20 Ekim 2016 Perşembe

Hep Aynı Şeyler Üzerine...




Gene ben… Günler geçiyor, birbirinin kopyası gibi; gergin, huzursuz, boş. Aylaklığın bana iyi gelmediğini gören Havva, bana yazı-çizi işleri ile oyalanmamı önermişti, böyle bir kelime kullanıp da hafife aldığımı sanmayın sakın, aksine becerebilir miyim endişesi vardı üzerimde. Sonuçta redaksiyon/tashih yapabilirliğimi ikna edeceği ümidiyle süslü bir cover letter hazırlayıp birkaç yayınevine gönderdik. Tabii ki birinde dahi geri dönüş yok. Bunun üzerine tekrar devreye giren Havva, bu kez kendisine redaksiyon için verilmiş bir kitabı tutuşturdu elime. Hem kendimi denermişim, hem benden sonra kitabın üzerinden O da geçmek zorunda olduğu için yapacağım düzeltmeler teyid edilirmiş, hem de boş durmazmışım. Çaresiz kabul ettim, çünkü başka alternatifim yok. Aha, Virginia Woolf! Sözde kitap kurdu bir adamım ama bu yaşa kadar (somut bir gerekçe öne süremesem de) itinayla uzak durduğum birkaç yazardan biri bu kadın. Şimdi metazori bir okuma seansı için elimde kitabı. En bilindik eserlerinden biri üstelik. Yazık ama gerçek diyerek okumaya başladım. Kitabın orijinali, hemen yanında baskıya hazır Türkçe çevirisi yan yana masada duruyor, bir paragrafın çevirisi, sonra aynı paragrafın İngilizcesi. Sayfalar ilerledikçe tüm direncime karşın zevk almaya başladığımı inkâr edecek değilim, ama gerek kitabım konusunda, gerek karakterlerde, gerek de VW’nin üslubunda beni şiddetle rahatsız eden bir şeyler de sürekli batıyor; iğne gibi can yakıcı değil, ama giydiğiniz fanilanın etiketi ensenize sürttükçe sizi rahatsız eder ya, öyle işte. Kitabın ortalarına doğru açıklığa kavuştu tüm bu sinir edici durumlar: Öncelikle kimi zaman bir kitap yazmayı düşündüğüm anlar olur benim, fakat her defasında kafamdakileri kâğıda dökecek olsam kasvetli, itici, karmaşık ve elbette ki ukala bir bütüne dönüşeceğini varsayar, sonra da kim okur ki bunları diye cayar, vaz geçerim. Sürekli insanların içseslerine başvurulan türden; okuyucuyu bıktıran betimlemelerle değil, ama bezdiren düşünceler ve gözlemlerle dolu olan -çünkü tasvir bir sahne yaratır, düşünce ve gözlemler ise insan- bu hayali kitaplar-konular hep kafamdadır ama beni bile bunaltır düşündüğümde. İşte bu adi karının, VW’un yaptığı aynen bu! Bilinç akışı tekniği diyorlarmış buna, VW sayesinde öğrendim geçen. Kısaca, kadın benim hep hayal ettiğim gibi yazmış. Gerçekten bunaltıcı, ama bir o kadar da meraka değer ve ilgi çekici. Ama aynı oranda hayal kırıklığı yarattı üzerimde, yıllarca Schopi’ye içten içe haset etmiş biriyim benden iki asır önce yaşadığı için, şimdi de VW çıktı, ilkine düşüncelerimi, ikincisine de müstakbel üslubumu benden evvel kullandığı için gıcığım. Yapacak bir şey yok. Bir başka konu, kitabın karakterleri: Başrol oyuncusu bir kadın ve satırlar boyu bu kadını hep birine benzetip durdum; sanki ismini hatırlayamadığınız biri karşınıza çıkar ve size çok samimi yaklaşır, adınızla seslenir de kıvranırsınız ya, tam o haldi benimkisi, çok iyi tanıdığım birini anlatıyordu sanki yazar. Uzun mücadelelerden sonra hafızamın derinliklerinden çıkardım o ismi nihayet: Yıllardır görüşmediğim, daha doğrusu hayatımdan çıkarıp attığım eski bir dostum. Bire bir X’i anlatıyordu VW kendi kitabında ve ben, sanki çok iyi tanıdığım ama artık hiçbir surette tahammül edemediğim için uzaklaştığım X hakkında yazılmış bir kitabı okumak zorundayım şimdi. Nihayet, kitabın yarısını geçip de yaptığım tashih ve değişiklikleri Havva ile paylaştığımda yaşadığım self-incinmişlik haline de değineyim: Olabilecek en yumuşak ve tatlı şekilde düzeltilerimin yarısını kibarca reddetti hanımefendim, moralimi bozmamak için gösterdiği onca çabaya karşın anladım ki ben bu işi yapmaya ehil değilim. Neyse, zaten cover letter’lara kimse cevap vermiyor. Hem zaten bu işte para da yok.


