21 Ocak 2016 Perşembe

Taş Ocağı Faciası Üzerine... (İkinci Bölüm)





Salı günü öğleden sonra, hastanedeki sekizinci günümü oldurmak üzereyken ansızın patlamak üzere olduğumu hissedip bir hışım hocanın öğretim üyeleri koridorundaki odasına gittim. Hışım kelimesini kullandığıma bakmayın, gayet kibarca sordum durumumun daha ne kadar böyle süreceğini, bu kadar zamandır hastanede kalmaktan bunaldığımı söyledim. Hak verdi doğal olarak. Ameliyat olsaymışım üç günde taburcu edilirmişim. Benim yaşadığım sorunlar, a) ESWL ile kırılan böbreğimdeki taşın tahminlerinden daha sert çıkmış olması, bu nedenle istedikleri gibi tuzla buz olmayıp nispeten daha büyük parçalara ayrılması, b) böbrek kanalımın dar yapıya sahip olmasından ötürü de bu taşların takılarak, kanalı tıkayarak, çok yavaş bir şekilde aşağı inmesi, şeklinde özetlenebilirmiş. Hatta bir ara operasyon yapma seçeneğini bile düşünmüşler bu aksaklıklar yüzünden. Gene ev iznine ayrılmak istediğimi ifade ettim kendisine, hemen onay verdi, evde bol su, yürüyüş ve vereceği ilaçları kullanmamı tembihledi. Sancılarım dayanılmaz olursa hemen hastaneye, servise dönmemi salık verdi. Pazartesi günü hastaneye gideceğim, ultrason ve röntgenle kontrol edecekler, eğer bu sorun çözüldüyse taburcu olacağım. 12 Ocaktan bu yana resmi olarak hastanede gözüküyorum. Yetmişine merdiven dayamış Devlet Bahçeli bu süre zarfında anjiyo oldu, beş gün sonra da taburcu edildi ya.



Şimdi evdeyim. Deli gibi su içiyorum, salonda kendi halinde duran koşu bandını aldığım günden bu yana ilk defa düzenli kullanıyorum.



Üroloji servisinde yattığım süre boyunca insanın bunalıma girmemesi mümkün değildi, bunu söylemek mübağala olmaz. Karmaşık duyguların yaşandığı yerlerden biri hastaneler. Bir arkadaşın ifadesiyle ‘ağrılı/sancılı bir şekilde hastanede yatıyor’ olmanın kişide yarattığı olumsuz duygular, öte yandan çevredeki insanların durumlarıyla kendisini gayri ihtiyarî mukayese etmek çok değişik, hem alışılmadık, hem de üzerinde düşünülüp sorgulanası bir hal. Hastalık öncelikle bir isyan yaratıyor insanda. Bu en nahoş şey. “Neden?” diye şikayet ediyorsunuz. “Neden ben?” Ölümcül bir hastalığım yoktu, tedavisi mümkün olmayan bir dertten ötürü hastanede değildim, ne var ki somut, elle tutulur türden acı çekiyordum ve “ne için, Allahım?” diyordum. Evet, böyle söylenirken kendimi yakaladım ve o an irkildim. Dediğim gibi bu korkunç bir durum, yani isyandan bahsediyorum. Bir materyalist değilim, nihilist hiç değilim. Gnostik yanı ağır basan inançlı biri olduğumu düşünüyorum. Buna rağmen hamlık mı dersiniz, bayağılık mı dersiniz, insanı öfkeye ve isyana götürüyor. Acizlik, zayıflık, düşkünlük böylece zayıf bir kişiliği isyana provoke ediyor. Benim gibi kayda değer bir birikime sahip, muhakemesi güçlü bir adamın yaşananları inanç süzgecinden geçirmeden böyle yavan bir üslupta ele alması gerçekten çok acı. Bunları hastanede idrak ettim ve utandım hemen kendimden. Kierkegaard’ın dediği gibi tövbe, insanın Tanrı’yla iletişiminde en önemli unsur, ben de utanıp özür diledim o an. Kabul eder umarım. İvan İlyiç geldi aklıma. O’ndan bir farkım olmalıydı… Aslına bakarsanız yok galiba. Bu bir itiraf. Ne okusa, ne düşünse, insan gelişmiyor. Kişisel evrim denilen halt başlı başına bir safsata. Bunu Hamlet ne güzel ifade eder:


“Ne kadar erdem aşılanırsa aşılansın, biz yaşlı kütüğümüzün itiyadını sürdürürüz.”



Sürekli dalga geçip şaka ile karışık laf çarptığım kardeşimin eşi Z., söz gelimi aylarca yarı felçli şekilde hastanede kalmasına, korkunç ameliyatlar geçirmesine, ameliyatlardan sonra gene aylarca tedavi görmesine ve daha yazmadığım onca çileye rağmen, tek bir kere “ÖF!” dememişti mesela. Hayatında bir satır kitap okuduğunu sanmıyorum. Hiçbir düşünsel, derin zihni faaliyetinin olduğunu da. Ama, işte, biz hepimiz felçli olarak hastaneden çıksın da bari çocukları yatalak dahi olsa annesiz kalmasın diye gizli gizli mırıldanırken, o kız umudunu hiç kaybetmediği gibi tevekkül ve sabırla ilgili söyledikleriyle bizi şaşkına çeviriyordu. Sürekli dua edip Allah’a sığınması da cabası. Bir de bana bak.


