Salı günü öğleden sonra, hastanedeki sekizinci günümü
oldurmak üzereyken ansızın patlamak üzere olduğumu hissedip bir hışım hocanın öğretim
üyeleri koridorundaki odasına gittim. Hışım kelimesini kullandığıma bakmayın,
gayet kibarca sordum durumumun daha ne kadar böyle süreceğini, bu kadar
zamandır hastanede kalmaktan bunaldığımı söyledim. Hak verdi doğal olarak.
Ameliyat olsaymışım üç günde taburcu edilirmişim. Benim yaşadığım sorunlar, a)
ESWL ile kırılan böbreğimdeki taşın tahminlerinden daha sert çıkmış olması, bu
nedenle istedikleri gibi tuzla buz olmayıp nispeten daha büyük parçalara
ayrılması, b) böbrek kanalımın dar yapıya sahip olmasından ötürü de bu taşların
takılarak, kanalı tıkayarak, çok yavaş bir şekilde aşağı inmesi, şeklinde özetlenebilirmiş. Hatta bir ara
operasyon yapma seçeneğini bile düşünmüşler bu aksaklıklar yüzünden. Gene ev
iznine ayrılmak istediğimi ifade ettim kendisine, hemen onay verdi, evde bol
su, yürüyüş ve vereceği ilaçları kullanmamı tembihledi. Sancılarım dayanılmaz
olursa hemen hastaneye, servise dönmemi salık verdi. Pazartesi günü hastaneye
gideceğim, ultrason ve röntgenle kontrol edecekler, eğer bu sorun çözüldüyse taburcu
olacağım. 12 Ocaktan bu yana resmi olarak hastanede gözüküyorum. Yetmişine
merdiven dayamış Devlet Bahçeli bu süre zarfında anjiyo oldu, beş gün sonra da
taburcu edildi ya.
Şimdi evdeyim. Deli gibi su içiyorum, salonda kendi halinde
duran koşu bandını aldığım günden bu yana ilk defa düzenli kullanıyorum.
Üroloji servisinde yattığım süre boyunca insanın bunalıma
girmemesi mümkün değildi, bunu söylemek mübağala olmaz. Karmaşık duyguların
yaşandığı yerlerden biri hastaneler. Bir arkadaşın ifadesiyle ‘ağrılı/sancılı
bir şekilde hastanede yatıyor’ olmanın kişide yarattığı olumsuz duygular, öte
yandan çevredeki insanların durumlarıyla kendisini gayri ihtiyarî mukayese
etmek çok değişik, hem alışılmadık, hem de üzerinde düşünülüp sorgulanası bir
hal. Hastalık öncelikle bir isyan yaratıyor insanda. Bu en nahoş şey. “Neden?”
diye şikayet ediyorsunuz. “Neden ben?” Ölümcül bir hastalığım yoktu, tedavisi
mümkün olmayan bir dertten ötürü hastanede değildim, ne var ki somut, elle
tutulur türden acı çekiyordum ve “ne için, Allahım?” diyordum. Evet, böyle
söylenirken kendimi yakaladım ve o an irkildim. Dediğim gibi bu korkunç bir
durum, yani isyandan bahsediyorum. Bir materyalist değilim, nihilist hiç
değilim. Gnostik yanı ağır basan inançlı biri olduğumu düşünüyorum. Buna rağmen
hamlık mı dersiniz, bayağılık mı dersiniz, insanı öfkeye ve isyana götürüyor.
Acizlik, zayıflık, düşkünlük böylece zayıf bir kişiliği isyana provoke ediyor. Benim
gibi kayda değer bir birikime sahip, muhakemesi güçlü bir adamın yaşananları
inanç süzgecinden geçirmeden böyle yavan bir üslupta ele alması gerçekten çok
acı. Bunları hastanede idrak ettim ve utandım hemen kendimden. Kierkegaard’ın dediği
gibi tövbe, insanın Tanrı’yla iletişiminde en önemli unsur, ben de utanıp özür
diledim o an. Kabul eder umarım. İvan İlyiç geldi aklıma. O’ndan bir farkım olmalıydı… Aslına
bakarsanız yok galiba. Bu bir itiraf. Ne okusa, ne düşünse, insan gelişmiyor. Kişisel
evrim denilen halt başlı başına bir safsata. Bunu Hamlet ne güzel ifade eder:
“Ne kadar erdem
aşılanırsa aşılansın, biz yaşlı kütüğümüzün itiyadını sürdürürüz.”
Sürekli dalga geçip şaka ile karışık laf çarptığım
kardeşimin eşi Z., söz gelimi aylarca yarı felçli şekilde hastanede kalmasına, korkunç
ameliyatlar geçirmesine, ameliyatlardan sonra gene aylarca tedavi görmesine ve
daha yazmadığım onca çileye rağmen, tek bir kere “ÖF!” dememişti mesela.
