22 Ekim 2015 Perşembe

Memurus'lar ve Fitneus Fücurus'lar Bağlamında Dağınık Bir "Killing is My Business and Business is Good" Mızıldanması Üzerine...





Mesleğimin insan doğasına tümüyle aykırı, aklı başında adamın yapacağı iş olmadığı bilinmeyen bir şey değil. Hiyerarşinin en alt basamağındaki de, piramidin tepesindeki de pişmandır bu mesleği seçtiğine, lanet ediyordur vakti zamanında verdiği karara. Bunların hepsi tamam, bilinen hususlar zaten. Ne var ki ülkenin içinde bulunduğu sosyo-politik manzarada, mevcut konjonktürün gidişatı ile her bir güvenlik bürokrasisi dehşet verici bir paranoya girdabına kapılmış halde buldu kendisini, ‘hakkımda ne düşünüyorlar’ kaygısı bir noktadan sonra histeri krizlerine düçar etti insanları. ‘Filanca kişi falancalara yakın diye duydum, eğer o filanca onlara benim hakkımda kötü bir şey söylerse yandım’, ‘şu adamı tembelliği yüzünden sözlü olarak uyarsam ya da ikaz için cezai yaptırımda bulunursam bunun bana dönüşü nasıl olur?’, ‘bu adam hakkında vebalı olduğu kanaati hâkim,  öyleyse ona pozitif davrandığımı gördüklerinde benim de vebalı olduğumu düşünürler’, ‘x konuda şöyle bir tavır almam gerekiyor ama böyle yapmak zorundayım’ gibi kaygılar, insana zincire vurulmuş hissi yaşatmaktan başka bir halta yaramıyor.  Normalde insanın bencilliğini baskılaması gereken unsurlar hukuktur, ahlaktır, vicdandır. Bu üçü bu yüzden var. Lakin distopik bir hal almış yeni panoramada kimlikler de belirsiz, kişilikler de muğlak. Sürekli bir endişe yumağında herkes. Kuzu postundaki kişi, aslında kurt da olabilir, kurt sandığımız aslında bir kuzudur belki de. Yetmezmiş gibi zarf atmalar, mimiklere ve jestlere anlam yüklemeler, falancalara ne kadar küfür edildiği ya da edilmediğinden tutun da filancalara ne kadar övgüler yağdırıldığına kadar tüm hareketlerin gözlem altında tutulduğu, dikkatle izlendiğini bilmek ne korkunç bir durum… Ne biçim bir meslek bu, doğasında yer alan boktanlık, iyice lağım haline dönüştü böylece. ‘İyi’ denilen birinin bir süre sonra ‘aslında kötü, hem de çok kötü’ olduğunu öğrenebiliyoruz, ‘kötü’ denilen birinin de ‘gerçekte iyi olduğunu ama hakkında kötü diyen birileri yüzünden’ karalandığını, bu yaftadan kurtulmak için cansiperane savaştığını duyuyoruz. Bu iyi-kötü meselesi gene sosyo-politik şartların zaruri neticesi şeklinde karşımıza çıkıyor, çünkü kimileri iyi bu ülkede, kimileri kötü. Kişiler aynı ama iyi ya da kötü olması mütemadiyen değişmekte rüzgârın yönüne bağlı olarak, kimsenin ‘kendi’ olamadığı bir ülkede, kimsenin ‘kendi’ olmayı hayal edemeyeceği hale gelmiş bir meslek… Fısıltıyla konuşmalar, kimi (bazen) sahte bir hayretle kalkan kaşlar, ilgisiz ve belki de gerçek dışı endişelerin yarattığı tereddütler, bildiğini bilmezden gelmeler, bilmediğini çoktan beri biliyormuş gibi davranmalar…


Amına koyayım ben böyle işin. Gerçekten, herkesin savaşının herkesle olduğu dayanılmaz bir güvensizlik ve korku sarmalında gününü/kıçını kurtarmaktan öte bir tasası bulunmuyor bizim meslek mensuplarının. O kadar acınası bir hal ki, bir iftira, bir ima, bir söz, bir yalan, her an bir yerlerden zıplayıp Alien filmindeki şeytani yaratık gibi kişiye yapışarak onu yok edebilir, nereden kimden geldiğinin önemi yok.