Hiçbir yerde para yok. Para yoksa evlilik de yok. İş de yok. Babam geçen hafta sonu, 672 sayılı KHK’nin 45. günüydü, bana iş tekliflerini paylaştı, rent a car şirketi kurmak, ya da evi satıp bir inşaat işine girmek gibi zerre kadar anlamadığım, bilmediğim şeyler. 43 yaşındayım ve kendimi hiç bu derece işe yaramaz, fuzuli, ezik ve aciz hissettiğim olmadı. Saygı gören, takdir edilen ve değer verilen bir pozisyondan düşüşüm çok sert oldu; düşmedim de aslına bakarsanız, itildim bu uçuruma ve zemine çok feci çakıldım. Canım dayanılmaz şekilde acır, bu travmanın bende yarattığı yara berelerle inim inim inlerken herkes bir film izlercesine ‘bakalım bundan sonra ne yapacak?’ diye izliyor beni. Havva benimle yeni hayat kurmanın heyecanlı ve sabırsız beklentisinde, oğlu (O’na da bir isim bulmalıyım, Habil olabilir, düşüneyim bunu) yaşadıkları bol gerilimli kalabalık evden bir an evvel kurtulma derdinde, babam artık hayatımı düzene koymam düşüncesini açığa vurdu ve annemin bana her bakışında gözlerinde acıma duygusunu seziyorum.

Hayat bir hapishaneye dönüşmüş gibi. Bir tabloydu önceleri, şimdilerde çaresizlik anıtı.


 
Yeşilköy'deki dolmuş duraklarının hemen yanında hal-i pürmelalim sergileniyor.




Gerçekten işe yaramayan bir atık yazıyor bu satırları.


Son baharda evlenecektik!

10 Ekim 2016 Pazartesi

Kırk Üzerine...




Kırk gün geride kaldı. Sürekli ajitasyon yapma çabasında olduğumu düşünmeyin, hayır, sızlanma değil, hal beyanı çerçevesinde anlatıyorum bunları. Kırk gün. Enteresan bir zaman aralığıdır bu; hemen her dinde kırk çok önemli bir sayıdır, kırk gün, kırk yıl gibi ifadelere çokça rastlanır. Söz gelimi Tevrat’a göre Nuh tufanı kırk gün sürmüştür ya da Musa, Sina Dağında kırk gün Tanrı’yla beraber olmuştur. İsa hakkında İncillerde (Şeytanın iğvasından önce) çölde kırk gün oruç tuttuğu yazar (‘…ve daha sonra acıktı.’) veya çarmıha gerildikten kırk gün sonra dirilerek yeryüzüne döner ve havarilerine görülür. Daha bunun gibi 40 ile ilgili bir dünya şey var başka dinlerde. İslamda ve islamî kültürde de bu sayının yeri özel: lohusalığın kırk gün sürmesinden, merhumun ardından kırk gün yas tutmaya, kırk gün sabah namazını camide kılan kişi hakkında söylenen güzel sözlerden daha korkutucu olanlara dek çeşit çeşit, renk renk kırk gün vurgusu yapılıyor.


Kırk gün, uzun bir süre demek. Zillion gibi, belirsiz bir büyüklük vurgusu yapılıyor böylece.