Hayatında bir satır kitap okuduğunu sanmıyorum. Hiçbir düşünsel, derin zihni
faaliyetinin olduğunu da. Ama, işte, biz hepimiz felçli olarak hastaneden
çıksın da bari çocukları yatalak dahi olsa annesiz kalmasın diye gizli gizli mırıldanırken,
o kız umudunu hiç kaybetmediği gibi tevekkül ve sabırla ilgili söyledikleriyle
bizi şaşkına çeviriyordu. Sürekli dua edip Allah’a sığınması da cabası. Bir de
bana bak.
Neyse, bu bahsi kapatayım.
Üroloji servisi, kaotik bir travma bölgesi. Her yaştan erkek
vardı, çoğu vücutlarına takılı sonda ve o sondanın diğer ucundaki idrar
torbasıyla sürekli yürüyüş halindeydi. Yürümek şart. Sonda takılı hastaların
cinsel organları acı çekmesin diye sanırım, etek giydiklerine şahit oldum
orada. Hatta elli yaşlarındaki bir hasta, belli ki üşüyordu, eteğin altına da
ten rengi bir kadın çorabı… Kimi prostattan, kimi mesaneden, bazısı da
böbreklerden şikâyetçi. Travmatik durum derken kastettiğim bu: sonda zaten
başlı başına felaket bir şey, üstelik bir de günlerce onunla yaşamak,
hareketlerini sağlıklı ve rahat yapabilmek için etek giymek. Burası Doğu; kutsallaştırılmış
erkekliğiyle övünen, şişinen insanların yaşadığı yer, buna karşın mecbur
kalınca sadece hasta odalarında değil, yürüyüş yaptıkları koridorlarda da böyle
dolaşmak zorundalar. Normal hayatta kafasına silah dayasan gurur yapıp etek
giymeyecek insanlardan söz ediyorum. Çok şükür diyeyim, benim yapmam gereken
sadece su içmek, yürümek ve merdiven inip çıkmaktı. Hatta kolumda damar yolu ile
yürüyüşlerimi kimi zaman hastanenin kafeteryasında sigara içmek için
molalandırdığım oluyordu. Ne var ki yürüyüşlerimi
genellikle bir ucunda üroloji, diğer ucunda hematoloji servisinin olduğu 101 adımlık koridorda gerçekleştiriyordum.
Hematoloji, evet. Yürürken o koridorun sonuna gittiğimde ağızları maskeli
hastaları ve yakınlarını gördüğümde aklıma gelen hep aynı şeydi: (ben dahil)
Üroloji servisindekiler için böyle acıklı konuşurken, hematoloji
servisindekilere sorsaydılar, bu hastalığınızı alacağız, size üroloji
servisindekilerin hastalıklarını vereceğiz diye, bir kişinin dahi tereddüt
edeceğini sanmam. Aynı şekilde üst katta da onkoloji servisi vardı; evet bu
böyle gidiyor, beterin beteri var denilen şey işte bu.
Bu konuyu da değiştirelim.
Hastanedeki üçüncü günümdü, hiç beklenmedik bir mesaj geldi
telefonuma: Aramızda geçen son krizden sonra bir daha konuşmadığım, aslına
bakarsanız yokluğunu çoktan kabullendiğim Kestaneli Pasta, içine mi doğdu nedir, beni özlemiş, nasıl olduğumu merak
etmiş. Ben de cevap yazdım, böbrek taşımla başım belada, hastanede yatıyorum
diye. Kendisini meslek itibarıyla tıbbiye ile ilgili, telaş yaptı, durumumu
sordu, hangi hastanede yattığımı, doktorumun kim olduğunu merak etti. Ben de
paniğe kapılmasına gerek olmadığını söyleyip üniversite hastanesinde yattığımı
söyledim, biraz konuştuk öyle. Aynı akşam beyaz güller ve orkidelerle dolu bir
çiçek buketi geldi odama. O kadar öküz bir adamım ki böyle bir jest yapmak
aklımın ucundan bile geçmez mesela, düşünemem bile. Kadın fırsatı kaçırmamış. Gene
de cins-i latif hakkında kuyruksuz şeytan olduklarına dair genel kanaatim, eve
izinli olarak geldiğim geçen gün daha bir pekişti: Bu defa Ex, çok uzun zaman
sonra bir gece vakti mesaj attı telefonuma: İçeriğini buraya yazmam doğru olmaz
elbette, lakin kendine has aşırı romantik jargonu kullanarak anahatlarıyla
bir haftadır benim bir sıkıntım olduğuna dair çok ciddi bir duygusal yoğunluk içinde
olduğunu yazmış ve "yalnız olduğunu düşünme" demiş. Derhal ortak arkadaşımızı
aradım ve Ex’e içinde bulunduğum durumdan bahsedip bahsetmediğini sordum. Hayır
cevabı alınca bir kez daha inandım ki kadınların drone’ları her yeri
gözetlemekte ya da cidden kuyrukları olmayan bildiğin cadı milleti bunlar.
Nasıl hissettin, hadi hissettin diyelim, nereden cesaret ettin de öyle bir
mesaj yazdın mübarek…
Su içiyorum. Yürüyorum. Dua ediyorum. Adağım var, şu taşlardan
kurtulayım, İstanbul’a ilk gidişimde Aziz Mahmut Hüdai’de kurban kestireceğim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!