Simülasyon ve dissimülasyon üzerine geçmişte yazmıştım bir şeyler. Yukarıda, ‘mesleğin doğasından’ bahsederken, şüphecilik üzerine de konuşmak şart, bu bağlamda görülenden şüphe, gösterilmeyenden ya da görülmeyenden endişe bu mesleğin kodlarında yazılı. Elias Canetti (evet, gene Canetti, hep Canetti, her zaman her yerde en büyük Hobbes ve Canetti) simülasyon ve dissimülasyon hakkında yazarken, ‘bugüne dek bu denli az kelimeyle bu kadar çok şey anlatabilen başka bir hikaye yoktur.’ diye yücelttiği kısa bir hikayeye yer verir kitabında:

“Çamaşırcı bir adamın, alışılmışın dışında yükleri taşıyabilen bir eşeği vardı. Çamaşırcı adam onu beslemek için üstüne bir kaplan postu örtüp gece olunca onu başka insanların mısır tarlalarına götürdü; eşek onların mısırlarını doya doya yiyip tadını çıkardı. Kimse yaklaşmaya ya da kovalamaya cesaret edemedi, çünkü herkes onu kaplan zannetti. Ama bir gün bir gözcü ona pusu kurdu. Üstünü toz grisi bir cüppeyle örtmüştü ve elinde bu av hayvanını öldürmek için yayını tutuyordu. Eşek onu uzaktan görünce, aşkla harekete geçti ve adamı dişi bir eşek zannetti. Bu yüzden anırarak ona koştu. Gözcü eşeği sesinden tanıdı ve onu öldürdü.”


Bu tuhaf, okuyucuda ilk anda hafiften bir iğrenti yaratan hikâyecik, buraya kadar gevelemeye çalıştığım hede hödeyi kendi lisanında fevkalade özetliyor: kumpas, aldatma, olduğundan farklı görünme. Kandırmaca ile dolu bu kısa öyküde eşek, üzerindeki posttan ötürü bir kaplan görünümündedir ve çiftlik sahiplerini bir güzel kandırmıştır. Gözcü, üzerine sardığı gri örtü nedeniyle bir eşeğe benzemektedir. Her ne kadar kaplan kendisini görür görmez kaplanın gıdası olduğundan hareketle kendisine saldıracağını farz etse de, aslında karnı mısırlarla doymuş olan kaplan kılıklı eşeğin şehvetine hedef olan bir dişi eşekten başka bir şey değildir. Özetle, korkutucu görünmeye çabalayan zararsız bir canlı ve zararsız görünmeye çalışan tehlikeli bir canlı, sahip olduğu gücü ve iktidarı gizleyen ve sahip olduğu gücü ve iktidarı olduğundan çok daha fazlaymış gibi gösteren bir kandırmaca içindedir.


Bu alıntıyı boşuna yapmadım. Günümüz memleket fotoğrafından bahsediyormuşum gibi ele alabilirsiniz ama ben hala bizim mesleğin hali pürmelalini anlatıyorum. Eşek sandığımız kaplan çıkıyor, kaplan diye düşündüğümüz de eşek. Vebalıları aramızdan temizlerken bir de bu mücadelenin etkeni ya da edilgeni olabilme kaygısıyla hareket alanı kısıtlanıyor iyice ve götümüzü kollamaktan iş yapamaz hale dönüyoruz bir yerde sonra.


Aşağıdaki resme bir bakın, ne görüyorsunuz?