Kırk gün önce içine fırlatılıp atıldığım bu boşluk duygusu beni tüketiyor. Kırk gündür bir gece olsun kesintisiz uyku çekemedim, kırk gün oldu, kâbus görmeden, nefes nefese zıplamadan bir gece yaşamadım söz gelimi. Kırk gün geride kaldı ve porno izlemedim; imkânım olmadığı için değil – hard diskte 300GBlık arşiv var ama içimden gelmiyor ki. Kırk gün oldu ve tek bir satır kitap okumadım, kendimi veremiyorum. Ayaklarım beni kontrolüm dışında kitapçılara götürüyor ama raflara biraz baktıktan sonra koşar adım çıkıyorum dükkânlardan. Kırk gündür saçma sapan sorulara cevap vermek zorunda kalıyorum, yok şuraya para yatırmış mıydın, yok telefonunda o kurulu muydu… Kendimi anlatmaktan gına geldi. Kırk gün oldu ve bir kez olsun film izlemedim, bazen TV’de birkaç dakika bakıyor, sonra kapatıyorum hemen. Kırk gündür sadece 1-2 kere, o da Havva’nın yanında müzik dinleme arzusu hissettim, o da anlık ve geçici. Kırk gündür hala kapatmadığım iş telefonum (avea hattım) bir kere dışında hiç çalmadı, onda da emeklilik ile ilgili sorularım olursa kendilerine değil, SGK’ya sormam gerektiğini tebliğ etmek için aradılar, öyle dedi eski işyerimdeki görevli. Emekliliği hak etmeme iki sene olduğunu duyunca da boşuna aradığını itiraf etmekten kendini alıkoyamadı. Başkası beni ne diye, neden arasın ki?


Kırk gündür bir mucize bekliyorum.


Diamantidis’in vedasına dair bir video izledim geçen gün. Mesleğimden ayrılacağım gün geldiğinde bu kadar gösterişli bir veda beklentisine girmedim hiç, ne var ki eski çağlarda cüzzamlılara reva görülen bir muameleyle kıçıma vurmaları da hiç hayal ettiğim bir şey değildi.






Kırk gündür bu dünyada yok gibiyim. Hayatı alkışlarla geçmiş biri olarak, bunca sessizliğe, değersizleştirilmeye, yok sayılmaya -  kırk gün oldu, alışamadım, nasıl alışabileceğim, bilmiyorum. 


İçimde dinmeyen bir çırpıntı.

6 Ekim 2016 Perşembe

"2x + 2.(x − 1) = 18 eşitliğini sağlayan "x" değeri kaçtır?" Sorusu Üzerine...




Nasıl da devasa bir boşluk var içimde. Bir arkadaşım “tatilde olduğunu farz et abi, başka hiçbir şey yapamadığına ve durumu da değiştiremediğine göre, tadını çıkarmayı dene” demişti geçenlerde. Öyle olmuyor işte. Nasıl para kazanacağım, ne iş yapacağım, Havva ne olacak, evlilik, gelecek planlarımız ne zaman ve ne şekilde gerçekleşecek… Bu ve daha bir dünya soru kafamda dönüp duruyor. Yanlış anlaşılmasın sakın, Havva, ailesi ya da benim ailem üzerime gelmiyor ya da baskı yapmıyor bu gibi konularda, ama herkesin gözünde bir soru işareti var, benden bekliyorlar cevapları. Sanki cevapları biliyormuşum gibi. Onların soru işaretli bakışları, benim bol ünlemli iç dünyamda bulamaç halini alıyor; çok bilinmeyenli bir denkleme dönüşüyor. Sözelciyim ben. Ne anlarım böyle karmaşık bir problemi çözmekten. Üstelik eskiden problemin kaynağı bizzat bendim, mevcut durumda ise harici faktörlerle gırtlağıma kadar bilinmeyene batmış haldeyim.


Ne bok yiyeceğimi bilmiyorum lan.


Sadece Havva’nın yanında iken, O’nun sıcaklığı ve desteği sayesinde bir bataklığa saplandığım gerçeğini unutabiliyorum, biraz olsun dağılıyor kafamdaki bulutlar. Ama gitmiyorlar hiçbir yere, kaybolmuyorlar.  


Durumumu yeni öğrenen kişiler, samimi bir şaşkınlık nidasının ardından mutlaka bu yanlıştan dönüleceğini söyleyerek beni teskin etmekteler; buna benim de şüphem yok, objektif ve adil bir değerlendirmenin başka bir şekilde sonuçlanmasına ihtimal vermiyorum zaten; ne var ki hayat ne objektif, ne de adil. Sürprizlerin de hepsi neşeli ve güzel değil.






Quo vadis, Virgilius?