Gene ben… Günler geçiyor, birbirinin kopyası gibi; gergin,
huzursuz, boş. Aylaklığın bana iyi gelmediğini gören Havva, bana yazı-çizi
işleri ile oyalanmamı önermişti, böyle bir kelime kullanıp da hafife aldığımı
sanmayın sakın, aksine becerebilir miyim endişesi vardı üzerimde. Sonuçta redaksiyon/tashih
yapabilirliğimi ikna edeceği ümidiyle süslü bir cover letter hazırlayıp birkaç yayınevine gönderdik. Tabii ki birinde dahi geri
dönüş yok. Bunun üzerine tekrar devreye giren Havva, bu kez kendisine
redaksiyon için verilmiş bir kitabı tutuşturdu elime. Hem kendimi denermişim,
hem benden sonra kitabın üzerinden O da geçmek zorunda olduğu için yapacağım düzeltmeler
teyid edilirmiş, hem de boş durmazmışım. Çaresiz kabul ettim, çünkü başka
alternatifim yok. Aha, Virginia Woolf! Sözde kitap kurdu bir adamım ama bu yaşa
kadar (somut bir gerekçe öne süremesem de) itinayla uzak durduğum birkaç yazardan
biri bu kadın. Şimdi metazori bir okuma seansı için elimde kitabı. En bilindik
eserlerinden biri üstelik. Yazık ama gerçek diyerek okumaya başladım. Kitabın
orijinali, hemen yanında baskıya hazır Türkçe çevirisi yan yana masada duruyor,
bir paragrafın çevirisi, sonra aynı paragrafın İngilizcesi. Sayfalar
ilerledikçe tüm direncime karşın zevk almaya başladığımı inkâr edecek değilim,
ama gerek kitabım konusunda, gerek karakterlerde, gerek de VW’nin üslubunda
beni şiddetle rahatsız eden bir şeyler de sürekli batıyor; iğne gibi can yakıcı
değil, ama giydiğiniz fanilanın etiketi ensenize sürttükçe sizi rahatsız eder
ya, öyle işte. Kitabın ortalarına doğru açıklığa kavuştu tüm bu sinir edici
durumlar: Öncelikle kimi zaman bir kitap yazmayı düşündüğüm anlar olur benim,
fakat her defasında kafamdakileri kâğıda dökecek olsam kasvetli, itici,
karmaşık ve elbette ki ukala bir bütüne dönüşeceğini varsayar, sonra da kim
okur ki bunları diye cayar, vaz geçerim. Sürekli insanların içseslerine
başvurulan türden; okuyucuyu bıktıran betimlemelerle değil, ama bezdiren düşünceler
ve gözlemlerle dolu olan -çünkü tasvir bir sahne yaratır, düşünce ve gözlemler
ise insan- bu hayali kitaplar-konular hep kafamdadır ama beni bile bunaltır
düşündüğümde. İşte bu adi karının, VW’un yaptığı aynen bu! Bilinç akışı tekniği diyorlarmış buna, VW sayesinde
öğrendim geçen. Kısaca, kadın benim hep hayal ettiğim gibi yazmış. Gerçekten
bunaltıcı, ama bir o kadar da meraka değer ve ilgi çekici. Ama aynı oranda
hayal kırıklığı yarattı üzerimde, yıllarca Schopi’ye içten içe haset etmiş
biriyim benden iki asır önce yaşadığı için, şimdi de VW çıktı, ilkine
düşüncelerimi, ikincisine de müstakbel üslubumu benden evvel kullandığı için
gıcığım. Yapacak bir şey yok. Bir başka konu, kitabın karakterleri: Başrol
oyuncusu bir kadın ve satırlar boyu bu kadını hep birine benzetip durdum; sanki
ismini hatırlayamadığınız biri karşınıza çıkar ve size çok samimi yaklaşır, adınızla
seslenir de kıvranırsınız ya, tam o haldi benimkisi, çok iyi tanıdığım birini
anlatıyordu sanki yazar. Uzun mücadelelerden sonra hafızamın derinliklerinden
çıkardım o ismi nihayet: Yıllardır görüşmediğim, daha doğrusu hayatımdan
çıkarıp attığım eski bir dostum. Bire bir X’i anlatıyordu VW kendi kitabında ve
ben, sanki çok iyi tanıdığım ama artık hiçbir surette tahammül edemediğim için
uzaklaştığım X hakkında yazılmış bir kitabı okumak zorundayım şimdi. Nihayet,
kitabın yarısını geçip de yaptığım tashih ve değişiklikleri Havva ile
paylaştığımda yaşadığım self-incinmişlik haline de değineyim: Olabilecek en
yumuşak ve tatlı şekilde düzeltilerimin yarısını kibarca reddetti hanımefendim,
moralimi bozmamak için gösterdiği onca çabaya karşın anladım ki ben bu işi
yapmaya ehil değilim. Neyse, zaten cover letter’lara kimse cevap vermiyor. Hem
zaten bu işte para da yok.
Hiçbir yerde para yok. Para yoksa evlilik de yok. İş de yok.
Babam geçen hafta sonu, 672 sayılı KHK’nin 45. günüydü, bana iş tekliflerini
paylaştı, rent a car şirketi kurmak, ya da evi satıp bir inşaat işine girmek
gibi zerre kadar anlamadığım, bilmediğim şeyler. 43 yaşındayım ve kendimi hiç
bu derece işe yaramaz, fuzuli, ezik ve aciz hissettiğim olmadı. Saygı gören,
takdir edilen ve değer verilen bir pozisyondan düşüşüm çok sert oldu; düşmedim
de aslına bakarsanız, itildim bu uçuruma ve zemine çok feci çakıldım. Canım
dayanılmaz şekilde acır, bu travmanın bende yarattığı yara berelerle inim inim
inlerken herkes bir film izlercesine ‘bakalım
bundan sonra ne yapacak?’ diye izliyor beni. Havva benimle yeni hayat
kurmanın heyecanlı ve sabırsız beklentisinde, oğlu (O’na da bir isim bulmalıyım,
Habil olabilir, düşüneyim bunu) yaşadıkları bol gerilimli kalabalık evden bir
an evvel kurtulma derdinde, babam artık hayatımı düzene koymam düşüncesini
açığa vurdu ve annemin bana her bakışında gözlerinde acıma duygusunu seziyorum.
Hayat bir hapishaneye dönüşmüş gibi. Bir tabloydu önceleri,
şimdilerde çaresizlik anıtı.
Gerçekten işe yaramayan bir atık yazıyor bu satırları.
Son baharda evlenecektik!