1- Patilerini önünde birleştirip başını hafifçe eğmiş kedi, endişe ile arkadaki palyaço suratlı hemcinsinin hangi hamleyi yapacağını kestirmeye mi çalışıyor?

2- Arkadaki palyaço suratlı, şaşkın şaşkın durup öndeki kedinin kendisi hakkında hangi hinliği yapmayı düşündüğünü mü anlamaya çalışıyor?

3- Tedirginlik? Gerilim?




Bu ülkedeki devlet – çünkü benim mesleğim devletin somut hali- böyle bir şey. Schiller taa 1793 yılında Alman prenslerinden Holstein-Augustenberg’e yazdığı bir mektupta “saatçi, tamir etmek için eline aldığı saati durdurur; fakat devlet, o canlı saat, işlerken tamir edilmek ister; asıl hüner dönen çarkı çalışırken değiştirivermektir.” der. Bizde devlet bozulan saate önce hiddetle bir balyoz indiriyor, sonra çarklardaki dişlilerin birbiriyle mücadelesine mahal veriyor. Vatandaş da bu saat neden çalışmıyor diye sızım sızım sızlanmaktan öte bir şey yapmıyor.  


Not: Fitneus Fücurus şu demek.

11 Ekim 2015 Pazar

"We’re All Killing Ourselves a Little More Everyday" Üzerine...






Blog yazmaya başladığım ilk aylardı henüz, Slayer’in Christ Illusion albümü çıkınca zevkten dört köşe bir post karalamış, sonra da uzun bir Slayer serisine başlamıştım. Ne kadar keyifliydi o çeviriler… 

Üzerinden üç sene geçtikten sonra sıradaki albümü piyasaya sürdüler,  World Painted Blood’tı ismi. Hemen edinmiş, ardından da gene methiyelerle dolu bir pasaj zırvalamıştım.

 Geride bıraktığımız eylül ayında Repentless’i yayınladılar, altı koca sene sonra yeni albümleri. Grubun bence esas abisi olan Hannemann’ın önce necrotizing fasciitis (et yiyen bakteri) hastalığına yakalanıp, ardından siroz ve karaciğer yetmezliğinden dolayı ölmesi ve davul tanrısı olarak adlandırılan Dave Lombardo’nun gruptan üçüncü defa kovulmasıyla müziklerinin eski tadı vermediğini düşünsem de, sırf blog geleneği yerini bulsun diye bir yazı yazmaya niyet ettim kaç defa, ama albümle aynı adı taşıyan videoyu youtube’da görmemle irkilmem bulanması bir olmuştu, ben bile bu kadar saçma sapan şiddet şovuna tahammül edemezken ne diye bloga koyacaktım yani… Zaten ülke bir baştan öteki uca kan gölüne dönmüş, yangın yerine çevrilmişken şiddetin bir de kurgusal olanına ihtiyaç yok, reel halde bizatihi yaşıyoruz zaten diye düşünmüştüm. Her vahşet görüntüsü birilerini zevke getirir, her acı kimilerince orgazmik uyarıcı şeklini alırken, acılar yarıştırılır, katliamlar bir skor rekabetine dönüştürülmüşken gırtlağımıza kadar şiddetle sarılmış hayatımıza bir de Slayer lazım değil aslına bakarsanız. İnsanlar içine sığındıkları politik şemsiyelerin gölgesi altında vicdandan, akıldan, ahlaktan, haysiyetten yoksun körlemesine bir alkışlama derdindeler ve farkında değiller ki o şemsiyenin altında kalpleri bir bok çukurundan farksız, damarlarından da lağım akıyor...








Melekler filan ağlamıyor, hepsi sırtını dönmüş bize, abuk subuk insansıların yaşadığı bu ülkeye lanetler yağdırıp oh olsun diye fısıldıyorlar birbirlerine…

6 Ekim 2015 Salı

Hector ve Aykut Kocaman Üzerine...





