Mesleğimin insan doğasına tümüyle aykırı, aklı başında adamın
yapacağı iş olmadığı bilinmeyen bir şey değil. Hiyerarşinin en alt
basamağındaki de, piramidin tepesindeki de pişmandır bu mesleği seçtiğine,
lanet ediyordur vakti zamanında verdiği karara. Bunların hepsi tamam, bilinen
hususlar zaten. Ne var ki ülkenin içinde bulunduğu sosyo-politik manzarada,
mevcut konjonktürün gidişatı ile her bir güvenlik bürokrasisi dehşet verici bir
paranoya girdabına kapılmış halde buldu kendisini, ‘hakkımda ne düşünüyorlar’ kaygısı bir noktadan sonra histeri
krizlerine düçar etti insanları. ‘Filanca
kişi falancalara yakın diye duydum, eğer o filanca onlara benim hakkımda kötü
bir şey söylerse yandım’, ‘şu adamı
tembelliği yüzünden sözlü olarak uyarsam ya da ikaz için cezai yaptırımda
bulunursam bunun bana dönüşü nasıl olur?’, ‘bu adam hakkında vebalı olduğu kanaati hâkim, öyleyse ona pozitif davrandığımı gördüklerinde
benim de vebalı olduğumu düşünürler’, ‘x
konuda şöyle bir tavır almam gerekiyor ama böyle yapmak zorundayım’ gibi
kaygılar, insana zincire vurulmuş hissi yaşatmaktan başka bir halta
yaramıyor. Normalde insanın bencilliğini
baskılaması gereken unsurlar hukuktur, ahlaktır, vicdandır. Bu üçü bu yüzden
var. Lakin distopik bir hal almış yeni panoramada kimlikler de belirsiz,
kişilikler de muğlak. Sürekli bir endişe yumağında herkes. Kuzu postundaki kişi,
aslında kurt da olabilir, kurt sandığımız aslında bir kuzudur belki de.
Yetmezmiş gibi zarf atmalar, mimiklere ve jestlere anlam yüklemeler,
falancalara ne kadar küfür edildiği ya da edilmediğinden tutun da filancalara
ne kadar övgüler yağdırıldığına kadar tüm hareketlerin gözlem altında
tutulduğu, dikkatle izlendiğini bilmek ne korkunç bir durum… Ne biçim bir
meslek bu, doğasında yer alan boktanlık, iyice lağım haline dönüştü böylece.
‘İyi’ denilen birinin bir süre sonra ‘aslında kötü, hem de çok kötü’ olduğunu
öğrenebiliyoruz, ‘kötü’ denilen birinin de ‘gerçekte iyi olduğunu ama hakkında
kötü diyen birileri yüzünden’ karalandığını, bu yaftadan kurtulmak için
cansiperane savaştığını duyuyoruz. Bu iyi-kötü meselesi gene sosyo-politik
şartların zaruri neticesi şeklinde karşımıza çıkıyor, çünkü kimileri iyi bu
ülkede, kimileri kötü. Kişiler aynı ama iyi ya da kötü olması mütemadiyen
değişmekte rüzgârın yönüne bağlı olarak, kimsenin ‘kendi’ olamadığı bir ülkede,
kimsenin ‘kendi’ olmayı hayal edemeyeceği hale gelmiş bir meslek… Fısıltıyla
konuşmalar, kimi (bazen) sahte bir hayretle kalkan kaşlar, ilgisiz ve belki de
gerçek dışı endişelerin yarattığı tereddütler, bildiğini bilmezden gelmeler,
bilmediğini çoktan beri biliyormuş gibi davranmalar…
Amına koyayım ben böyle işin. Gerçekten, herkesin savaşının
herkesle olduğu dayanılmaz bir güvensizlik ve korku sarmalında gününü/kıçını
kurtarmaktan öte bir tasası bulunmuyor bizim meslek mensuplarının. O kadar
acınası bir hal ki, bir iftira, bir ima, bir söz, bir yalan, her an bir
yerlerden zıplayıp Alien filmindeki şeytani yaratık gibi kişiye yapışarak onu
yok edebilir, nereden kimden geldiğinin önemi yok.
