Uzunca zamandır burayı ihmal etmiş olmamın yegâne sebebi,
araya giren ramazandı. Açıkçası ‘rahmet
ayı’, ’11 ayın sultanı’ gibi
safsatalara hiç prim vermemişimdir bu zamana kadar; oruç açlık ve kısıtlama
demek, açlık madem insana/nefse zulüm, nereye
gitti rahmet öğesi? Burada Slayer ağzıyla Brutal
God söylemine girmeyeceğim ama bunca sıkıntı ve eziyete ancak Allah, kulun
Allah’ı olduğu için katlanılır, yoksa bir rahmet beklentisi ya da hayali ile
tahammül edilmez oruca filan. Tamam Rabbin rahmeti bittabi sınırsız ama millet
ota boka rahmet gözüyle bakınca işin cılkı çıkıyor, utanmasalar depreme
heyelana sele yanardağ patlamasına da rahmet deyip alkışlayacaklar. Benim
bildiğim rahmet, bayram. Ramazan biter, oruç zorunluluğu sona erer, insanlar
bayram yapar. Hatta kimilerince (citation needed) islami gelenekte ramazan
bayramı diye bir şey de yok deniliyor, üzerinde uzlaşmaya varılan tek dini
bayram kurban bayramı. Yemek yok, içmek yok, sigara yok, porno yok, bir de
allak bullak olmuş bir uyku düzeni var: Bunlar rahmet öyle mi? Hadi canım sen
de. Bunlar olmadan bitkisel bir hayata giriyor insan; düşünemiyor, konuşamıyor,
bir konuya yoğunlaşmakta ciddi zorluk çekiyor. En azından benim için daima
sıkıntılı geçmiş bir dönem oldu ramazan ayları.
Hamdolsun bitti!
Bayram izni için İstanbul’a kaçtım, izin alırken de ‘nişanım
var, idare edin’ beni diye ajitasyon yaparak. Evet yarın nişan merasimi nasıl
bir şeymiş, göreceğim. Bu yaşa kadar katıldığım iki nişandan biri, neredeyse
yirmi sene önce kardeşimin aile içinde yapılan yüzük takma merasimiydi, bir de
teyzemin büyük kızının üzerinden on seneden fazla geçen Hidiv Kasrındaki
nişanıydı. Bizde çok şükür kasır, saray, konak filan söz konusu değil, Havva’ların
evinde toplaşacağız. Aile büyükleri kendi stand-up gösterilerini sırayla yapmak
için birbirlerinin ağzından laf kapmaya çalışacaklar. Bayramda aramaya tenezzül
etmediğim o ‘büyükler’, sanki zerre miktarda kıymet-i harbiyeleri varmış gibi babamlar
tarafından davet edildi, yüzlerini görmekten, seslerini duymaktan senelerdir
kaçındığım böcek misali söz konusu ‘büyükler’ gelmesinler diye doğrusu uğraştım,
ailemle kavgalar ettim, olmadı, kotaramadım. Bir kez daha anladım ki nişan,
evlilik gibi olaylar kesinlikle ailelerin keyfi ve gösterişi için yapılıyor, bu
yola çıkan iki kişi için değil. Bana ne nişan çiçeğinden? Havva’ya ne nişan
çikolatasının içine konulacağı Paşabahçe markalı tepsiden? KİME NE AQ! Ama
hayır, onu çağırmazsak çok ayıp olur, şunu almazsan ne kadar büyük bir
görgüsüzlüktür, şöyle davranmalısın, böyle yapmalısın. Evlenme süreçlerinin
şaşalı, boşanmaların sessiz sedasız olmasının nedeni bu: boşanma işleminde
ailelerin gösteriş yapabilecekleri hiçbir şey yok; kimse mahkemeye gideceği
için terzide kendisine tayyör diktirmez ya da mahkeme ilamı çikolatayla götürülmez.
Birileri onayını dileneceğim diye herhangi bir şey yapmak zorunda olmak asla
kabullenemediğim bir şey ve yarın yaşanacaklar benim için gerçekten müthiş bir
sınav halini alıyor; anneme göre huysuz, babama göre aksi bir yapım var ama ben
bunu ‘istemediğim hiçbir şeyi yapmaya mecbur olmadığım’ şeklinde tevil ediyorum.
Ne var ki bu nişan merasiminde pek çok detay, babamın arzu ve beklentilerine
göre şekillendi ve bunu bana birkaç kez hatırlatmak zorunda olduğunu hisseden
annem tehdit kokulu ‘baban çok üzülür’ uyarısıyla beni dürtmekten alıkoyamadı
kendisini. Babama sevgimin ve saygımın zaaf boyutunda olduğunu bildiğinden, hep
zayıf noktama vurdu şerefsiz. Peki bugün ne oldu da babama karşı son bir
haftadır olduğu gibi öfkeli, suratsız ve umursamazım? Şimdi oraya geliyorum.