1- Achilleus, Hector’u düello sonunda öldürür. Deplasmandadır Achilleus, Truva’nın surlarına kurulu tribünlerde Priamus, Paris, Hecuba, Andromakhe ve belki de bütün Truva halkı izledikleri mücadele sonunda göz bebekleri Hector’un bu kavgayı kaybedeceğini bilmektedir kılıçların çekildiği ilk andan itibaren. Yenilgi Hector’un kaderidir çünkü. Hak vaki olur, deplasmana gelen Achilleus canını alır Hector’un. Hector’un ölümü, Truva’nın düşüşünü de simgeler bir bakıma. Lakin Achilleus Hector’u öldürmüş olmakla yetinmez, tribünlerdeki binlerce kişinin gözü önünde Hector’un cesedini savaş arabasının arkasına bağlayıp cansız bedeni sürükleye sürükleye surların önünde arabasıyla dolaşmaya başlar. İlyada’nın en iç acıtıcı sayfaları kanaatimce bu sahnedir; okurken “öldürdün işte, kazandın, daha ne istiyorsun Hector’dan, O’nu neden böyle aşağılayıp hayvandan da değersiz davranıyorsun, dövüşünüzü izleyen babasına, annesine, karısına, kardeşine ne için bunca eziyet edip acı veriyorsun orospu çocuğu Achilleus?” diye küfür etmeyen çok az kişi vardır. 

2- Dün gece uyuyamadım. İğrenti, öfke, isyan duyguları ile yatakta sağa sola dönmekten, yastığı çevirip durmaktan yorulana dek sürdü bu, gece de çok tuhaf rüyalar gördüm ama uyandıktan hemen sonra unutmuşum çok şükür. Gene de sol elimin titremesi geçmedi hala, bir süre böyle devam edeceğine şüphem yok. 








3- Sabah alarmı kurduğum vakitten çok önce açtım gözlerimi, tekrar uykuya dalmaya çabaladım, olmadı, zaten idrar torbam da baskılıyordu yataktan kalkmam için. Doğruldum, o işi hallettikten sonra gece video görüntülerini (buna link vermeye gerek yok, yakında youtube’dan kaldırılır) izlediğim andan beri aklımda olan bir pasajı bulmak için başucu kitabım olarak nitelediğim Elias Canetti’nin Kitle ve İktidar’ını aldım kitaplıktan. İnsan doğasını bu derece yalın ve acımasız irdeleyen bir başka kitaba denk gelmedim henüz. Aradığım Hayatta Kalan başlıklı metni hemen buldum, çabucak okudum, ofiste yazıya dökmek için ilgili sayfaları fotoğrafladım ardından. 

4- 
HAYATTA KALAN:

