27 Ocak 2016 Çarşamba
21 Ocak 2016 Perşembe
Taş Ocağı Faciası Üzerine... (İkinci Bölüm)
Salı günü öğleden sonra, hastanedeki sekizinci günümü
oldurmak üzereyken ansızın patlamak üzere olduğumu hissedip bir hışım hocanın öğretim
üyeleri koridorundaki odasına gittim. Hışım kelimesini kullandığıma bakmayın,
gayet kibarca sordum durumumun daha ne kadar böyle süreceğini, bu kadar
zamandır hastanede kalmaktan bunaldığımı söyledim. Hak verdi doğal olarak.
Ameliyat olsaymışım üç günde taburcu edilirmişim. Benim yaşadığım sorunlar, a)
ESWL ile kırılan böbreğimdeki taşın tahminlerinden daha sert çıkmış olması, bu
nedenle istedikleri gibi tuzla buz olmayıp nispeten daha büyük parçalara
ayrılması, b) böbrek kanalımın dar yapıya sahip olmasından ötürü de bu taşların
takılarak, kanalı tıkayarak, çok yavaş bir şekilde aşağı inmesi, şeklinde özetlenebilirmiş. Hatta bir ara
operasyon yapma seçeneğini bile düşünmüşler bu aksaklıklar yüzünden. Gene ev
iznine ayrılmak istediğimi ifade ettim kendisine, hemen onay verdi, evde bol
su, yürüyüş ve vereceği ilaçları kullanmamı tembihledi. Sancılarım dayanılmaz
olursa hemen hastaneye, servise dönmemi salık verdi. Pazartesi günü hastaneye
gideceğim, ultrason ve röntgenle kontrol edecekler, eğer bu sorun çözüldüyse taburcu
olacağım. 12 Ocaktan bu yana resmi olarak hastanede gözüküyorum. Yetmişine
merdiven dayamış Devlet Bahçeli bu süre zarfında anjiyo oldu, beş gün sonra da
taburcu edildi ya.
Şimdi evdeyim. Deli gibi su içiyorum, salonda kendi halinde
duran koşu bandını aldığım günden bu yana ilk defa düzenli kullanıyorum.
Üroloji servisinde yattığım süre boyunca insanın bunalıma
girmemesi mümkün değildi, bunu söylemek mübağala olmaz. Karmaşık duyguların
yaşandığı yerlerden biri hastaneler. Bir arkadaşın ifadesiyle ‘ağrılı/sancılı
bir şekilde hastanede yatıyor’ olmanın kişide yarattığı olumsuz duygular, öte
yandan çevredeki insanların durumlarıyla kendisini gayri ihtiyarî mukayese
etmek çok değişik, hem alışılmadık, hem de üzerinde düşünülüp sorgulanası bir
hal. Hastalık öncelikle bir isyan yaratıyor insanda. Bu en nahoş şey. “Neden?”
diye şikayet ediyorsunuz. “Neden ben?” Ölümcül bir hastalığım yoktu, tedavisi
mümkün olmayan bir dertten ötürü hastanede değildim, ne var ki somut, elle
tutulur türden acı çekiyordum ve “ne için, Allahım?” diyordum. Evet, böyle
söylenirken kendimi yakaladım ve o an irkildim. Dediğim gibi bu korkunç bir
durum, yani isyandan bahsediyorum. Bir materyalist değilim, nihilist hiç
değilim. Gnostik yanı ağır basan inançlı biri olduğumu düşünüyorum. Buna rağmen
hamlık mı dersiniz, bayağılık mı dersiniz, insanı öfkeye ve isyana götürüyor.
Acizlik, zayıflık, düşkünlük böylece zayıf bir kişiliği isyana provoke ediyor. Benim
gibi kayda değer bir birikime sahip, muhakemesi güçlü bir adamın yaşananları
inanç süzgecinden geçirmeden böyle yavan bir üslupta ele alması gerçekten çok
acı. Bunları hastanede idrak ettim ve utandım hemen kendimden. Kierkegaard’ın dediği
gibi tövbe, insanın Tanrı’yla iletişiminde en önemli unsur, ben de utanıp özür
diledim o an. Kabul eder umarım. İvan İlyiç geldi aklıma. O’ndan bir farkım olmalıydı… Aslına
bakarsanız yok galiba. Bu bir itiraf. Ne okusa, ne düşünse, insan gelişmiyor. Kişisel
evrim denilen halt başlı başına bir safsata. Bunu Hamlet ne güzel ifade eder:
“Ne kadar erdem
aşılanırsa aşılansın, biz yaşlı kütüğümüzün itiyadını sürdürürüz.”