Neyse, bu bahsi kapatayım.


Üroloji servisi, kaotik bir travma bölgesi. Her yaştan erkek vardı, çoğu vücutlarına takılı sonda ve o sondanın diğer ucundaki idrar torbasıyla sürekli yürüyüş halindeydi. Yürümek şart. Sonda takılı hastaların cinsel organları acı çekmesin diye sanırım, etek giydiklerine şahit oldum orada. Hatta elli yaşlarındaki bir hasta, belli ki üşüyordu, eteğin altına da ten rengi bir kadın çorabı… Kimi prostattan, kimi mesaneden, bazısı da böbreklerden şikâyetçi. Travmatik durum derken kastettiğim bu: sonda zaten başlı başına felaket bir şey, üstelik bir de günlerce onunla yaşamak, hareketlerini sağlıklı ve rahat yapabilmek için etek giymek. Burası Doğu; kutsallaştırılmış erkekliğiyle övünen, şişinen insanların yaşadığı yer, buna karşın mecbur kalınca sadece hasta odalarında değil, yürüyüş yaptıkları koridorlarda da böyle dolaşmak zorundalar. Normal hayatta kafasına silah dayasan gurur yapıp etek giymeyecek insanlardan söz ediyorum. Çok şükür diyeyim, benim yapmam gereken sadece su içmek, yürümek ve merdiven inip çıkmaktı. Hatta kolumda damar yolu ile yürüyüşlerimi kimi zaman hastanenin kafeteryasında sigara içmek için molalandırdığım oluyordu.  Ne var ki yürüyüşlerimi genellikle bir ucunda üroloji, diğer ucunda hematoloji servisinin olduğu  101 adımlık koridorda gerçekleştiriyordum. Hematoloji, evet. Yürürken o koridorun sonuna gittiğimde ağızları maskeli hastaları ve yakınlarını gördüğümde aklıma gelen hep aynı şeydi: (ben dahil) Üroloji servisindekiler için böyle acıklı konuşurken, hematoloji servisindekilere sorsaydılar, bu hastalığınızı alacağız, size üroloji servisindekilerin hastalıklarını vereceğiz diye, bir kişinin dahi tereddüt edeceğini sanmam. Aynı şekilde üst katta da onkoloji servisi vardı; evet bu böyle gidiyor, beterin beteri var denilen şey işte bu.



Bu konuyu da değiştirelim.


Hastanedeki üçüncü günümdü, hiç beklenmedik bir mesaj geldi telefonuma: Aramızda geçen son krizden sonra bir daha konuşmadığım, aslına bakarsanız yokluğunu çoktan kabullendiğim Kestaneli Pasta, içine mi doğdu nedir, beni özlemiş, nasıl olduğumu merak etmiş. Ben de cevap yazdım, böbrek taşımla başım belada, hastanede yatıyorum diye. Kendisini meslek itibarıyla tıbbiye ile ilgili, telaş yaptı, durumumu sordu, hangi hastanede yattığımı, doktorumun kim olduğunu merak etti. Ben de paniğe kapılmasına gerek olmadığını söyleyip üniversite hastanesinde yattığımı söyledim, biraz konuştuk öyle. Aynı akşam beyaz güller ve orkidelerle dolu bir çiçek buketi geldi odama. O kadar öküz bir adamım ki böyle bir jest yapmak aklımın ucundan bile geçmez mesela, düşünemem bile. Kadın fırsatı kaçırmamış. Gene de cins-i latif hakkında kuyruksuz şeytan olduklarına dair genel kanaatim, eve izinli olarak geldiğim geçen gün daha bir pekişti: Bu defa Ex, çok uzun zaman sonra bir gece vakti mesaj attı telefonuma: İçeriğini buraya yazmam doğru olmaz elbette, lakin kendine has aşırı romantik jargonu kullanarak anahatlarıyla bir haftadır benim bir sıkıntım olduğuna dair çok ciddi bir duygusal yoğunluk içinde olduğunu yazmış ve "yalnız olduğunu düşünme" demiş. Derhal ortak arkadaşımızı aradım ve Ex’e içinde bulunduğum durumdan bahsedip bahsetmediğini sordum. Hayır cevabı alınca bir kez daha inandım ki kadınların drone’ları her yeri gözetlemekte ya da cidden kuyrukları olmayan bildiğin cadı milleti bunlar. Nasıl hissettin, hadi hissettin diyelim, nereden cesaret ettin de öyle bir mesaj yazdın mübarek…



Su içiyorum. Yürüyorum. Dua ediyorum. Adağım var, şu taşlardan kurtulayım, İstanbul’a ilk gidişimde Aziz Mahmut Hüdai’de kurban kestireceğim. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!