Hayatta kalma anı iktidar anıdır. Ölümün görüntüsü karşısında düşülen dehşet, ölen bir başkası olduğunda tatmine dönüşür. Hayatta kalan ayakta dururken ölen yerde yatmaktadır. Sanki bir kavga olmuş ve biri diğerini yere devirmiş gibidir. Hayatta kalma mücadelesinde her insan diğer bütün insanların düşmanıdır ve asıl galibiyet olan hayatta kalmayla karşılaştırıldığında çekilen bütün ıstırap önemsizdir. Hayatta kalan insan ister bir, ister çok sayıda ölümle karşılaşmış olsun, durumun özü onun kendisini emsalsiz hissetmesidir. Kendisini orada tek başına dururken görür ve bununla övünür; bu anın ona verdiği iktidardan söz ederken, bu duygunun başka bir şeyden değil; yalnızca kendi tekil olma duygusundan türediğini unutmamalıyız.  (…) Hayatta kalmanın en alt biçimi öldürmedir. Bir insan nasıl yiyecek elde etmek için bir hayvanı öldürüp, hayvan yerde savunmasız yatarken kendisi ve yakınları yesin diye onu parçalara bölerse, yoluna çıkan ya da karşısına düşman olarak dikilen herkesi de öyle öldürmek ister. Düşmanı yerde serilmiş yatarken kendisinin hala ayakta olduğunu hissedebilmek için onu yere devirmek ister. Ama söz konusu olan öteki, bütünüyle yok olmamalıdır, onun bir ceset olarak fiziki varlığı, zafer duygusunu yaşamak için vazgeçilmez bir unsurdur. Muzaffer olan artık ona istediğini yapabilir, ama o misilleme yapamaz; bir daha asla ayağa kalmamak üzere orada yatacaktır. Ölenin silahı alınıp götürülebilir, vücudundan parçalar kesilip şeref madalyası gibi sonsuza dek saklanabilir. Hayatta kalanın, öldürdüğü adamla yüz yüze geldiği bu an onu özel bir güçle doldurur. Bununla karşılaştırılabilecek hiçbir şey yoktur; bu kadar çok tekrarı gerektiren başka hiçbir an da yoktur. Çünkü hayatta kalan, çok sayıda ölüme tanık olmuştur. Eğer savaşta bulunmuşsa etrafındakilerin düştüğünü görmüştür. Savaşa, düşmana karşı ülkesini korumak niyetiyle girmiştir. Dile getirilmiş olan amacı ise, olabildiğince çok sayıda düşmanı öldürmektir; ancak bunu başarırsa, fethedebilir. Zafer ve hayatta kalma onun için aynı şeydir. (…) Ölüler çaresizce yatar; hayatta kalan onların arasında dimdik ayaktadır ve sanki onun hayatta kalması için savaşılmış gibidir. [Slayer’ın şarkısını hatırlatmaya gerek var mı? “Here comes the pain / You're no different from the rest / Victim is your name in my vicious wasteland / Here comes the pain / Your destruction manifests / Lying there broken looking up as I still stand”] Ölüm ondan uzaklaşıp diğerlerine dönmüştür. (…) Açıkça aynı kaderi paylaşmış olan çoğunluğun arasında seçilmiş olma duygusudur bu. Hayatta kalan, yalnızca hala orada bulunduğu için kendisinin onlardan daha iyi olduğunu hisseder. Diğerlerinin arasında kendisini kanıtlamıştır, çünkü düşenler artık yaşamamaktadırlar. Bunu sık sık başaran kahraman olur. O güçlüdür. Ondaki hayat daha çoktur. O tanrıların gözdesidir. 


5- “…Even enemies can show respect.”
















6- Buna toplumsal bir cinnet hali diye açıklama getiremeyiz. Bunu savaşın insanı canavarlaştırması şeklinde yorumlayamayız. Olan biteni izah etmek için hiçbir tutarlı, makul, anlaşılabilir bir argüman öne süremeyiz.  Yok. Açıklaması yok. Kur’andaki esfel-i safilin teriminin karşılığı olarak gördüğümüz bu kişiler; Yasin Börü’yü önce silahla öldürüp, sonra cesedin kafasını taşla parçalayıp, ardından 3. kattan aşağı atarak, sonunda da arabayla üzerinde geçerken, bedeninde yirmi küsur kurşun isabeti bulunan Hacı Lokman Birlik’in cesedini zevk için, sırf görenlere, annesine, babasına, kardeşine, belki eşine, çocuklarına zulmedip ıstıraptan deliye dönsün diye bu hazzı yaşamak için arabanın arkasında galiz küfürler eşliğinde sürüklerken, yaşananlara ve yaşatılanlara en küçük bir açıklama getiremeyiz. Elias Canetti bile formüle edemez bunu. Yetersiz kalıyor. 


7- Aykut Kocaman, iki hafta önce Lig TV’de bir spor olayını yorumlarken “Acı çektirmek zevk haline geldi.” demişti. Bir futbol programı, kısacık özetledi hal-i pürmelalimizi. 






Allahım… Şu kıyamet kopsun artık.

3 Ekim 2015 Cumartesi