Sürekli dalga geçip şaka ile karışık laf çarptığım
kardeşimin eşi Z., söz gelimi aylarca yarı felçli şekilde hastanede kalmasına, korkunç
ameliyatlar geçirmesine, ameliyatlardan sonra gene aylarca tedavi görmesine ve
daha yazmadığım onca çileye rağmen, tek bir kere “ÖF!” dememişti mesela.
Hayatında bir satır kitap okuduğunu sanmıyorum. Hiçbir düşünsel, derin zihni
faaliyetinin olduğunu da. Ama, işte, biz hepimiz felçli olarak hastaneden
çıksın da bari çocukları yatalak dahi olsa annesiz kalmasın diye gizli gizli mırıldanırken,
o kız umudunu hiç kaybetmediği gibi tevekkül ve sabırla ilgili söyledikleriyle
bizi şaşkına çeviriyordu. Sürekli dua edip Allah’a sığınması da cabası. Bir de
bana bak.
Neyse, bu bahsi kapatayım.
Üroloji servisi, kaotik bir travma bölgesi. Her yaştan erkek
vardı, çoğu vücutlarına takılı sonda ve o sondanın diğer ucundaki idrar
torbasıyla sürekli yürüyüş halindeydi. Yürümek şart. Sonda takılı hastaların
cinsel organları acı çekmesin diye sanırım, etek giydiklerine şahit oldum
orada. Hatta elli yaşlarındaki bir hasta, belli ki üşüyordu, eteğin altına da
ten rengi bir kadın çorabı… Kimi prostattan, kimi mesaneden, bazısı da
böbreklerden şikâyetçi. Travmatik durum derken kastettiğim bu: sonda zaten
başlı başına felaket bir şey, üstelik bir de günlerce onunla yaşamak,
hareketlerini sağlıklı ve rahat yapabilmek için etek giymek. Burası Doğu; kutsallaştırılmış
erkekliğiyle övünen, şişinen insanların yaşadığı yer, buna karşın mecbur
kalınca sadece hasta odalarında değil, yürüyüş yaptıkları koridorlarda da böyle
dolaşmak zorundalar. Normal hayatta kafasına silah dayasan gurur yapıp etek
giymeyecek insanlardan söz ediyorum. Çok şükür diyeyim, benim yapmam gereken
sadece su içmek, yürümek ve merdiven inip çıkmaktı. Hatta kolumda damar yolu ile
yürüyüşlerimi kimi zaman hastanenin kafeteryasında sigara içmek için
molalandırdığım oluyordu. Ne var ki yürüyüşlerimi
genellikle bir ucunda üroloji, diğer ucunda hematoloji servisinin olduğu 101 adımlık koridorda gerçekleştiriyordum.
Hematoloji, evet. Yürürken o koridorun sonuna gittiğimde ağızları maskeli
hastaları ve yakınlarını gördüğümde aklıma gelen hep aynı şeydi: (ben dahil)
Üroloji servisindekiler için böyle acıklı konuşurken, hematoloji
servisindekilere sorsaydılar, bu hastalığınızı alacağız, size üroloji
servisindekilerin hastalıklarını vereceğiz diye, bir kişinin dahi tereddüt
edeceğini sanmam. Aynı şekilde üst katta da onkoloji servisi vardı; evet bu
böyle gidiyor, beterin beteri var denilen şey işte bu.
Bu konuyu da değiştirelim.