Babamın sağlığı konusunda ne kadar hassas davrandığım
bilinen bir konu. Tahmin ettiğiniz üzere jandarma gibi yaklaşıyorum hadiseye,
kendisine bakmayan ve aslına bakarsanız bunu nasıl yapacağını bilmeyen bir adam
olduğundan yıllardır her şeyi ona hatırlatmayı hem görev, hem de keyif addettim
kendime. Doktor kontrollerinden ilaçlarını günlük almasına kadar bütün
ayrıntıları bıkmadan hatırlatırım söz gelimi. Şöyle bir örnek vereyim: Erzurum’da
imsak vakti 02,30 civarında olurdu, sahura kalkmak için uyuyup tekrar 02,00
gibi kalkmak gerekirdi ki bu çok saçma aslına bakarsanız; kaçta yatacaksınız da
02,00’de bir daha uyanacaksınız? Benim gibi makul ve mantıklı (!) bir adamın
yapacağı, yapmadan önce içmek, yemek, sonra da deliksiz olmasını umacağı bir
uyku çekmektir. Ne var ki, bu bloğun yazarı (oruç tutmadığı birkaç gün de dâhil
olmak üzere) tüm ramazan ayı boyunca Erzurum’da imsak bekledi, neden? Çünkü
İstanbul’daki ailem sahur için 02,40’da kalkmak zorundaydı. Elbette saatlerini
kuruyorlardı ama benim içim ‘ya uyanamazlarsa?’ endişesi ile yanacağına, onları
her Allahın günü telefonla arayıp canlı çalarsaatlik görevini layıkıyla yerine
getirmeyi daha uygun buldum. Niye böyle bir şey yaptığım çok açık, uyanıp
kalkmalarını garantilemek, bir şeyler yiyip içmelerinden, böylece ilaçlarını
aldıklarına da emin olmak. That’s it. Ve ben bu kadar hassas davranırken,
tesadüf üzeri öğrendim ki, babam ilaçlarını almıyormuş meğer. Tesadüf dedim,
çünkü bayram öncesi orucun son günlerinde İstanbul’a geldiğimde beraber sahur
yaptığımız bir vakit babamın ilaçlarını almadığını fark ettim, hemen sordum, umuyorum
ki unuttuğunu filan söylesin, hayır, hiç oralı bile olmadı, suçüstü yakalanmış
bir insanın huzursuzluğuyla beni tek kelime konuşturmayarak ilaç almak
istemediğini söyledi. Konuşmaya çalıştım, tek kelime ettirmeden kalktı gitti.
Babama öfkemi anlatıyorum: o günden bu yana iletişimimiz
minimize olmuş halde. Diplomatik ilişkilerimizi maslahatgüzarlık seviyesini
indirmiş gibiyiz. Birkaç defa –sanırım emin olmak için- benimle konuşmaya
çalıştı, o günden sonra hep yaptığım gibi yarım ağızlı cevaplarla savdım kendisini.
Üzülmesin diye yıllardır çaba gösterdiğim, bir kalp hastası olduğunu asla
aklımdan çıkarmadığım babam eğer kendisine dikkat etmediği gibi kendisi için
çırpınanları böyle yok sayıyorsa, ben de hiç alışık olmadığı yüzümü göstermekten
geri durmuyorum artık. Yanlış anlaşılmasın, terbiyesizlik, kabalık yapmıyorum,
ama eskisi gibi pamuklara sarıp öpüp okşamamı da beklemesin bundan böyle.
Keyifsizliğim o kadar belli oluyor ki, Havva bir ara sorma
ihtiyacı hissetti, ‘belki vaz geçmek istiyorsundur ya da biraz daha düşünmeyi
tercih edersin’ diye. Kızcağız gerilimimi nişan/evlilik olarak ele almış doğal
olarak. Meseleyi açıklayınca hem rahatladı hem de üzüldü haliyle.
Yarın nişanım var ve ben bu sabah da son bir haftadır olduğu
gibi gözümü uykudan açar açmaz, babamın ilaçlarını kullanmadığı gerçeğiyle
sarsıldım. Hâlbuki tüm bu salak adetlere, ‘görgü soytarılıkları’na, saçma sapan
israf gösterilerine tahammül etmemin biricik sebebi babamın üzülmemesiydi.
 |
| Ulan babamın aleyhinde iki satır yazı yazayım dedim,gömleğim yanmış sigaradan! | | |
Yarın bir skandala imza atmaktan beni ne alıkoyacak? Babamın
‘elalem ne der?’ diye pır pır eden yüreği mi?Onun o çok sevdiği 'büyükler'i paçavra etmekten nasıl geri duracağım? Geldiklerine bin pişman etmekten?
Kalp ilaçlarını düzgün kullansın da yüreği pırpır etmesin o
zaman.