaşıyordun, iyi, hoş mu?" diye
sordu ses.
***
Eskiden iyi, hoş bir hayatım yoktu. Bok gibi bir hayattı o,
şimdi benzer bir yaşam süren birini görsem ya da duysam içtenlikle Allah kurtarsın
diye dua ediyorum. O takdirde geçmişi düşünüp iç çekiyor olamam değil mi? Ne
var ki o duyarsızlığı, o vurdumduymazlığı, o aymazlığı, o pervasızlığı, o
umursamazlığı, o öküzlüğü, o duygusuzluğu özlediğimi itiraf edebilirim size. Başıma
gelenler gözlerimi açtı, acıya ve ıstıraba hem daha açık, hem de başkalarının
yaşadıklarına karşı nispeten duyarlı hale getirdi beni. Canım çok daha fazla
yanıyor artık. Geçmişte de sürekli kendimi bir yaraya benzetir, egomu
pohpohlayarak Dostoyevski kahramanları gibi süslü ve yapmacık - hatta histerik öfke krizlerine,
self-mağduriyet isyanlarına bırakırdım kendimi.
Fakat, sevgili dostlar – eğer birisi bir gün bu satırları
okursa dostumdur benim, son perde bağırtıyla, ağlayarak, haykırışlarla ya da gırtlağı
yırtarcasına böğürerek inmiyor. Ne gösteriş var o an, ne narsizm, ne hybris, ne
de öfke. Tıpkı T.S. Eliot’un dediği gibi,
Bu dünyaya ait değilim. Aslına bakılırsa bu dünyada
yaşamıyorum bile diyebilirim. Nefes almak, yürümek, düşünmek gibi eylemler
yaşamaktan sayılır mı? Kısaca hayatta olmak, yaşam sürmek midir? Bence aynı şey
değil bunlar. Sümüklü kızlar araba sürebilirken, birkaç yurt dışı görevinde yer
almak için geçmem gereken –o da mucize kabilinden başarılı kabul edildiğim- zorunlu
sınavlar haricinde araç kullanamıyorum. Bırakın otomobili, bisiklet bile
süremem ben. Hiçbir konuda becerim yok: Evde tesisat ya da bir başka arıza
yaşandığında ya görmezden geliyorum, ya da kös kös tamirci çağırıp elin adamına
ufak tefek şeyler için dünyanın parasını vermek zorunda kalıyorum. Ampul
değiştirmek hariç elektrikten de zerre anlamam. Dedim ya, hünersiz, beceriksiz
bir adamım. Bir aralar ortaçağda yaşadığımı düşünürdüm, ama kazın ayağı öyle
değil, sorun daha çetrefilli aslına bakarsınız: Yemek yapmayı bilmem, makarna
dahi yapmadım bu yaşa kadar. Hadi bunu kabul ettiniz diyelim, beni manava da
gönderemezsiniz: Tüketmeyi sevdiğim elma, portakal, mandalina gibi meyvelerin
dışında çoğu sebzenin pörsümüşünü, yamulmuşunu anlayamam; isimlerini dahi
bilmem çoğunun, tanımam. Şaka yapmıyorum, gerçekten haberim yok dünyadan. Balık
almaya da yollamayın beni, isimlerini bilemem, lüfere çinekop, palamuta tekir
deseniz itiraz etmez, kabul ederim sessizce. Hele tazesini, yok gözü parlak
olacak, yok solungaçları kırmızı olacak filan ayırt edemem. Köfte yapmak,
harcını karmak filan zor iş, tamam, ama dolapta antrikot ya da pirzola dahi
olsa nasıl pişireceğimi bilmiyorum.
Tüketiciliğin
dibine vurmuş biridir Virgilius. Üretmemeyi geçtim, tüketimi bile ancak hazır
lop olacak, ağzına kaşıkla verilecek, ‘ham
yapacak’, ancak öyle yerine getirebilir. Peki beni ormana bıraksanız ne
olur? Hiç. Ölürüm. Ağaçları tanımam, bir tek çam ağacının neye benzediği
konusunda fikrim var, ancak incir filan meyvelerini görürsem bazısı hakkında yorum
yapabilirim. Ne bir tavuğun altından yumurta aldım, ne bir ineği sağdım, ne
balık tuttum ne de ördek avladım bu yaşıma dek. Migros, Şok, A-101, Bim,
Carrefour vs.
Bu dünyada
üretim adına hiçbir şey yapmamış bir adamım ben. Belki fikrimle, düşüncemle bir
yere gelmişimdir ama, olamaz mı? Olamaz. Yaratıcı bir zihnim yok, kalemimle
yahut dilimle insanları etkilemek, değiştirmek, dönüştürmek gibi maharetlerim olmadı.
Sanatçı da değilim ki yazayım, besteleyeyim, filmle alayım, oyunlaştırayım… Plastik
sanatlar, görsel, yazın, her biri benim nazarımda çok güzel, o kadar.
Benden bu
dünyaya miras kalacak hiçbir şey yok. Yapamadım. Bırakamadım. Hayatımın en
verimli çağlarını, en güzel yaşlarımı ziyadesiyle çar çur ettim. Geriye dönüp
baktığımda eserim diyebileceğim tek
bir şey gösteremem.
En ufak bir
mübalağa yok yukarıda yazdıklarımda.
Havva
benimle evlendi evlenmesine ama, zavallı kızcağız nasıl bir parazite âşık olup
hayatına dâhil ettiğini başlangıçta anlamamıştı korkarım. Beni tanımıyordu
diyemem, hayır, ama ölçüsüz sefaletimden haberdar değildi işte.
Buna, v a r o l m a m ı n d a y a n ı l m a z u t a n c ı dersem kendime bir gıdım haksızlık
ediyor sayılmam.
Bok gibi bir
adamım. Bok. Varım, varlığı fazlalık,
rahatsız edici, ortadan kalkması istenen türden bir varlık.