Hastanedeki üçüncü günümdü, hiç beklenmedik bir mesaj geldi
telefonuma: Aramızda geçen son krizden sonra bir daha konuşmadığım, aslına
bakarsanız yokluğunu çoktan kabullendiğim Kestaneli Pasta, içine mi doğdu nedir, beni özlemiş, nasıl olduğumu merak
etmiş. Ben de cevap yazdım, böbrek taşımla başım belada, hastanede yatıyorum
diye. Kendisini meslek itibarıyla tıbbiye ile ilgili, telaş yaptı, durumumu
sordu, hangi hastanede yattığımı, doktorumun kim olduğunu merak etti. Ben de
paniğe kapılmasına gerek olmadığını söyleyip üniversite hastanesinde yattığımı
söyledim, biraz konuştuk öyle. Aynı akşam beyaz güller ve orkidelerle dolu bir
çiçek buketi geldi odama. O kadar öküz bir adamım ki böyle bir jest yapmak
aklımın ucundan bile geçmez mesela, düşünemem bile. Kadın fırsatı kaçırmamış. Gene
de cins-i latif hakkında kuyruksuz şeytan olduklarına dair genel kanaatim, eve
izinli olarak geldiğim geçen gün daha bir pekişti: Bu defa Ex, çok uzun zaman
sonra bir gece vakti mesaj attı telefonuma: İçeriğini buraya yazmam doğru olmaz
elbette, lakin kendine has aşırı romantik jargonu kullanarak anahatlarıyla
bir haftadır benim bir sıkıntım olduğuna dair çok ciddi bir duygusal yoğunluk içinde
olduğunu yazmış ve "yalnız olduğunu düşünme" demiş. Derhal ortak arkadaşımızı
aradım ve Ex’e içinde bulunduğum durumdan bahsedip bahsetmediğini sordum. Hayır
cevabı alınca bir kez daha inandım ki kadınların drone’ları her yeri
gözetlemekte ya da cidden kuyrukları olmayan bildiğin cadı milleti bunlar.
Nasıl hissettin, hadi hissettin diyelim, nereden cesaret ettin de öyle bir
mesaj yazdın mübarek…
Su içiyorum. Yürüyorum. Dua ediyorum. Adağım var, şu taşlardan
kurtulayım, İstanbul’a ilk gidişimde Aziz Mahmut Hüdai’de kurban kestireceğim.
17 Ocak 2016 Pazar
Taş Ocağı Faciası Üzerine... (Birinci Bölüm)
Yakın zamanda yazdığım şu yazıyı hatırlarsınız.
Çok alakasız şeylerden bahseymiş olsam da, aslında yazının konusu böbrek
taşımla yaşadığım sorunlar olacaktı, ne var ki oraya gelememiştim bile. Aslına
bakarsanız o sırada meselenin vahametini de henüz idrak edememiştim, ne yalan
söyleyeyim.
2015’in son haftasını İstanbul’da geçirip yılbaşını da
ailemle birlikte ihya ettikten sonra Erzurum’a döndüğüm gece şu yazının konusu
olan böbrek odaklı dayanılmaz sancıların avucuna düştüm, gece yarısı başlayan
ıstırap sabahın 04,00üne dek kıvrandırdı beni. Daha evvel, ilk sancılardan
sonra göründüğüm Prof. Taşın böbrekteki konumundan ötürü sancıların sebebini taşa değil, eften püften nedenlerle yorumlamıştı. Aylar sonra aynı sancıları
bir daha yaşamak beni doğal olarak endişelendirdi, belki bir iltihap ya da
bambaşka bir problem söz konusu olabilirdi. Bu defa gene aynı bölümden bir
başka hocaya ulaştım, daha evvel çekilmiş tüm tomografi ve ultrason
sonuçlarıyla karşısına çıktım, durumu anlattım. Adam pamuk gibi, yüzünde
meymenet, sesi yumuşacık, tavırları sabırlı, nazik ve ilgili. Sakin ve güven
verir bir üslupta taşın böbrekte bulunduğu yerden dolayı sancı yaratmayacağını
söylemenin mümkün olmadığını, o noktadaki taşların da ciddi ağrılar
yaratabileceğini söyledi, ardından aynı tarzda konuşmaya devam ederek “bu taşı
size daha fazla rahatsızlık vermeden kıralım, böylece ileride daha büyük
problemlerle yüzleşmezsiniz” dedi, son derece hazırlıksız yakalanmıştım o an,
nasıl kıracaksınız diye sorduğumda ses dalgalarıyla (ESWL) kıracaklarını,
kırılan taşların küçük parça ve tozlar halinde idrar yolu vasıtasıyla vücuttan
atılacağını söyledi, çok nadiren olumsuzlukla karşılaşılıyormuş, bol su ve
hareket bu işlemin kolay sonuçlanması için de yeterliymiş. Aramızdaki diyalog
birden bire benim “tamam hocam, kıralım o zaman” cümlesini dudaklarımdan
çıkarmamı gerektirdi, ama adam öyle güzel, öyle tatlı anlatıyor ki sanırsınız
kaymaklı ekmek kadayıfı tarifi veriyor. Peki dedim, yapalım bu işi, ama hala
şaşkınım. Yanımda beni kendisiyle görüştüren ve bu konuşmaya şahit olan
memurumla hocanın odasından çıkarken sesli sesli “olaylar benim kontrolümden
çıktı, ne olacak şimdi” diye söylenmeme, memur “müdürüm, valla hoca öyle bir
anlattı ki ben bile bir ara keşke böbreğimde taş olsa da kırdırsam diye
düşündüm” diye mukabele etti. Şaşkın, heyecanlı bir şekilde taş kırdırma
seansının olacağı günü beklemeye başladım.
