Blog yazmaya başladığım ilk aylardı henüz, Slayer’in Christ
Illusion albümü çıkınca zevkten dört köşe bir post karalamış, sonra da uzun bir Slayer serisine başlamıştım. Ne kadar
keyifliydi o çeviriler…
Üzerinden üç sene geçtikten sonra sıradaki albümü piyasaya
sürdüler, World Painted Blood’tı ismi.
Hemen edinmiş, ardından da gene methiyelerle dolu bir pasaj zırvalamıştım.
Geride bıraktığımız
eylül ayında Repentless’i yayınladılar, altı koca sene sonra yeni albümleri.
Grubun bence esas abisi olan Hannemann’ın önce necrotizing fasciitis (et yiyen bakteri) hastalığına yakalanıp, ardından siroz ve karaciğer
yetmezliğinden dolayı ölmesi ve davul tanrısı olarak adlandırılan Dave
Lombardo’nun gruptan üçüncü defa kovulmasıyla müziklerinin eski tadı
vermediğini düşünsem de, sırf blog
geleneği yerini bulsun diye bir yazı yazmaya niyet ettim kaç defa, ama albümle
aynı adı taşıyan videoyu youtube’da görmemle irkilmem bulanması bir olmuştu, ben
bile bu kadar saçma sapan şiddet şovuna tahammül edemezken ne diye bloga koyacaktım
yani… Zaten ülke bir baştan öteki uca
kan gölüne dönmüş, yangın yerine çevrilmişken şiddetin bir de kurgusal olanına
ihtiyaç yok, reel halde bizatihi yaşıyoruz zaten diye düşünmüştüm. Her vahşet görüntüsü
birilerini zevke getirir, her acı kimilerince orgazmik uyarıcı şeklini alırken,
acılar yarıştırılır, katliamlar bir skor rekabetine dönüştürülmüşken
gırtlağımıza kadar şiddetle sarılmış hayatımıza bir de Slayer lazım değil
aslına bakarsanız. İnsanlar içine sığındıkları politik şemsiyelerin gölgesi
altında vicdandan, akıldan, ahlaktan, haysiyetten yoksun körlemesine bir alkışlama
derdindeler ve farkında değiller ki o şemsiyenin altında kalpleri bir bok
çukurundan farksız, damarlarından da lağım akıyor...
Melekler filan ağlamıyor, hepsi sırtını dönmüş bize, abuk subuk insansıların yaşadığı bu ülkeye lanetler yağdırıp oh
olsun diye fısıldıyorlar birbirlerine…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!