Sabah saat 9,30 itibarıyla taş kırdırma işim bitti, eve geldim, ilk fırsatta kendisine bilgi
vermemi ısrarla isteyen annemi aradım.
·
Anne…
·
Efendim, ne yaptın, nasılsın?
·
Çok kötü anne. David Bowie ölmüş.
·
Ne? İyi tamam, havuç kafalıyı sevmezdim zaten.
·
Anne öyle deme, neye el atsa en iyisi yapardı,
hem sana ne kafasından?
·
Bırak şimdi havuç kafalıyı, ne durumdasın?
·
Böbreğim sancılı, kalbim de acılı. Dovid Bowie’siz
geçecek hayat.
·
Kırabildiler mi taşı?
·
Kırmışlar dediklerine göre. Çok fena bir işlemmiş
bu.
·
Şimdi bir de dökeceksin onları. Çok su iç.
·
İçerim. Sen beni merak etme, hoş merak ettiğiniz
de yok. Siz babamla yazlıklarda gezeseniz şevk ile handan, ben kül döşenem
külhen-i mihnette.
·
Bana bak gelirim oraya, beraber külhen-i
mihnette takılırız.
·
Asla. Uçak masrafınıza acırım, bir gün yaşatmam
ki sizi burada.
·
Gün gelir düşersin elime sen.
·
Canım çok yanıyor annecim, lütfen bana iyi
davran.
·
Hadi geçmiş olsun. Bol bol su iç.
·
Öptüm pis şişko.
·
Sensin o.
Şu an saat 16,00ya geliyor ve eve gelmemin ardından 4
litre kadar su içip yürüyüş bandında 2kmye yakın yürümüş olmama ve türlü
zıplamalara hoplamalara rağmen ne düşen bir taş tespit ettim, ne de idrarımda
kan karışımlı bir görüntü var. Üstelik ilaç sanayinin viagradan sonraki en
büyük keşfi buscopan’a rağmen derin derin sancı hissetmeye devam ediyorum. Zaten
vehimli bir tipim, bir de ters giden bir şeyler olduğu hissi iyice kötü.
Allahım, benim gibi acı eşiği düşük mızmız tiplere merhamet
et.
David Bowie’yi de rahmetin esirgeme. Severdim onu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!