Randevu günü geldiğinde ESWL’de görevli doktor ve hemşirenin
bana uzattığı ve imzalamamı istedikleri kağıda göz attığımda içime bir kurt
düştü, bu işlem sonra şöyle olabilirmiş, böyle olabilirmiş, bir sürü risk…
Kapıdan dönmek de olmaz, hem koskoca Doç. Öyle güzel anlattı ki, hastanelerin
rutin kendilerini garanti altına almak için imzalattıkları kâğıtlardandır diye
düşünüp bismillah diyerek masaya yattım. Öncesinde sormuştum acı veren bir
müdahale olup olmadığını, hemşire gayet rahat, hastalarının 1/3’ünün canının
çok yandığını, geri kalanının ise neredeyse hiçbir şey hissetmeden 30 dakikalık
seansı bitirdiğini söyledi. Ben tabii ki 1/3’lük dilime girdim, zor dayandım
işlem boyunca. Neyse, taşı kırmayı başardılar, olay bittikten sonra oradaki
doktora “devlet memuruyum, istirahat veya rapor verecek misin?” diye sormam
kadın haşince mukabele etti, kesinlikle hayırmış, kendileri dinlenip yatmamızı
değil aksine çalışıp hareket etmemizi ve bu arada bol su içmemizi istiyormuş,
taşların dökülebilmesi ancak böyle mümkün olabilirmiş. Kuyruğumu kısıp peki
dedim, eve gelip müdürü bilgilendirdim durumdan, bir saate kadar şubeye geleceğimi
bildirerek. Bu defa o itiraz etti, evinde koşu bandı var, orada yürüyüp hareket
edersin, bol bol da su içersin, gelme o halde diye. Ona da peki. Şu yazıyı o gün öğleden sonra yazdım işte.
Akşama dek su içtim, yürüdüm, su içtim, su içtim, yürüdüm,
su içtim vs. Saat 22,00’ye geliyordu ki, baktım o kadar su içiyor olmama rağmen
bu sular vücuttan atılmakta zorlanır oldu, eş zamanlı olarak şiddeti artan bir
sancı başladı. Taş kıran doktorun da onay verdiği buscopan da bir işe
yaramıyor. Dayanılmaz hale geldiğinde saat gece yarısını vurmuştu, gerçekten
iki büklüm bir haldeydim artık. Evi yakın bir memuru aradım, henüz uyumamıştı,
sevaba girmek isteyip istemediğini sorunca hemen anladı meseleyi, derhal evime
geldi, doğruca aynı üniversite hastanesinin acil servisine götürdü beni. Acıdan
kıvranır halde durumu acildeki doktora anlattım, sabah taş kırdırdığımı, akşama
dek beş litre su içtiğimi, iki saattir idrar yapamadığımı… Bir sedyeye
yatırdılar beni, etrafımı perdeyle
örttüler bir başka doktora haber uçurdular. Kirli sakalları temiz yüzündeki
ışıltıyı kapatamayan, otuzuna yakın, sakin, güler yüzlü bir doktor geldi.