Simülasyon ve dissimülasyon üzerine geçmişte
yazmıştım bir şeyler. Yukarıda, ‘mesleğin doğasından’ bahsederken, şüphecilik
üzerine de konuşmak şart, bu bağlamda görülenden şüphe, gösterilmeyenden ya da
görülmeyenden endişe bu mesleğin kodlarında yazılı. Elias Canetti (evet, gene
Canetti, hep Canetti, her zaman her yerde en büyük Hobbes ve Canetti) simülasyon ve dissimülasyon hakkında
yazarken, ‘bugüne dek bu denli az kelimeyle bu kadar çok şey anlatabilen başka
bir hikaye yoktur.’ diye yücelttiği kısa bir hikayeye yer verir kitabında:
“Çamaşırcı bir
adamın, alışılmışın dışında yükleri taşıyabilen bir eşeği vardı. Çamaşırcı adam
onu beslemek için üstüne bir kaplan postu örtüp gece olunca onu başka
insanların mısır tarlalarına götürdü; eşek onların mısırlarını doya doya yiyip
tadını çıkardı. Kimse yaklaşmaya ya da kovalamaya cesaret edemedi, çünkü herkes
onu kaplan zannetti. Ama bir gün bir gözcü ona pusu kurdu. Üstünü toz grisi bir
cüppeyle örtmüştü ve elinde bu av hayvanını öldürmek için yayını tutuyordu.
Eşek onu uzaktan görünce, aşkla harekete geçti ve adamı dişi bir eşek zannetti.
Bu yüzden anırarak ona koştu. Gözcü eşeği sesinden tanıdı ve onu öldürdü.”
Bu tuhaf, okuyucuda ilk anda hafiften bir iğrenti yaratan hikâyecik,
buraya kadar gevelemeye çalıştığım hede hödeyi kendi lisanında fevkalade
özetliyor: kumpas, aldatma, olduğundan farklı görünme. Kandırmaca ile dolu bu
kısa öyküde eşek, üzerindeki posttan ötürü bir kaplan görünümündedir ve çiftlik
sahiplerini bir güzel kandırmıştır. Gözcü, üzerine sardığı gri örtü nedeniyle
bir eşeğe benzemektedir. Her ne kadar kaplan kendisini görür görmez kaplanın
gıdası olduğundan hareketle kendisine saldıracağını farz etse de, aslında karnı
mısırlarla doymuş olan kaplan kılıklı eşeğin şehvetine hedef olan bir dişi
eşekten başka bir şey değildir. Özetle, korkutucu görünmeye çabalayan zararsız
bir canlı ve zararsız görünmeye çalışan tehlikeli bir canlı, sahip olduğu gücü
ve iktidarı gizleyen ve sahip olduğu gücü ve iktidarı olduğundan çok daha
fazlaymış gibi gösteren bir kandırmaca içindedir.
Bu alıntıyı boşuna yapmadım. Günümüz memleket fotoğrafından
bahsediyormuşum gibi ele alabilirsiniz ama ben hala bizim mesleğin hali
pürmelalini anlatıyorum. Eşek sandığımız kaplan çıkıyor, kaplan diye
düşündüğümüz de eşek. Vebalıları aramızdan temizlerken bir de bu mücadelenin
etkeni ya da edilgeni olabilme kaygısıyla hareket alanı kısıtlanıyor iyice ve
götümüzü kollamaktan iş yapamaz hale dönüyoruz bir yerde sonra.
Aşağıdaki resme bir bakın, ne görüyorsunuz?
1- Patilerini önünde birleştirip başını hafifçe eğmiş kedi, endişe
ile arkadaki palyaço suratlı hemcinsinin hangi hamleyi yapacağını kestirmeye mi
çalışıyor?
2- Arkadaki palyaço suratlı, şaşkın şaşkın durup öndeki
kedinin kendisi hakkında hangi hinliği yapmayı düşündüğünü mü anlamaya
çalışıyor?
3- Tedirginlik? Gerilim?
Bu ülkedeki devlet – çünkü benim mesleğim devletin somut
hali- böyle bir şey. Schiller taa 1793 yılında Alman
prenslerinden Holstein-Augustenberg’e yazdığı bir mektupta “saatçi, tamir etmek için eline aldığı saati durdurur; fakat devlet, o
canlı saat, işlerken tamir edilmek ister; asıl hüner dönen çarkı çalışırken
değiştirivermektir.” der. Bizde devlet bozulan saate önce hiddetle bir
balyoz indiriyor, sonra çarklardaki dişlilerin birbiriyle mücadelesine mahal
veriyor. Vatandaş da bu saat neden çalışmıyor diye sızım sızım sızlanmaktan öte
bir şey yapmıyor.
Not: Fitneus Fücurus şu demek.