Başıma ne geliyorsa bu temiz yüzlü doktorlardan geliyor zaten. Ona da anlattım
hikayemi. Adamda karşısındakini rahatlatır bir hal var ama ben kıvranıyorum.
Adımı sordu, söyledim. Taşın kırılıp kırılmadığını sordu sonra, ESWL’deki
doktorun taşı kırdıklarını söylediğini aktardım.
“Oğuz Abi, durum açık. Taşın parçaları mesane yolunu tıkamış,
bu kadar su içtiğiniz için de o taşlar baraj görevi görünce çıkamayan idrar
mesaneyi şişirmiş ve size büyük bir sıkıntı yaratıyor. Müdahale edeceğiz,
idrarın çıkmasını sağlayacağız.”
“Kusana kadar su içmemi söyleyen doktordu, taşlar düşsün
diye. Müdahale derken ne yapacaksınız?”
Bu melun soruyu henüz
doktor yanıtlamadan, aynı saniye beni acile getiren memurumun başını sağa sola
sallarken yüzünde farkettiğim acı gülümseme bile aklımı başıma getirmeye
yetmedi.
“Oğuz abi, sonda takacağız. İdrarı çıkartmamız lazım. Sonra
rahatlayacaksınız.”
“Ne? Başka yolu yok mu?”
“Maalesef yok abi. Ben gidip aletleri getiriyorum, hiç
canınızı sıkmayın, çok rahatlayacaksınız sonunda.”
Birden babam Cerrahpaşa’da yatarken kendisine sonda takılma
macerası gözlerimin önüne geldi. Doktorlar ince boruyu bir türlü sokamamış,
babam acı dolu çığlıklar atarken kanlar yatağa sızıyordu, annem bir köşede
elleriyle yüzünü kapatmış doktorlara bağırıyordu ne yapıyorsunuz diye, bense
çaresizliğin en berbatını yaşıyordum o an. Memurum üzerime eğilip yirmi iki
yaşındayken lenf bezlerinde yaşadığı hastalık yüzünden ona her hafta sonda
takıldığını, bunun eninde sonunda tüm erkeklerin başına gelen/gelecek bir şey
olduğunu söyledi, sakin olmamı telkin etti ama ne sükûneti a.q. Sonda denilen
şey lavmandan bile beter, lavman insan vücudunda ‘içine bir şey girsin’ diye
yaratılmış bir yere yapılıyor sonuçta. Sadece anal seksten bahsetmiyorum, söz
gelimi ateş düşürmek için fitil de aynı yerden sokulur. Sonda ise, ‘bir yere
girmesi için’ yaratılmış bir organa yabancı bir cismin girme hadisesi. Tabiata
aykırı. Derken doktor geldi, memurumun bölmeden çıkmasının ardından perdeyi
sıkı sıkıya kapattıktan sonra Oğuz Abi başlayalım dedi. Diğer ucu büyük bir
idrar torbasına bağlı sonda borusunu içe doğru sokmaya başladı. Korku, dehşet,
canımın yanması, hepsi birbiriyle yarışıyor. Doktor çocuk “abi, seni çok iyi
anlıyorum çünkü böbrek taşı bizim aile rahatsızlığımız. Bizim ailedeki tüm
erkekler bu dertten mustarip ve hepsi sonda takılmasının ne olduğunu bilir”
diye sakince konuştu. Kendisine de takılıp takılmadığını sordum, ah aah
eşliğinde bir acı gülümseme de Ondan geldi. Derken, bir yandan böbrek ve
mesanemdeki sancı, bir yandan sondanın takılma anındaki acısından ne kadarını
soktuğunu fark edemedim ama işlem bitti. Bu sırada üzerime sızan az miktarda
idrarı hissettim ve iğrenmeli bir irkilme yaşadım. Bunu gören doktor gene gayet
berrak bir sesle konuştu:
“Oğuz abi, bir hekim olarak şunu söyleyeyim, idrar pis
değildir, aksine son derece sterildir. Mesela tükürükte bile sayısız mikrop ve
bakteri vardır ama idrar temizdir abi, rahat ol.”
“Tükürükle abdest bozulmaz ama idrarın bir damlasından bile
bozulur, namaz bile kılamazsın. Madem idrar steril diyorsun, niye böyle?”
“Iıııııııııııı, abi bu soruyu yanlış kişiye soruyorsun.”
Sonda takıldı, ben istem dışı olarak idrar boşaltım
faaliyetine başladım torbaya. Torbaya giden boru baldırımın üzerinden geçtiği
için ılık ılık hissediyorum akımı, o sırada tek bir kelime gelip oturdu
dudaklarıma, ‘elhamdülillah.’ Yavaş yavaş çıkardıkça rahatlamaya başladım.
Saatler sürdü bu durum. 03,30 filandı, doktor bendeki gevşemeyi görünce korkunç
bir teklif sundu:
“Oğuz abi, bu sondayı çıkarmayacağım, eve böyle gitmenizi,
sabah erkenden üroloji polikliniğine gitmenizi istiyorum.”
“Böyle nasıl gideyim eve? Bu şekilde ne üstümü
değiştirebilirim, ne uyuyabilirim, imkânı yok.”
Gösterdiğim dirençle sondayı çıkarmaya ikna ettim doktoru,
meğer o sonda denilen lanet şeyin çıkışı, girişinden bin betermiş. Düpedüz
yangın yerine döndü adını anmadığın organımın içi. Doktor nur yüzüyle tezat
olacak şekilde zenci olmadığımıza şükredelim esprisi yaptı ama kimse gülmedi.
Ben hiç gülmedim.
Saatlerdir başımda bekleyen memurum beni eve bıraktığında
04,00ü gördüm cep telefonumun ekranında. Doğruca yatağa gittim. Böbreğimde hala
sancı vardı ama tolere edilebilir durumdaydı. Derhal uyumayı diledim Tanrıdan,
7,45’te uyanmayı, iş yerime gitmeyi düşünüyordum, orada gene bolca su içer,
bolca merdiven inip çıkardım hareket olsun diye. Bildiğim tüm duaları okuyarak
uyumaya çabaladım ve sızdım.
Korkunç bir sancıyla ölecekmiş gibi yataktan doğrulduğumda odanın/havanın
hala karanlık olduğunu anladım, saate baktım, 04,41!!! Ulan topu topu 41 dakika
uyuyabilmişim, nasıl iş bu. Bir buscopan daha attım ağzıma, sağa sola dönüp
kıvranıyorum yatakta, tesbih böceği olup gene sızabildim ama yarım saatte bir
uyanıyorum. En son 07,00’de uyandıktan sonra daha da yatamadım, sancılar beni
öldürecek, uykusuzluktan ve yorgunluktan gene ölüyorum, 15-20 dakika
dayandıktan sonra beni bu işe bulaştıran öteki memuru aradım zorlukla
konuşarak:
“A., bizim hocayla bu sabah görüşmemiz gerek, durumum çok
fena şu an.”
“Müdürüm, eğer ameliyatı yoksa vizit öncesi 8,30 gibi
yerinde oluyor, ararım kendisini, müsaitse beraber gideriz.”
“Sabah 04,00’e kadar acildeydim ve benim şu anda da acile
gitmem gerek, ölüyorum sancıdan. Rica editörüm kahvaltını yaptıysan hemen beni
al ve acile götür, sonra da hocanın kapısında bekle ve bir şekilde irtibat kur
Onunla.”
“Anladım, hemen geliyorum o zaman.”
Evi yakın, hemen geldi, tekrar acile gittik. Vardiya
değişmiş, acilde aynı hikâyeleri gene anlattım başka bir doktora. Bunun suratı
meymenetsizdi, sanırım o yüzden bağladığı serum ve ağrı kesici beni biraz olsun
rahatlatmaya yetti. Ben acil serviste yatarken A. hocaya ulaşmayı başardı, hoca
da servise yatırılmamı haber etmiş olayı duyunca. Üroloji servisinde müstakil
bir odaya yerleştirdiler beni. Ağrı kesiciler, serumlar, antibiyotikler, bilmem
neler…
Taşların bir kısmı böbrek kanalını tıkamış meğer. Ve gene meğer, benim böbrek kanalım birazcık darmış. Böbrekte kırılan taşlar
bu kanaldan geçerek mesaneye düşüyor, oradan da idrar yoluyla dışarı atılıyor,
buna da taş düşürme deniyor… Velhasıl tedavi başladı. Tedavinin özü yürümek,
merdiven inip çıkmak, hoplamak, zıplamak ve manyak gibi su içmek. Sürekli sıvı
tüketmek. Bitmek bilmeyen sancıları dizginleyebilmek için de damardan kuvvetli
ağrıkesicilerle hastayı rahatlatmaya çalışmak. Olay iş yerimde duyulunca
ziyaretçi akını da başlamış oldu, yetmezmiş gibi lojmandaki kapı komşum da
hastanede görevliymiş, Onun sayesinde biraz daha yayıldı durumum. Gelenler de
çekinerek geliyor, çünkü daha evvel de söylemiştim, beni tanıyanlar/benimle
çalışanlar –bunu benim söylememden
değil, üstlerim tarafından bana söylenen olarak ele alın- mesafeli bir
samimiyetimin, sevecen bir psikopatlığımın olduğunu bilirler, bir yandan da
nasıl olduğunu asla çözememiş olsam da severler. Asla yüzgöz olmam, bir şey
yapmam gerekirse mutlaka elimden geleni yaparım ama çevreme inşa ettiğim
duvarda en ufak bir gedik oluşmasına da izin vermem. Eh, bunlar size tuhaf veya
yabancı gelmiyordur, bu bloğun yazarının profiline de aykırı değil zaten. Neyse,
serviste kalmaya başladığım günden itibaren yanımda kalmaya gönüllü bir başka
memur arkadaşım refakatçim oldu, ilk günler gerçekten çok ihtiyacım da vardı
birinin yanımda olmasına.
Burada bir başka sorunu açmam lazım: ailem. Büyük sorun hem
de. Başlangıçta onlara haber vermemeyi düşündüm, fakat bir yandan da
bilmemeleri büyük haksızlıkmış gibi geldi bana. İkilem içinde bocaladım, daha
taş kırdıracağımı duyduğu an annem uçağa atlayıp gelmeye niyetlenmişti de yirmi
yaş dişimi çektirdikten sonra hekimin üç gün rapor verdiğini, ama taş kırma
işlemi için rapora gerek görülmediğini söylemiştim. Biliyorum ki hastaneye
yattığımı öğrendiğimi duyduğu an aklı gidecek, gelmek isteyecek. Gene de arayıp
haber vermesem olmaz dedim, sancılarım içinde kıvranıyor olmayı bir yana
bırakıp tatlı tatlı konuşarak kırılan taşların marifetlerini anlattım anneme,
yanımda refakatçi olduğunu (doğru), hastanenin Samatya ya da Cerrahpaşa’dan
daha düzenli ve temiz olduğunu (doğru), odamın müstakil ve rahat olduğunu
(doğru), tedavimde cerrahi bir durum olmadığını, ilaç-su- hareketten ibaret
olduğunu (doğru) söyledim. Ardından hastane yatağında çekilmiş gülümseyen
selfilerimi yolladım. Elbette ki daha o saniye ağlamaya başladı kadıncağız,
neden onları istemediğimi sorup. Her zamanki düz mantığımla, gelmelerinin
gerekmediğini, gelecek olmaları durumunda aklımın onlarda kalacağını söyledim
ki bu da çok doğru. Sonuçta benim yanımda olmak için hastaneye geldiler
diyelim, havaalanından aldırırım onları, burası tamam, sonra hastaneye getirtirim,
bu da tamam, beni ziyaret ettiler, o da tamam. Ya sonra? Çekyat kılıklı bir
kanepede annemi nasıl yatırırım? Belinden rahatsız, dizinden rahatsız. Peki
babam ne olacak, benim evimde mi kalacak? Evim, bu eve kabul ettiğim biricik
arkadaşımın ifadesiyle sadece kendim için dizayn edilmiş durumda. Adamcağız bir
çay dahi pişiremez, ona ketılda su kaynat, bunu seramik demliğe koy, üzerine
poşet çay at, bekle, sonra raftan kâğıt bardak bardağa doldur mu diyeyim? Evde
TV yok, babamın kurcalamayı seveceği bir radyo da yok. Bütün bunları bir kenara
bırakalım; 68 yaşındaki babam kalp hastası, 67 yaşındaki annem tansiyon hastası
ve zaten birbirlerine tutunarak idare ediyorlar. Benim realist yaklaşımım
ailemi üzüyor olabilir, onların iyilikleri söz konusu olduğunda gözyaşların
karşısında dahi erimeyecek otoriter bir tutum almaktan geri durmam.
Epeyce direndikten ve tavrımın yumuşamadığını
gösterdikten sonra anneme güzel bir hastalık duası sordum, malum, hastanelere
düşmüşüm, Allah’la aramı iyi tutmam lazım. Biraz düşünüp Yunus Peygamberin balığın
karnına düştüğünde ettiği duasını tavsiye etti, kısacık Arapçasını da okudu ama
benim aklımda kalmadığından Google’a baktım konuşma bittiğinde, tek cümlelik
bir dua, meali de şöyle:
"Senden başka ilah yoktur, sen yücesin, gerçekten ben
zulmedenlerden oldum."
Bunun neresi hastalık duası anlamadım okuduğumda, öte yandan
bu hayatımın duası olabilir diye düşündüm. Sayfaları dolaştığımda her türlü
dert, hastalık, sıkıntı için en önemli dua olduğu, Peygamberimizin bu dua
üzerine müthiş hadislerine denk geldim. Bir de kardeşimin eşi, Z. yi aradım
teyit için, sonuçta kız çok uzun süre hayatla ölüm arasındaki ince çizgide
yürümüştü ağır hastalığı zarfında. O da hemen aynı duayı söyledi. Hala hastalık
duasına benzemiyor ama belli ki çok sağlam.
12 Ocak 2016 Salı
11 Ocak 2016 Pazartesi
Taş Ocağı Üzerine...
Sabah saat 9,30 itibarıyla taş kırdırma işim bitti, eve geldim, ilk fırsatta kendisine bilgi
vermemi ısrarla isteyen annemi aradım.
·
Anne…
·
Efendim, ne yaptın, nasılsın?
·
Çok kötü anne. David Bowie ölmüş.
·
Ne? İyi tamam, havuç kafalıyı sevmezdim zaten.
·
Anne öyle deme, neye el atsa en iyisi yapardı,
hem sana ne kafasından?
·
Bırak şimdi havuç kafalıyı, ne durumdasın?
·
Böbreğim sancılı, kalbim de acılı. Dovid Bowie’siz
geçecek hayat.
·
Kırabildiler mi taşı?
·
Kırmışlar dediklerine göre. Çok fena bir işlemmiş
bu.
·
Şimdi bir de dökeceksin onları. Çok su iç.
·
İçerim. Sen beni merak etme, hoş merak ettiğiniz
de yok. Siz babamla yazlıklarda gezeseniz şevk ile handan, ben kül döşenem
külhen-i mihnette.
·
Bana bak gelirim oraya, beraber külhen-i
mihnette takılırız.
·
Asla. Uçak masrafınıza acırım, bir gün yaşatmam
ki sizi burada.
·
Gün gelir düşersin elime sen.
·
Canım çok yanıyor annecim, lütfen bana iyi
davran.
·
Hadi geçmiş olsun. Bol bol su iç.
·
Öptüm pis şişko.
·
Sensin o.
Şu an saat 16,00ya geliyor ve eve gelmemin ardından 4
litre kadar su içip yürüyüş bandında 2kmye yakın yürümüş olmama ve türlü
zıplamalara hoplamalara rağmen ne düşen bir taş tespit ettim, ne de idrarımda
kan karışımlı bir görüntü var. Üstelik ilaç sanayinin viagradan sonraki en
büyük keşfi buscopan’a rağmen derin derin sancı hissetmeye devam ediyorum. Zaten
vehimli bir tipim, bir de ters giden bir şeyler olduğu hissi iyice kötü.
Allahım, benim gibi acı eşiği düşük mızmız tiplere merhamet
et.
David Bowie’yi de rahmetin esirgeme. Severdim onu.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)


